Bugün ‘Dünya Kadınlar Günü’. Tüm emekçi kadınlarımızın günü kutlu olsun...
Her yıl olduğu gibi, günün anlam ve önemini anlatan yazılar yazıldı. Kadınların ne kadar önemli olduğu anlatıldı. Yerlere göklere sığdırılamadı. Eğlenceler düzenlendi. Sorunların nasıl çözüleceği konusunda nutuklar atıldı. Ne yazık ki bütün bunlar yarından itibaren bir sonraki kadınlar gününe kadar rafa kaldırılacak...
* * *
Kadın, eski çağlar da kısa bir süre içinde olsa “anaerkil aile” tipinde üstün duruma yükselmiş. Sonraki dönemlerde dünyanın bütün toplumların da arka plana atılmıştır. Yüzyıllardır kadın horlanmış, ağır işlerde çalıştırılmış ve satılmış. Halen de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulamamıştır. Bütün bunların temelinde kadının sosyal yapıda değerini kaybetmesi yatmaktadır.
Aslında kadın ve erkek insanlık hak ve değerleri açısından birbirine eşitler. Tabii ki biyolojik yapıdan kaynaklanan bazı farklılıkları veya üstünlükleri var. Ancak bu farklılıklar hukuk açısından birinin diğerine hükmetmesi anlamına gelmemelidir. Dünya nüfusunun yarısını kadınlar oluştursa da hizmetlerden yararlanma ve temsil konusunda maalesef eşit değiller.
Kadının toplumdaki yeri ekonomik, sosyal, siyasal alanlarda üretmekle ve üretilenin yaşamda değerini bulmasıyla mümkündür. Ancak istatistiklere baktığımız da 1994 yılındaki orta ölçekli şirket yöneticilerinin yüzde 28 civarında iken 2006 yılında yüzde 27 olduğunu; Cumhuriyetin ilk kadın milletvekillerinin Meclis'teki temsil oranı yüzde 4.6 iken, son seçimlerde yüzde 4.4 olduğunu görüyoruz. Bu rakamlardan da anlaşıldığı gibi kadınlara cennet emanet ediliyor ama yönetimler edilmiyor...
* * *
Kısaca günümüz kadın profiline bakarsak; şehirde yaşayan kadınlarımızın hızlı bir şehirleşme, sanayileşme ve sosyal değişim sonucunda değer değişikliklerinden etkilendikleri çok açıktır. Mahalle, komşuluk, okul gibi belli değerler sistemi içinde iken, yerine yenileri konulmadığından kadınımızın toplumsal rolü konusunda çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkmıştır.
Şehirde yaşayan ev kadını, sosyal ve kültürel bunalıma en kolay yakalanan kesim olmuştur. Bir kısmı ekonomik sıkıntılar nedeni ile evin dört duvarı arasına sıkışmış, tek arkadaşı televizyon olmuştur. En iyi ihtimal ile pastalı börekli altın günleri yapacağı arkadaşlar edinmiştir. Bir kısmı ise başarı ve statüyü ‘Bir erkeğin gölgesi’nde’ onun rüzgârı ile yakalamaya çalışmaktadır.
Çalışan şehir kadını ise, ev ve iş kadınlığı gibi iki toplumsal rolü üstlenmiştir. İş hayatında rakipleri erkeklerdir. Ev işlerinde ve çocuk bakımında da onlardan mucizeler beklenir. Anaçlığı, sevecenliği, azmi ile bu rollerin üstesinden gelir. Holding yöneticiliğinden mahalle muhtarlığına, subaylıktan üniversite rektörlüğüne, öğretmenlikten cerrahlığa kadar toplumsal hayatın çok farklı noktalarında etkindirler.
Köylü kadın, ücretsiz aile işçisidir. Erkeğin reisliğini kabul eder ama yokluğunda onun yerini almakta güçlük çekmez. Eğitimsizlik ve maddiyat konum değiştirmesini zorlaştırır.
Şehre göç eden köylü kadın, köyde kendi toprağında çalışırken, şehre ev hanımı sıfatı ile gelmiştir. Köy ile kent kültürü arasında sıkışmış, kültür ve değerler sisteminde büyük kargaşalar yaşamaktadır. Yerleşik kültürü bırakarak yeni bir kültüre adapte olamayınca, kırsal kafadan şehirli kafaya geçmekte zorlanmaktadır.
* * *
Dönüyor dolaşıyor her şeyin başı eğitim diyoruz. Eğitim alan kadından çok şey bekliyoruz.
Ama bakıyoruz ki o da kocasından dayak yiyor. Avrupa’da karısını döven erkeği psikolojik tedaviye yolluyorlarmış. Bizim ülkemizde de uygulansa ne iyi olur değil mi? Gerçi o zaman çok sayıda rehabilitasyon merkezinin açılması gerekir.
* * *
Biz, kadınlar; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü eğlenerek, verilen çiçeklerden dolayı mutlu olarak geçirilmesinden fazlasını istemeliyiz. Daha fazla mücadele vermeliyiz. Yakın zamanda bu mücadeleyi vererek muhtarlık seçimlerini kazanan kadın muhtarlarımızı kutluyorum. Eğer isterlerse birçok kadının ülkemizin yönetim mekanizmalarında yer alacağına ve başarılı olacağına inanıyorum.
*Kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkûm etmiş demektir.
T. Fikret