Anlamakta zorlandığım bir şey var. Ülkemizde altyapı çalışmaları neden hiç bitmez? Yöneticiler yapılacak işleri 3–5 yıllığına değil de, daha uzun vadeli planlasalar; yayalar ve araç sürücüleri de rahat nefes alsa daha iyi olmaz mı?
Yağmur da çamur da triatlon yapmak zorunda kalmak bizim kaderimiz mi? Google Earth denen bir İnternet sitesi var. Dünyaya uzaydan bakıyorsunuz. Kendi bulunduğunuz bölgeyi, mahalleyi hatta evinizi bile uzaydan izleyebiliyorsunuz. Benim izlediğim sitede insanlar gözükmüyor ama eğer gelişmiş bir program varsa ve birileri bizi izliyorsa, insanların neden atlaya zıplaya yürüdüklerini inceleme komisyonu kurmuş olabilirler.
Trafik problemi had safhadayken, yollar daraltılıp kaldırımlar genişletiliyor. Kaldırımlar yapboz gibi sürekli sökülüp duruyor. Bazen de üşenip yol üstüne yol döşeniyor.
Aslında ülkelerin gelişmişlik kriterlerinden biri de kaldırımlarının yüksekliği ile orantılıdır. Yoldan yüksekliği on iki santimden fazla ise o ülke gelişmemiş ülke statüsündedir. Kaldırım taşlarının Afrika ya da İtalyan taşından olması bir şey ifade etmiyor yani. Değişen tek şey, müteahhidin ya da ithalatçının kazancı...
Halk yine vergisini vermeye ve bir gün tüm bunların gerçekten adil bir düzene gireceğine inanmaya çalışıyor.
Hasbelkader gördüğüm Avrupa şehirlerinde - Paris’teki ünlü Champs Ellise de bile kaldırımlar asfalttı. Gerçi çok oldu gideli. Belki de bizden özenip, Afrika’dan özel parke taşları getirtmişlerdir.
* * *
Kanalizasyona düşerek sakat kalmak veya ölmek gerçekten inanılması zor bir durum.
Ulusal bir gazete de çalışan bir muhabir İstanbul Büyükşehir Belediyesinin açtığı çukura düşüp sakatlanıyor. Açtığı davada savunma yapan Büyükşehir yetkilileri, kazazedenin gerekli özeni ve dikkati göstermediği için kusurlu olduğunu söylüyorlar. Neyse ki 20 milyar tutan hastane masrafını ödüyorlar. Demek ki yürürken çok dikkat etmek gerekiyor. Aksi halde yerel yönetimlerin hatası ve ihmali sonucu, Allah muhafaza başımıza bir şey geldiğinde hastane paralarını bile cebinizden ödemek zorun da kalabiliriz.
İstanbul, Gebze ve Adana’da vatandaşlar ya da belediyeler tarafından açılan çukurlara düşerek ölen çocuklardan bahsetmeye ise dilim varmıyor.
İnsana değer veren küçük boyutlu bir işletmede bile, tehlike arz eden çalışma yapılıyorsa tüm güvenlik önlemlerinin alınması ile ilgili kurallar mevcuttur. Bir yer kazılıyorsa ya da elektrik çekiliyorsa yapılan işi başlatan, takip eden ve bitiren görevliler vardır. Koskoca şehirleri yönetmeye talip olanlar bu güvenliği sağlayamıyorsa, vatandaş ne yapsın. Birileri, bu halktan ve insanlardan sorumlu olmalı. Geçenlerde televizyonda, Almanya’da otoyol polisinin, küçük bir yol hatasının etrafında kamp kurarak hatanın düzeltilmesi için saatlerce beklediğini izledik. Çalışma esnasında güvenlik önlemleri alan, iş bitiminde de kontrol edenler vardı. Kısaca doğru olan ve içinde yer almaya çalıştığımız ‘‘Avrupa Birliği’’ budur işte.
Oysa Avrupa Birliği’ne girmek için oluşturulan tüm kurallar dizisinin sadece kağıt üzerinde kaldığını izliyoruz. Verilen tavizlerin, imzalanan yasal düzenlemelerin sadece ülkemizi küçültmek adına oynanan oyunlar olduğunu da üzülerek ayırt ediyoruz.
* * *
Yağmurlu havalarda araçların yolun ortasındaki çukurun içine gömüldüğü, battı çıktıların havuza dönüştüğü, tarihi değerlerin mahvına mal olduğu, insanların evlerinde mahsur kaldığı bir kış geçirdik.
Ne zaman şiddetli bir yağmur yağsa, Okyanus ülkelerindeki sel baskınlarını anımsatan görüntüler ekranları dolduruyor. Apartmanlar bodrum katlarından itibaren suya teslim oluyor.
Yağmur deyince aklıma birkaç ay evvel, Yahya Kaptan da evlerinde mahsur kalan ve elektrik olmadığı için sabaha kadar donan insanlar geldi. Hatta o gün Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde konser vardı. O konsere oğlumuz da katılacaktı. Ama evden çıkabilmesi için bir kayık gerekiyordu. Çünkü bina tamamen su dolmuştu.
Bu yıl küresel ısınma imdada yetişmese kayık ve şişme bot satışları rekor kırabilirdi.
* * *
Tüm bu düşünceler her şehrin içine girdiğimizde zihnimizde canlanan, unutamadığız olaylar. Çünkü hemen her sokak köstebek yuvası gibi. Araba ile çıksan bir dert, yürüyerek çıksan başka bir dert. Ama sadece o anda söylenip geçiyor insanlar. Sormuyor, sorgulamıyor. Hakkını aramıyor. Altı ay önce sökülüp yenisi yapılmayan kaldırımın üstünden atlıyor. Neden yapılmadığını araştırmıyor. Zaten iyice daralan yolların kenarlarının neden otopark olarak kullanıldığına karşı çıkmıyor. Araba ile şehir trafiğine girmek bir işkence olsa da konuşmuyor. Sadece susuyor, susuyor. Tıpkı ülkenin kötüye gidişini görmezden gelerek sustukları gibi...
* İsterseniz yanlış düşünün ama her durumda kendi kafanızla düşünün. Doris Lesling
* 22 Mart 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı
* 22 Mart 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı