Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Evlilik üzerine...

Kimileri için zordur, evlilik kararı almak; kimileri içinse, çok kolay.
Kimi, kılı kırk yarıp, kırk küsur yaşına kadar beklerken; kimi de, on yedi yaşında, üç gün önce tanıştığı kişiyle evlenmeye karar veriverir!
Kararın ardından başlar, Söz, nişan, düğün seremonileri;
Bir kutu çikolata, bir demet çiçek ve de son yılların trendi tek taş pırlanta ile başlayan…
Sonra söz bohçası, nişan bohçası, takı alışverişleri, düğün hazırlıkları…
Kayınvalideye, döpiyeslik kumaş; damada, tıraş takımı, terlik, pijama, çorap.
Kayınpedere; kravat, gömlek vs.
Artık herkesin bütçesine, kültürüne, gelenek ve göreneğine göre; elden ne gelirse…
***
Sevinçli, heyecanlı, mutlu, günlerdir.
Rüya da gibidir insan; bulutların üzerinde yürüyordur da bazen olayın adı ve tarihi konduktan sonra, sorunlar da başlar.
Bir taraf ille de düğün istiyordur, diğer tarafsa sadece nikah…
Her iki taraf hem fikir olsa da, bu sefer başka bir sorun; nerede olacak, nasıl olacak?
Kız tarafı şunları, erkek tarafı bunları alacak!
Gelinlik nasıl olacak, nereden alınacak, hangi kuaföre gidilecek?
Gelin arabası, davetiye, uzaktan gelen davetlilerin konaklaması nasıl olacak?
Kafaları karıştırır ama tatlı telaşlardır bunlar…
Ama bazen bu kadar telaşe, bu kadar ritüel belki de en güzel, en mutlu geçmesi gereken günleri zora bile sokar; hatta yorar insanları…
Bir ömür boyu birlikte olmak için çıkılan yoldan dönerler; çok basit ya da ciddi sebeplerden dolayı…
Kimi düğün öncesi, takılacak takıları seçmek için gidilen kuyumcu da, kayınvalidenin suratına takıları fırlatarak son verir;
Kimi nikah saatine çeyrek kala…
Kimi gelin arabasında dayak yiyip, yerlerde sürüklendiğinde;
Kimi de evlendiği gece kendini pencereden atarak!

***
Hepimizin “evlilik üzerine” dinlediğimiz, bildiğimiz, yaşadığımız, birçok hikaye vardır; mutlu ya da mutsuz sonlanan!
Eğer evliyseniz ya da evlenip ayrıldıysanız, en azından kendi hikayeniz…

***
Ramazan’a kadar düğün /derneklerini yetiştirme telaşında olanlar için;
“İstanbul’un göbeğinde bir damat, evleneceği kadını sokak ortasında dövdü. Gelinliği ile yerlerde sürüklenen genç kadın baygınlık geçirdi. Düğün karakolda bitti. Düğünün yapılacağı yere otomobille gelen gelin ve damat araç içinde tartışmaya başladı. Tartışma bir süre sonra kavgaya dönüşürken damat, gelini ağır bir şekilde darp etti. Damadın geline yönelik saldırısına gelinin akrabaları karşılık verince, kız ve erkek tarafı bir anda birbirine girdi. Yol ortasında yaşanan kavgayı vatandaşlar da kaldırımdan ve pencereden izledi.”
haberini okuyunca, bu yazıyı yazasım geldi!

Aman dikkat!



Birkaç ay önce Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu: “İzmit Körfezi`nde bir plajımıza mavi bayrak almak için eksikliklerimiz tamamlıyoruz. Çok yakında mavi bayrağımızı alacağız” dediğinde, önce sevindiğimi sonrada şaşırdığımı yazmıştım. Sevinmemin sebebi, kentimizin “Turizm Kenti” olmasını en çok isteyenlerden biri olmamdı. Şaşırmamın sebebi ise;
“Mavi bayraklı plaj olabilmek için; “ atıkların plaja dökülmemesi,  suda zararlı bakterilerin ve kimyasal atıkların olmaması gerekir” gibi kriterlerin olması idi. Şu anda körfezin tüm çevresinde irili ufaklı yüzlerce fabrika, kırk küsur liman varken, hatta yenilerinin açılması planlanırken; mavi bayrağı bize kim verecek, nasıl alacağız? Açıkçası merak ettim.
Aklımın yettiğince düşündüm. En basitinden mavi bayrak alabilmek için, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan, D-100 karayolundan her gün geçen yüzlerce ağır tonlu vasıtanın denize bıraktığı kurşunu bertaraf etmemiz gerekmez miydi?
Sonra Büyükşehir Belediyesi’nin geçtiğimiz yıllarda lağım sularının aktığı yerde uluslar arası yüzme yarışması düzenlediğini hatırladım ve bu zihniyetle, İzmit Körfezi’ne mavi bayrak almayı düşünmenin, çokta zor olmayacağına karar verdim.
Mavi bayrak almak, kıyı kanununu yemek kadar kolay olacak mı? Bekleyip göreceğiz. Zira bildiğim kadarıyla mavi bayrak, pazardan ya da tuhafiyeciden alınmıyor! “ demiştim.
***
Ve geçtiğimiz günlerde, Karamürsel’in Altınkemer Plajına  “Mavi Bayrak” verildi.
Yani Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı'nın, çevre ve turizm konusunda belirlediği tüm kriterlere uyan plaj ve tesislere verdiği, “denize girmek için hiçbir engel yoktur” anlamı taşıyan bayrak…
Türkiye çapında mavi bayraklı 355 plajdan biri de bizim kentimizde artık; ne mutlu bize…  
Sırada Başiskele ve Dilovası varmış! Şimdiden hayırlı olsun; ne diyeyim.
***
Altınkemer Plajına henüz gitmedim ama orada yaşayan bir meslektaşıma sordum: Deniz suyu analizleri,  kriterlerde belirtildiği gibi her on beş günde bir düzenli yapılıyor mu? Kriterlerde belirtildiği gibi Yüzme suyunun Fekal Koliform /E.Coli ve Fekal Streptekok/Enterekok (FS/IE) değerlerine, kimyasal parametrelere bakılıp, mavi bayrak bilgilendirme panosunda sergileniyor mu? Diye.
Şubat ayından itibaren, ayda bir parametrelere bakılmış (yüzme sezonunda on beş günde bir) ancak sadece Toplam Koliform, Fekal Koliform/ E.Coli değerlerine bakılmış.
Fecal Streptekok ve kimyasal parametreler panoda yazılı değilmiş…  “Bu parametrelere bakılmamış mı acaba?” diye Kocaeli İl Sağlık Müdürlüğü web sitesine baktım. Gerçektende Fekal Streptokok ve kimyasal parametrelerle ilgili bilgi yok ama tablonun karşısında gülen bir surat var yani deniz çok temiz… Bu değerlere bakmak zorunlu değil mi acaba?
Ayrıca plajda; kumların üzerinde, oturma gruplarının altında, meşrubat şişeleri, karpuz kabukları, çöpler mevcutmuş… Aman dikkat! Biz denizin kirliliğinden korkarken, çevre kirliliğinden mavi bayrağımızı kaybetmeyelim de…

Dikkat tünel var!


Her büyük kentin sorunu gibi, bizim kentimizin de en büyük ve çözülmesi en güç sorunlarından birisidir ulaşım sorunu...

“Neden çözülmesi güçtür?” konusundaki düşüncelerimi paylaşacağım sizlerle naçizane, lütfen ukalalık olarak algılamayın…
Çünkü ben ne mühendis, ne mimar, ne şehir plancısı ne de konuyla ilgili meslek gurubu mensubu değilim.
Sadece, sıradan, sade bir vatandaş olarak düşüncelerimi paylaşacağım:

Birincisi; zamanında kent planlaması yapan büyüklerimiz, ne yazık ki vizyoner olamamış, sadece o anki ihtiyacı karşılayacak yollar yapılmıştır. “Elli yıl, yüz yıl sonra bu kentin nüfusu, araç sayısı ne olur?” diye kimse düşünmemiştir.
Belki de düşünenlere de “hadi canım sende” denmiştir.
İkincisi; seçim öncesi vaat edilen teleferik, monoray, metro gibi toplu taşım araçları için, henüz kazma dahi vurulmaması;
Büyükşehir Belediyesi’nin 9 yıldır sonuçlandıramadığı ulaşım mastır planını gerçekleştirememesidir.


***

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler de, zamanında planlanmayan yollar, nüfus ve trafik arttıkça, yetmemeye başlayınca;  “battı çıktı” ya da başka bir tabirle “daldı çıktı”lar yapılmaya başlanır ya; bizim kentimiz de battı çıktılar yapıldı birkaç yıl önce.

Bu battı çıktıları yaparken şehir içi trafiğinden ziyade şehirlerarası geçişin hızlandırılması düşünüldü.  Oysa ağır vasıtaların otobanı kullanmaları, şehir içine girmemeleri, daha ucuz bir yöntem olamaz mıydı?
Her neyse! Yeterli sayıda ki parmak,  karar verme merciinde kalkınca; bize söz söylemek düşmez belki amma alınan ihaleyi yarıda bırakıp giden firmanın teminat mektubunun akıbetini yıllar geçse de sormak hakkımızdır sanırım.
Ne de olsa, “bizim vergilerimizle” mevzuu söz konusu…   

***

Gelelim sadede; bizim vergilerimizle yapılan, kentte yaşayanlara ulaşım açısından ekstra bir avantaj sağlamayan, üstelik istatistiklere göre her ay 2 ila 4 kaza olan tünellerden birine: Seka Tüneli’ne…
(Tünel yapılmadan önce, orada ayda kaç kaza oluyordu acaba?)
Uzun bir yolculuğun sonunda, gecenin bir yarısında,  “ nihayet evimize geldik” güvencesi ve rahatlığı içinde iken; tünelde,  birden önümüze ne olduğunu bile anlayamadığımız (büyük olasılıkla bir kamyonun lastik kalıntıları) büyük bir kitle çıktı ve üzerinden geçtik. Biraz ileri de tünelin içerisinde durmak tehlikeli olduğu halde,  iki araç durmuştu. Belli ki aynı deneyimi onlarda yaşamıştı.
Uygun bir yerde durup 155’i arayıp durumu bildirdik. Neyse ki aracımızda fazla hasar yoktu. Bu olaydan sonra, tünelin yeterince ışıklandırılmadığı vs. gibi eksiklerinin olduğunu öğrendim. Sağanak yağmurlarda yüzme havuzu olduğunu ise zaten hepimiz biliyoruz…

***

Yaşadığım deneyimden sonra “bir daha o tünele girer misin?” diye sorarsanız eğer; “kesinlikle alternatif yolu tercih ederim!” derim. Hatta tünele 100 metre kala, büyük harflerle “Dikkat tünel var!” diye uyarı levhasının asılmasını öneririm.





Barınaklar ne işe yarıyor?


Bir arkadaşım var. Sokakta yaşayan hayvanlar konusunda aşırı duyarlı. Mahallesinin bütün kedilerini besler, onlara özel kuru mamalar, sosisler, salamlar alır.
Şanslı adında bir kedisi vardı, küçükken sokaktan aldığı; arkadaşım bulduğu için ismi gibi şanslıydı. Evde prensesler gibiydi. Her şey ona göre ayarlanıyordu; tatil bile…

***
Tabii kedi ve köpeklerin ömrü insanlar kadar uzun olmuyor. Şanslı o kadar yaşlanmıştı ki, doksan küsur yaşındaki bir insanın ömrüne denk geliyordu yaşı…
Bir sürü rahatsızlığının yanında, bir de karaciğer yetmezliği gelişmişti. Veterinerde neredeyse iki hafta boyunca tedavi gördü. Arkadaşım sanki aileden biri hastaneye yatmış gibi her gün veterinere gitti. Serumları, ilaçları verilirken sabahtan akşama kadar başında bekledi.
Kendini o kadar yıprattı ki,“Eğer durumu kötüyse, uyutsunlar” diyesi oldum; tedaviyi sonuna kadar bekleyeceğini söyledi. Sonunda tedaviye cevap veremedi Şanslı ve hakkın rahmetine kavuştu.

***
Arkadaşım aileden biri ölmüş gibi üzüntü içindeyken, Körfez yakınlarında, arkadaşının kullandığı aracın önüne aniden çıkan bir köpeğe çarparlar. Köpek topallayarak karşıya geçmiştir. Geri dönüp, köpeği arar ve bulurlar. Tasması olan sahipli bir köpektir, belli ki evden kaçmış…
Körfez Belediyesinden yardım isterler. Belediye görevlileri Golden cinsi olan köpeği Alikahya’daki hayvan barınağına götürür.
Arkadaşı ile ertesi gün köpeği görmek için barınağa giden arkadaşım, hiçbir müdahale yapılmadığını görünce köpeği alıp veterinere götürürler. Veteriner röntgen çektiğinde ayağında küçük bir kırık olduğunu tespit eder ve gerekli müdahaleyi yapar. Bir gece yatırdıktan, masrafları ödedikten sonra, tekrar barınağa götürürler.

Ertesi gün tekrar ziyarete gittiklerinde, köpeği göremezler. Yetkililerden. “Köpeği sahiplendirdiklerini, İzmit Belediyesi elemanlarının alıp sokağa saldığı vs” çelişkili yanıtlar alırlar.
İzmit Belediyesine giderler, yetkili kişiyi epey bir beklerler ancak elemanları ile toplantı da olduğu için görüşemezler. Olayın bu kadar üstüne gidince, ertesi gün köpeğin öldüğünü söylerler.

Tekrar veterinere gidip sorarlar. Veteriner “Sizin çarpmanızla ilgili bir sorun yok. Eğer bakılmazsa en kötü ihtimalle ayağı kesilir. O da ölüme sebebiyet vermez” der.
Köpeğe çarpmanın vicdan azabı varken, bir de “Keşke barınağa götürmesek” pişmanlığı ile arkadaşım soruyor. “Bu barınaklar ne işe yarıyor?”

Her saniye değerlidir


Bu hafta sizinle iki yıl önce yazdığım ve bugünlerde tekrar hatırlama ihtiyacı duyduğum, köşe yazımı paylaşmak istiyorum.

***
Lance Armstrong ismini duydunuz mu?
İlk anda anımsayamayabilirsiniz belki ama bisiklet sporunun en önemli organizasyonu olan Fransa Bisiklet Turu’nu aralıksız yedi kez kazanarak gelmiş geçmiş en büyük bisikletçi olarak kabul gören;
Yazdığı kitapla New York’ta en çok satanlar listesinde bir numara olan Armstrong’un kanserle savaşma öyküsü belki bir yerde kulağınıza çalınmıştır.
Armstrong’un hayat hikâyesini ilk duyduğumda çok etkilenmiştim.
Her saniye değerlidir kitabını okuduğumda ise; hayatının bazı bölümlerin sizlerle paylaşmak istedim...

***
Armstrong gençliğinin baharında 25 yaşındayken karyokarsinom (kanser türü) karnını, ciğerlerini ve beynini sarmış; iki ameliyat ve dört kemoterapi kürü görmüş.
Doktoru hastalığın neredeyse onu öldürmek üzere olduğunu söylediğinde;
‘‘Hayatımın en yüksek ve en doğru amacı ne?’’ diye sormuş kendine.
Amacının dünyanın en zorlu sporu olan Fransa turunda yarışmak olduğunu fark ettiğin de nükseden (tekrarlayan) kanseri bir kez, bir kez, bir kez daha yenmiş...
Armstrong şöyle diyor: ‘‘Hastalıktan aldığım ders olmasaydı, tek bir Fransa turunu bile kazanamazdım. Ağrı geçicidir, pes etmenin yaşatacağı duyguysa sonsuza dek sürer. Bana göre Fransa turunu tamamlamak hastalıktan kurtulmuş olduğumun göstergesidir.’’

***
Bisiklet turu deyip geçmemek lazım...
 Armstrong Fransa turunun zorluğunu şöyle anlatıyor: ‘‘Mantığa sığmayan sarp kayalıklar, kasaba kasaba bazen sahil boyunca ilerlemek, köprüleri geçmek, dağ yamaçlarını kat etmek hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar güç gerektirir. Tur o kadar zorludur ki; Alplere uzun bir tırmanıştan sonra, Hollandalı yarışçı Hennie Kuiper ‘‘Kar gözüme siyah görünmeye başladı’’ demişti. Üç hafta süren tur, insanoğlunun çabalarının küçük komedi ve trajedilerinin gündelik şenliğidir. Yarış birçok açıdan yaşama benzer yalnız sonuçları daha az korkunçtur ve sonunda ödül vardır.’’
Sık sık kanserin başına gelen en iyi şey olduğunu söylüyor, Armstrong:
‘‘İnsanın yaşamını tehdit eden bir hastalık iyi bir şey olabilir mi? Ben bunu söyleyebiliyorum çünkü hastalığım benim için aynı zamanda bir panzehirdi; tembelliğimi iyileştirdi.’’ diyor.

***
Olumlu düşünce tarzını hiç bırakmamış, pes etmemiş; yandım bittim mahvoldum moduna hiç girmemiş: ‘‘ İlk hastalandığımda bazı doktorlar yaşama şansımın yüzde elli olduğunu, bazıları yüzde kırk bazıları ise yüzde yirmi olduğunu söyledi. Ancak bir şey kesindi. Her ihtimal yüzde sıfırdan daha iyiydi. Kendime: Tamam bir seçim yapacaksın; teslim olabilirsin ya da deli gibi bir umutla yaşamak için savaşırsın...’’ dedim.

***
Kitabın beni en çok etkileyen bölümü ise; Armstrong’un kendisi gibi bisiklet yarışçısı olan bir arkadaşının, yaşadığı kasabaya uğrayıp, bir şeyler içmek için onu aradığında gelişen diyalog…
Aralık ayı ve sezon dışıdır. O soğuk hava şartlarında, kimsenin antrenman yapmak gibi bir derdi yoktur. Arkadaşından telefon geldiğinde, Armstrong bisiklet tepesinde dördüncü saatini geçirmektedir. Arkadaşı çok şaşırır. ‘‘Nasıl olur, bu hava şartlarında bisiklet tepesindesin misin?’’
Bu soru benim için çok anlamlıydı. “Başarının tesadüfi olmadığını anlatan” bir soruydu çünkü. Özellikle de profesyonel bir bisikletçinin bu soruyu sorması, kayda değerdi!
Bisikleti ile bütünleşmiş Armstrong, bisikletin üzerindeyken hiçbir şeyi duymadığını, görmediğini, etrafındaki hiçbir şeyi fark etmediğini söylüyordu.
Başarıya giden yol, bu olsa gerek:
“Karar vermek, kendini yaptığın işe adamak ve etrafındaki hiçbir şeyi duymamak, görmemek, fark etmemek”

  








Nasıl olur?

Son zamanların en önemli konularından biri; yediğimiz, içtiğimiz şeylerin ne kadar sağlıklı olduğu…



Gelişen teknoloji ile birlikte, kısa sürede daha fazla verim alabilmek, daha uzun süre saklayabilmek, daha fazla para kazanabilmek için ürünlerin genetiği ile oynanıyor, Bilinçsizce hormon ya da katkı maddeleri ekleniyor.


Kısacası; yediğimiz, içtiğimiz şeylerin ne olduğunu bilmiyoruz!


***


“Köylü üretiyor, daha natüreldir” diye satın aldığımız sebzenin otoban kenarında yetiştirilip yetiştirilmediğini, fabrika atıkları ile kirletilen derenin suyu ile sulanıp sulanmadığını, ya da bilinçsizce gübrelenip gübrelenmediğini vs. bilmiyoruz.


Bir ülkenin kalkınması için, sanayinin önemi kadar, tarımın da çok önemli olduğunu düşünenlerdenim.


Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre şu anda dünya da yaşayan bir milyar aç insan olduğunu ve her yıl bu nüfusun arttığını göz önünde bulundurursak eğer; gelecekte tarımın sanayiden de önemli olacağına inanıyorum.


***


Geçenlerde ilginç bir haber vardı, basında... Organik tarımın yapıldığı Kuşadası’nın Kirazlı Köyü’nde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2010 yılında maden arama ruhsat vermişti.


Organik tarım; tamamen doğal üretim yöntemleri ile yani kimyasal gübre, hormon, ilaçlama olmadan yapılan tarıma deniyor. Organik tarım sertifikası almak ise pek kolay değil.


Kirazlı sakinleri, organik tarım yapılabilirlik onayı bulunan, Türkiye’nin ilk ekolojik pazarının kurulduğu köylerinde gerçekleştirilebilecek madencilik faaliyetinin, üretimi olumsuz etkileyeceği düşünerek, idare mahkemesine başvurmuş ve iki yıl takip ederek, verilen ruhsatın iptalini sağlamıştı.


***


Bu haberi dinlerken; aklıma, mevcut sanayi kuruluşlarının sürekli kapasite artırmaya çalıştığı, atık bertaraf tesisleri kurmaya çalışıldığı, Dilovası ve Hereke geldi


Elbette sanayiden vazgeçemeyiz, ülkenin kalkınması için gereklidir. Ancak sanayi tesisler tarıma elverişli, bitek topraklar yerine; iyi bir planlama ile toprakları kıraç olan yerlere kurulsa nasıl olur?
Elbette ulaşım zorluğu maliyeti artıracaktır ama gülü seven dikenine katlanır.


***

Aç insanın düşündüğü tek şey bir sonraki yemeği ne zaman yiyeceğidir. Ne yiyeceği o kadar önemli değildir; yeter ki yiyebileceği bir şeyler olsun. Bozuk, küflü, kokmuş bile olsa yer ama makinaları ya da sanayi atıklarını yiyemeyeceği de bir gerçek!


Bu durumu düşünerek, Kirazlı sakinleri gibi biz de topraklarımıza sahip çıksak, kirletilmesine göz yummasak, nasıl olur?






Eğitimle ilgisi var mı dersiniz?

Nasıl bir toplum olduk biz böyle?



Her gün, basında çıkan yeni cinayet ya da yaralama haberleri ile irkiliyorum…


Sabah-akşam dayak attığı karısını, evi terk etti diye yolun ortasında bıçaklayan/ kurşunlayan koca tipine;


Erkek arkadaşına mesaj attı diye, kız kardeşini göz kırpmadan katleden ağabeylere;


Bakkala alışverişe ya da komşuya oturmaya gitti diye komaya sokulan kadınlarla ilgili haberlere; toplum olarak alıştık sanki. Doğru dürüst tepki bile vermiyoruz.


Ara sıra “kadına şiddete hayır” diye bağırıyor, pankart açıyoruz. Sonrasında yine eski tas, eski hamam…






Kadına şiddetin yanı sıra, hemen her gün; “Neden yan baktın? Neden benim yerime park ettin? Neden beni solladın?” “Topun bahçeme kaçtı” gibi sudan sebeplerle, insanlar birbirini kurşunluyor, bıçaklıyor artık. Gazetelerin üçüncü sayfası hiç boş kalmıyor.






***






Geçen gün basında, yine beni şaşkına çeviren bir haber vardı. Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı girişinde, x-ray cihazında tespit edilerek alınan, daha sonra sahiplerince unutulan; delici, kesici aletlerin sayısı bin 575 idi. Ne kadar sürede diye soracak olursanız sadece on ayda!


Bu sayı unutulan aletlerin sayısı, bir de geri alınanları düşünürsek, sayı daha da artacaktır.






***






Bıçak, çakı, tornavida ve benzeri delici aletleri taşımak ne zamandan beri moda oldu? Bilmiyorum ancak gördüğüm, duyduğum kadarıyla; ilkokul çağına kadar inmiş durumda.






Geçtiğimiz günlerde, liseli bir çocuk, tasdiknamesini almak için okuluna gittiğinde, öğretmenini bıçakladı. Bu haberi okuduğumda içim cız etti açıkçası.


Sebebi ne olursa olsun; bir öğretmene, öğrencisi nasıl bıçak çekilebilirdi? Aklım almadı…


Bırakın bıçak çekmeyi düşünebilmeyi; öğretmenlerimin karşısında, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum hala...






***






Geçtim ülke genelini; sadece geçen hafta bizim kentimizdeki ölümlere, yaralanmalara baktığımızda bile, ürkütücü bir durum ortaya çıkıyor. Üstelik bu ölüm ve yaralamalara hasımları değil, en yakınları sebep oluyor.


Gün geçtikçe psikopatlaşıyor muyuz? Bilmiyorum ama her geçen gün ruhsatlı/ ruhsatsız ateşli silahların yanı sıra; kesici, delici aletlerde taşımaya başladı insanlar. Kızdı mı, sinirlendi mi; batırıveriyorlar.






***


Neden insanlar, başkalarının haklarına saygılı olmayı, kendi özgürlüğünün bittiği yerde başkasının özgürlüğünün başladığını bilmiyor?


Neden sadece kendini düşünüp, bencilce hareket ediyor?


Neden?


Eğitimle bir ilgisi var mı dersiniz?


Aklım yine karıştı (II)


Dün yazdığım “Aklım yine karıştı” adlı köşe yazım da; Hereke Çevre Derneği’nden gelen e-mailden bahsetmiştim. 
Dilovası’nda faaliyet gösteren Çolakoğlu firmasının, atıklarını bertaraf etmek için, Hereke’de tesis kurmayı planladıklarını ancak bu tesisi kesinlikle istemediklerini net bir şekilde ifade ediyordu.
Konu bana ilginç gelmişti ve ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantısına katılmaya karar verdim.    
Fabrika Dilovası’nda olduğu halde, çıkan cüruflar neden Hereke’de bertaraf edilecekti?
Mevcut taş ocakları ve Nuh Çimento Fabrikasının kirliliğinden bıkan Hereke’liler, bu yeni tesis için neler söyleyeceklerdi; kaygı ve düşüncelerini nasıl ifade edeceklerdi?
Toplantıyı izleyip görmek istedim…

***

ÇED toplantısının yapıldığı mekana gittiğimiz de, beklediğim kalabalığı göremedim. Nedenini sorduğumda, yeterince duyuru yapılmadığı, toplantı yerinin tesisin yapıldığı yere uzak olduğu vs. gibi sebepler söylendi.
Firma yetkilileri ÇED toplantısında,  projenin ne kadar zararsız (!) olduğunu, slaytlarla ve teknik terimlerle anlattılar; bu halkı bilgilendirme toplantısında...  Bilgilendirme esnasında “izne konu olan sahanın agrega üretiminin yapıldığı II. Grup kalker sahası olması” gibi cümlelerden hiç bir şey anlamadım; üniversite mezunu olduğum halde.

Anladığım kadarıyla taşocaklarından kalan çukurlar, fabrikadan gelen atık maddelerle (cüruflarla) doldurulacaktı. Bunu yaparken, öyle güzel önlemler alınmıştı ki, atıklar kesinlikle yer altı suları ile karışmayacak; gelen/giden kamyonların tekerlekleri özel olarak yıkanacaktı vs. vs.
Firma yetkilisi, kurulacak tesisi güzel güzel anlatırken; aklıma şu soru geldi.

 “Madem bu cüruflar; dedikleri kadar zararsızsa,  neden bu kadar çok önlem alınıyor?
Demek ki, bir takım riskler var. Peki, herhangi bir risk varsa, bu riski neden Hereke halkı göğüslemek zorunda?”

Sonrasında, aklıma “tarihi iyi bilen bir dostumuzun anlattığı, Roma İmparatoru Büyük Konstantin ve annesi Aziz Helene’nin  öldüğü yerin Yukarı Hereke olduğu; yüzyıllardan beri istasyonla, Halıhane arasından denize akan, böbrek taşlarına iyi geldiği söylenen şifalı su;
Şu anda Çinlilerin sahtesini çıkarttığı Hereke halıları;
30 yıl öncesine kadar, denizden çıkan bin bir çeşit deniz mahsülü;
Saraylara kadar giren, meşhur çavuş üzümü bağları, kiraz bahçeleri”geliyor…
“Hereke neden cüruf bertaraf merkezi olsun ki, bu haksızlık değil mi?”  diye bas bas bağırasım geliyor.    

*20 mayıs 2012 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki



Aklım yine karıştı (I)



Geçtiğimiz günlerde Hereke Çevre Derneği’nden bir e-mail aldım.
Bu e-mail Dilovası’nda faaliyet gösteren Çolakoğlu Metalurji’nin, Hereke’de tehlikesiz atık bertaraf tesisi kurması ile ilgili idi.
Bir düşündüm; fabrika Dilovası’nda olduğu halde neden atık bertaraf tesisi, Hereke’ye kurulmak isteniyordu? Hereke’nin başı zaten taşocakları yüzünden yeteri kadar yanmamış mıydı? 2014’ e kadar taş ocaklarının kapatma sözü veren büyüklerimizin, Hereke için başka planları mı vardı? Açıkçası aklım yine karıştı.  
Bugünkü yazımda, Hereke Çevre Derneğinden gelen e-maili sizlerle paylaşıp, bir sonraki yazımda ise bu konuyla ilgili katıldığım ÇED(Çevresel etki değerlendirmesi) toplantısında ki izlenimlerimden bahsedeceğim. 
Mail özetle şöyle:

Geçtiğimiz yaz döneminde; Hereke de ki Küçükkaya taş ocağına, gündüz gözüyle yasa dışı olarak fabrikasının atıklarını döken Çolakoğlu firması, baskılarımız üzerine izinsiz olan atık döküm işini geçici olarak durdurmuştu. Ancak görüyoruz ki huylu huyundan vazgeçmiyor.
Bu gün burada yapılmak istenen ÇED toplantısı tepkilerimizi bir kez daha ortaya koyabilmek için sebep olmuştur. Başta Kışladüzü halkı ve tüm sivil toplum örgütleri ve mahalle muhtarlıkları Hereke’ deki kapanacak taş ocaklarının atık deposuna dönüştürülmesine şiddetle karşıyız.
Taş ocaklarına ve maden sahalarına işletme ruhsatı verilirken sahayı aldığı gibi teslim etme ve üzerini ağaçlandırarak teslim etme konusunda taahhütname imza ettirilmektedir. Ne maden mevzuatı nede orman mevzuatı,  kapanacak sahaların atık deposuna dönüştürülmesini öngörmemektedir.
Kocaeli genelinde oluşan yoğun sanayileşme nedeniyle üretim atıkları başa bela olmuştur. Elbette ki bu tip atıkların bertaraf edilmesi veya geri kazanılması gereklidir.  40 yıldır faaliyet gösteren koskoca demir çelik firması neden bu saatten sonra atıklarını dökecek yer arama derdine düşmüştür?  Bu soruya bu kenti yönetenlerin ve bu ve benzeri firmalara işletme izni veren idari makamların cevap vermesi gerekmektedir.
Mevcut termik santralin yanı sıra yeni kurulmak istenen termik santralde, yılda bir milyon ton kömür yakılacak. Dumanıyla zehirlendiğimiz yetmiyormuş gibi oluşan yıllık 400 bin ton kül yine beldemizdeki taş ocaklarında stoklanacaktır. Sorun sadece cürufla sınırlı değildir.
Altında kül, cüruf ve diğer tehlikeli atıkların bulunduğu sahalarda piknik yapılmaz. Bunu özellikle belediye yetkililerine duyurmak istiyoruz.
Hem toprağa hem suya hem de partikül madde olarak havaya karışarak sağlığımızı bozacağı açık olan bu yatırıma şiddetle karşıyız. Zira beldemizdeki ölümlerin neredeyse tamamı artık kanserdendir. Basına ve kamuoyuna önemle duyurulur.”

***
İnanılır gibi değil; değil mi?   

*19 Mayıs 2012 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 


Duvar


Geçtiğimiz hafta, Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden, II. Dünya Savaşı’nda en çok bombalanan, hasar gören kentlerden birinde; Berlin’deydim.
Berlin birçok tarihi eserinin yanı sıra, filmlere, şarkılara konu olan “utanç duvarı” ile de anılır.  
Berlin’e kadar gitmişken; duvarı görmeden dönmek olmazdı.


***

Berlin, 1945’te II. Dünya Savaşı’nın ardından, müttefikler tarafından önce dört sektöre bölünür. Sonrasında batılı müttefikler ile Sovyetler’in ideolojileri uymadığı için; 1961 yılının, 12 Ağustos’unu13 Ağustos’a bağlayan gece de oluşturulan 46 km.lik bir duvarla, doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılır.  

13 Ağustos sabahı uyanan insanlar, neye uğradıklarını şaşırırlar…

Karşılıklı binalarda oturan akrabalar, her sabah uyandıklarında birbirlerini selamladıkları pencerelerin karşısında bir duvarla karşılaşmışlardır…

Duvarın inşa edilme sebebi, genç ve eğitimli kesimin batı Berlin’e göç etmesini engellemektir.
Ancak duvar yükseltilse de, etrafında ki tarlalara mayınlar döşense de, keskin nişancı askerlerle çevrilse de, batıya geçmek isteyenleri engelleyememiş.
İnsanlar ölümü göze alarak, duvarı aşabilmek için, tüneller kazmış, balonlarla uçmuş, vurulmuş, ta ki 1989 yılının 3 Kasımında duvar yıkılıncaya kadar…     


****

Duvarın yıkıldığı günü anımsıyorum. Tüm dünyada televizyonlar, radyolar bu tarihi günü canlı yayınla bildirmişti. Duvar yıkıldığında, insanlar birbirlerini tanısın tanımasın, sarılıp ağlamışlardı…
Batıya geçenlere, “hoş geldin parası” olarak 100 mark verilmiş, o günlerde.
100 Markı alan Doğu Almanların ilk yaptığı şey marketlere girip, muz almak olmuş, çünkü muz yemeleri yasakmış. Çok kısa bir sürede marketler de muz kalmamış…
Bu beni çok etkilemişti.

***
İnşasından sonra, zamanla üzerine yapılan resimler, yazılan yazılarla bir grafiti anıtına dönen duvarın bir bölümü sembolik olarak bırakılmış, önünde fotoğraf çektiriliyor.  
Küçük parçalar halinde ya da kartpostalların kenarına iliştirilmiş olarak, turistler anı olarak alsın diye, kitapçılarda, marketlerde satılıyor.
“Duvarların dili olsa da konuşsa” diye bir söz vardır ya “utanç duvarı” konuşabilseydi, 28 yıl boyunca tanık olduğu ne çok hikaye anlatırdı değil mi?
Çoğu hikayenin sonu, hüzünlü olsa da,  özgürlüklerin ve hayallerin bir duvarla engellenemeyeceği ile biterdi…

Nice olur halimiz?

Yer: Kentimiz de ki Ağız ve Diş Sağlığı Merkezlerinden biri.



Saat: 23:30 yani gecenin bir yarısı...


Akut diş ağrısı ile gelen şahsa, diş hekimi “dışarı da giriş işlemlerinizi yaptırmanız gerekiyor” der.


Şahıs: Ben acil hastayım; mecbur bakacaksınız. Başbakan acil durumlarda, para ödemeyeceksiniz dedi.


Diş hekimi sakinliğini bozmadan “Beyefendi kurumumuzun prosedürü bu.


Kayıt olmadan, size işlem yapamam. Kaydınızı yaptırıp öyle gelin” dediğinde;


“Sizi boşuna öldürmüyorlar, hak ediyorsunuz işte”


Sözüyle karşılaşır…


***
Gaziantep’te, ölen bir hastanın yakını tarafından öldürülen, Kardiyoloji doktoru;


Domuz bağıyla infaz edilen, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı doktor;


Ülkeyi yönetmeye talip olup, seçilen bir vekilin tekme tokat saldırdığı doktor;


Son bir aydır, gündeme damgasını vuran haberler…


Sağlık emekçilerine yapılan ve basına yansımayan daha kaç şiddet vakası vardır;


Kim bilir?


***


Doktor olmak çok meşakkatli bir iştir. Hele de uzman doktor olmak…


Lisede gece gündüz çalışıp, fakülteye kapağı atmak yetmez.


6 yıllık zor bir süreç vardır, doktor adayının önünde. Yine gece gündüz çalışması gerekir.


Mezun oldu mu, bitmez, yeni bir süreç başlar, TUS denen sınavı geçebilmek için, gece gündüz çalışması gerekir.


TUS Kazanılınca, 4-5 yıl sürecek yeni bir maraton daha başlar.


Sınavlar, mecburi hizmetler, nöbetler, seminerler, kongreler…


Zordur gerçekten; tıp doktoru olabilmek…


Şairin “yolun yarısı” dediği yaşa kadar hem çalışıp hem de okumakla geçer hayatı.


Doçent ya da profesör olmaksa niyeti, nerdeyse ömrünün tamamı…


***
Tüm hekimlerin amacı, insan yaşamının devamını sağlayabilmektir.


Kendilerini hastaların iyileşmesine adamışlardır.


Son yıllarda hekimlere ve sağlık çalışanlarına karşı yapılan saygısızlıkların artması;


duygusal, fiziksel şiddetle yetinmeyip, ölüme kadar gitmesinin sebebi ne olabilir?


Sağlıkta dönüşüm Projesi ile sınırsız hizmet alacağına inandırılan hastaların,

yetersiz donanım ve ekipmanla çalışmaya zorlanan doktorların karşı karşıya getirilmesi mi?


“Hasta hakkı”, “Hekim seçme hakkı” konusunda yanlış yönlendirilmesi mi acaba?


Konuyu görüştüğüm bir hekim arkadaşım önemli bir noktaya dikkat çekti.


“… Yalnız unutulmaması gereken bir durum var. Hastanın hekim seçme hakkı olduğu kadar, hekiminde hasta seçme hakkı vardır” *

Hakikaten ya hekimler de bu haklarını kullanmak isterlerse!

Nice olur halimiz?


*Tıbbi Deontoloji Nizannamesi’nin 19. maddesi : “Tabip ve diş tabibi, acil yardım, resmi veya insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir.”






En çok hangisi?

Hepimiz, yaşadığımız süreçte en az bir kez hayal kırıklığına uğramışızdır değil mi?



Hatta bazılarımız, birçok kez…


Şöyle hafızanızı bir yoklayın bakalım…


Bugüne kadar, sizi en çok neler hayal kırıklığına uğrattı ya da bundan sonra uğratabilir?


***


Sınavdan iyi not beklerken, kötü not gelmesi mi?


Yaptığınız iş başvurusu “yüzde yüz olur” diye beklerken, olumsuz olması mı?


Oy verdiğiniz partinin, güveninizi sarsması mı?


En güvendiğiniz markanın, ayıplı çıkması mı?


Evlenmeyi planladığınız kişinin, zaten evli olduğunu öğrenmeniz mi?


Miras paylaşımı sırasında, en yakın akrabanızın gözünüzü oymaya çalışması mı?


Yaptığınız diyet sonunda beş yüz gram bile verememeniz mi?


En güvendiğiniz insanın, arkanızdan entrikalar çevirdiğini öğrenmeniz mi?


Hiç ummadığınız, beklemediğiniz birinin size borç takması mı?


Yüzünüze gülüp, arkanızdan konuşanlar mı?


En sevdiğiniz arkadaşınızın gözünüze baka baka yalan söylemesi m

Verdiği sözü tutmayıp, beklentinizi boşa çıkaranlar mı?


Dost bildiğiniz kişinin, çıkarları uğruna sizi satması mı?


En zor gününüz de, güvendiğiniz insanın yanınız da olmaması mı?


Elinden tutup düzlüğe çıkarttığınız kişinin, kuyunuzu kazmaya çalışması mı?


Kendi yaptığı üç kağıt ortaya çıkmasın diye, başkasına iftira atmaya çalışanlar mı?


Üç kuruş uğruna, onurunu ayaklar altına almaktan çekinmeyenler mi?


Mercimek kadar beyni ile sizi enayi yerine koymaya çalışanlar mı?


Suçunu örtbas edebilmek için, her şeyi göze alanlar mı?


***

Evet, gerçekten en çok hangisi sizi hayal kırıklığına uğrattı ya da uğratabilir?






Bugün ne yesem?

Yeme, içme konusunda oldukça titizimdir.







Mesela çay, kahve yerine, bitki çayı içmeyi tercih ederim; üstelik şekersiz…






Tatlı, hamur işi, abur cuburla aram hiç yoktur. Hatta çikolatayı bile sevmem.






Şeker ve unun esmer olanını kullanırım; tuzun rafine edilmemiş halini...






Bakliyatların organik sertifikalı ürünler olmasına dikkat ederim.






Teneke ve pet şişelerden uzak durur, cam kavanozlu ürünleri tercih ederim…






***






Dışarıda yemekten hoşlanmam, yemek gerekiyorsa, kılı kırk yararım.






Bilmediğim bir yerde yiyeceksem; ürünlerin tazeliği, hazırlanış biçimi, pişirilmesi ile ilgili sorularla, garsonların fenalık geçirmesine neden olurum.






“Salata malzemeleri, sirkede 15 dakika bekletilmiş midir?






Zeytinyağlılar, konserve mi, tazemidir?






Konserveyse, cam kavanoz mu, teneke midir?






Limon ya da meyve suyu sıkıldıktan sonra ne kadar süre geçmiştir?






Zeytinyağı; sızma mı, riveara mı; asit derecesi kaçtır?






Izgaraları temiz midir?” vs. vs…






Ev de yapılan yemeklerin daha hijyenik (sağlıklı) olduğunu düşünür, içim rahat ederdi.






Ancak son zamanlarda okuduğum makaleler, dinlediğim uzmanlardan sonra, bu kadar kılı kırk yarmanın da, fazla bir esprisi olmadığını gördüm.






***






Çoğumuzun hayali, kendi bahçemiz de; domatesimizi, biberimizi yetiştirmektir.






Bunun organik tarım olduğunu zannederiz, hatta köylülerden aldığımız ürünlerin organik olduğunu düşünürüz değil mi?






Halbuki uzmanlar, organik tarımın yapılabilmesi için, tarım arazisinin etrafında hektarlarca boş arazi olması gerektiğini söylüyor; tozlaşma ile diğer tarlalarda kullanılan kimyasallardan etkilenmemek için…






***






“Kırmızı et sağlıklı değil, kolesterol yapar, zaten hormonlu; ayrıca angus mudur nedir?






Bari tavuk ya da balık yiyeyim, sağlıklı besleneyim” diye düşünenlere, yine uzmanlardan kötü haber:






“ Tavuklar kısa sürede büyüsün diye suni ışıklarla, suni yemlerle besleniyor. Hasta olmasın diye antibiyotik yükleniyor. Sağlıklı beslenmek için tavuk yiyenler, farkına varmadan, antibiyotiğe karşı direnç kazanıyor.






Balık çiftliklerinde yetiştirilen somonlara, renk vermek için yemlerine boya katılıyor.






Otoban kenarında yetiştirilen, marul, lahana, keten tohumu, kurşun saçıyor.






Mısır, soya, domates artık hibrit tohumla üretiliyor.






Genetikleri ile oynandı…






Kaşar peyniri, patatesten…






Yoğurdun kaymağı, kağıt peçeteden…






Beyaz peynir, peynir altı suyundan…






Köy yumurtaları, dioksinli…






Ceviz, kırmızıbiber aflotoksinli…






Üzümler, zehirli…”






Bütün bunları öğrendikten sonra, “ Acaba bugün ne yesem?”diye düşünüyorum






Yazık değil mi?

Geçtiğimiz pazar, YGS (Yüksek öğretime geçiş sınavı) vardı.







İki milyona yakın öğrenci ve ailelerinin yıllarca hazırlandığı;






Bu hazırlık esnasında maddi manevi zorluklar çektiği sınav…






Heyecanlandıran, strese sokan, kabuslar gördüren, hayat karartan sınav…










Bu sınavı kazanmak eskisi kadar kolay değil. Okul sayısı belli, öğrenci sayısı belli, kontenjan belli…






Bu yüzden, günümüzde neredeyse çocuk doğar doğmaz;






Hangi okullarda okuyacağına, hangi dershanelere gideceğine, hangi öğretmenlerden ders alacağına önceden karar veriliyor.






Hatta gideceği okulun yakınlarında ev tutuluyor. Genellikle derslerini etkilemesin diye, sosyal aktivitelere katılması engelleniyor.






Gece gündüz 7/24 plan program yapılıyor.






Kısaca ne çocukluk ne ilk gençlik yıllarını yaşayabiliyor müstakbel YGS adayları.






Okuma yazma öğrenir öğrenmez, en güzel yıllarını, formül ezberleyerek, test kitapları çözerek, okul, dershane, özel ders üçgeninde geçirirken; seslerini de pek çıkartmıyorlar. Tek hayalleri geleceklerini kurabilmek için, gidecekleri üniversitenin ilk aşamasını atlatmak yani YGS sınavını geçebilmek.






***






Geçen hafta öğrenciler, bu amaçla yıllardır hazırlandıkları sınav için ter dökerken, aileleri de dışarıda kurdeşen döktü; dualar etti.






Kaderinin iki saatlik bir sınavın belirleneceğini bilmek, ne kadar soğukkanlı olursa olsun, ne kadar çalışırsa çalışsın, her öğrenciyi strese sokar. Tabii ki ailelerini de…






Çözdükleri sorulardan, aldıkları puanlarla YGS’yi geçip, LYS sınavına girebilirlerse eğer; yıllardır hazırlandıkları üniversiteye girme şansı için bir adım daha atmış olacaklar. O ruh haliyle, ne kadar başarılı olunabilir ki?






Sınavdan çıktığında, iyi geçti diyenlerin yanı sıra, heyecandan hüngür hüngür ağlayanları, baygınlık geçirenleri görünce, yine içim sızladı.






***






Ertesi gün ise basına yansıyan haberlerden, sınava yetişmeye çalışırken merdivenden düşenleri, trafik kazası geçirenleri, yine de yaralı bir şekilde ya da sedyeyle sınava girenleri öğrendik ulusça...






En üzücü haber ise, 18 yaşındaki bir genç kızın, sınav stresine yüreğinin daha fazla dayanamayıp, durması idi.






Yıllarca üniversiteye girebilmek için kim bilir nelerden taviz vermişti?






Kim bilir ne ümitleri ne hayalleri vardı?






***






Bir YGS daha geçti. Şimdi de sırada LYS stresi var…






Bir taraftan YGS/LYS stresi, bir taraftan da mecliste ki 4+4+4 gerginliği!






Her yıl değişen sınav şeklinden, yapboz tahtasına dönen eğitim sisteminden, kafası karışan çocuklarımızın kafası, şimdide 4+4+4 sistemi ile iyice arap saçına dönecek.






Yazık değil mi?






Ayağını yorganına göre uzat ya da!

İstediğiniz, beğendiğiniz her şeyi, etiketine bile bakmadan, satın alabilmek; ne kadar güzel olurdu değil mi?







Düşüncesi bile, başta kadınlar olmak üzere, herkesi mutlu eder.






Hesap kitap yapmadan, beğendiğin her şeyi satın alabilmek…






Onu mu alsam bunu mu diye iki saat düşünüp, bir tanesini tercih ettikten sonra, aklı diğerinde kalmamak; ne kadar muhteşem olurdu değil mi?






Gerçi bu yaşam tarzına sahip kişiler de yok değil ama toplumun çok az bir bölümünü teşkil ediyor.






Maaşlı çalışan olsanız da, kendi işinizin patronu olsanız da; mutlaka her ay hesap kitap yapmak zorundasınızdır.






Ama bazen kantarın topuzu kaçar. Sırf indirimde olduğu için hiç ihtiyacınız olmayan bir şeyi satın alırsınız.






Sonrası, “Bu son olsun”, “Bu bana ders olsun”, “ Bir daha asla” ile başlayan pişmanlık dolu cümleler, yeminler, tövbeler…






Tabi, bu alışveriş çılgınlığını körükleyen etkenleri de unutmamak lazım.






“ Kredi kartına on iki taksit”, “iki alana bir bedava”, “şu kadarlık alışveriş yaparsan yüzde bilmem kaç indirim”, “para puan” vs. gibi promosyonlar, reklamlar gibi akıl çelen faktörleri…






***






Kredi kartı mevhumu, hayatımıza hangi yıl girdi; tam olarak hatırlamıyorum.






Sanırım seksenli yılların sonuna doğru idi ya da belki kredi kartı vardı da, ben ancak o tarihlerde edinebilmiştim.






O yıllarda kredi kartı alabilmek bugünkü kadar kolay değildi.






Bir sürü evrağın yanı sıra, iki de kefil isteniyordu mesela. Eğer orta halli bir vatandaşsan, ikinci kredi kartına sahip olmak bir ayrıcalıktı. Bugünkü gibi, kredi kartına taksit olayı da yoktu.






Şimdi geliri iyi ya da kötü herkesin cebinde en az iki bankanın kredi kartı var.






Var da; iyi mi kötü mü bilmem?






Çünkü tanıdığım insanlar da dahil olmak üzere, kredi kartı borcu yüzünden icralık olanlar,






evini satanlar, kalp krizi geçirenleri biliyorum.






Gelirinden fazla alışveriş yapıp, günü gelince borcunu, diğer kredi kartıyla ödemeye çalışanlara da…






Basında da sık sık rastlıyoruz, kredi kartı borcu yüzünden, cinnet geçirip intihar edenlere, ailelerini katledenlere. Bu haberlerin artması tesadüf değil zira son 10 yıldır ülkemizde kredi kartı sayısı yaklaşık dört katına çıkmış ve ortalama alışveriş tutarı yüzde altmışa varan bir artma göstermiş. Hatta geçen yıl ki istatistiklere göre, kredi kartı ve banka kartı harcamalarımız, komşumuz Yunanistan’ın ekonomisini bile geride bırakmış durumda...






***






Çeşit çeşit bankanın kredi kartını cüzdanında taşımanın dayanılmaz hafifliğinin; ödeme günü yaklaştıkça, dayanılmaz ağırlığa dönmesine izin vermemek lazım.






Bir Atasözümüzün dediği gibi ya “ayağımızı yorganımıza göre uzatmak” lazım ya da daha büyük bir yorgan için, çok daha fazla çalışmak. Yoksa sonu hüsran…






Avrupa birincisi, dünya üçüncüsüyüz.



Gün geçmiyor ki, ülkemiz de iş kazaları ile ilgili bir haber duymayalım.


Bir bakıyorsunuz, maden kazası olmuş göçüğün altında işçiler kalmış;


bir bakıyorsunuz kentin göbeğinde kurulan işyerinde tüp gaz patlamış, onlarca ev, araç hasar görmüş ya da tersane de patlama olup, işçiler yaralanmış…


***


Kot taşlamada çalıştıkları için, silikosis hastalığından ölen, ya da ölmeyi bekleyen gencecik insanlar;


İnşaatlardan düşüp hayatını kaybedenler;


Adana’da baraj kapaklarının patlaması ile sulara kapılıp ölen, ölüsü bile bulunamayan işçiler;


Esenyurt’ta başbakandan ödüllü iş adamının inşaatının şantiyesinde çıkan yangında ölenler;


Öldükten sonra sigortası yapılan işçiler…


***


Peki, basına yansımadığı için duymadığımız merdiven altı tabir edilen işyerlerinde olan kazalara ne demeli?


İnsan canı bu kadar ucuz mu?


Bilim ve Teknolojinin son hızla geliştiği çağımızda, iş kazalarının azalacağına, her geçen gün artması mantıklı mı?


“Acaba başka ülkelerde de, bu kadar traji-komik iş kazaları oluyor, bu kadar çok insan ölüyor mu?” diye baktığımda; Avrupa birincisi, dünya üçüncüsü olduğumuzu öğreniyorum. Güler misin, ağlar mısın?


***


Ben, iş kazası dedim ama TMMOB, bu kazaları, iş kazası değil; cinayet olarak nitelendiriyor. İstanbul Esenyurt’taki şantiye yangınından sonra, yayınladıkları basın açıklamasında: “Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) nun tanımına göre kaza; "önceden planlanmamış ve öngörülemeyen olaylardır". Oysa bu facia ile birlikte, gerek madencilik ve gerekse diğer sektörlerde yaşanmış ve binlerce emekçinin hayatını kaybetmesine veya sakat kalmasına neden olmuş "iş kazaları" önceden öngörülebilir ve önlenebilir olaylardır. Gökdere Barajı Faciası sonrasında, hazırlanan ön rapor olayın bir kaza olmadığını bilimsel teknik verilerle ortaya koymuştur.
…Çalışma Bakanlığı bu süreci seyrediyor, ölümler olduğunda ise "İş Sağlığı Güvenliği Yasa Tasarısı"nı TBMM‘ye getireceğini söylüyor. Son olarak 5 Mart tarihinde, yasa tasarısının TBMM‘ye getirileceği söylendi, aradan bir hafta geçti. Ne taslak var, ne yasa var, ne de düzenleme. Dün 11 işçi hayatını kaybetti, bugün yine demeçler verilecek ve belki yine yasa taslağından söz edilecek ancak birkaç gün sonra her şey unutulacak. İnsan hayatı sadece istatistik değildir, insan hayatından değerli herhangi bir şey yoktur” dedi.


***
Esenyurt’ta ki kazadan sonra, Çalışma ve Güvenlik Bakanı; “İş Sağlığı ve Güvenliği yasa tasarısı”nın TBMM’nde görüşüleceğini söylemişti ve komisyon toplantıları yapılmaya başlandı. Umarım yeni bir trajedi daha yaşanmadan, İşçilerin sağlığını koruyacak, güvenli iş ortamlarında çalışmalarını sağlayacak yasa tasarısının bütün maddeleri kabul edilmiş olur.










Kimse yok mu?









Geçen hafta iş geliştirme semineri için, eşim ve birçok arkadaşımla birlikte dört günlüğüne Antalya’da idik.






Gerek eşimin işi, gerekse benim mesleğim dolayısı ile, yılda en az 3-4 kez ulusal ya da uluslar arası seminer, sempozyum ve kongrelere katılırız.






Bu toplantılar 3-5 bin kişilik olduğu için, genellikle, büyük toplantı salonlarının ve konaklama yerlerinin olduğu kentlerde olur.






Büyük katılımlı toplantıların yapılabildiği kentlerin, parmakla gösterilecek kadar az sayıda olduğunu biliyorum. Bu nedenle eğitim için; istesek de, istemesek de, bazen yüzlerce kilometre uzaklıkta ki kentlere gitmek zorunda kalıyoruz…






***






Zaman zaman köşe yazılarımda da dile getiririm. “Kocaeli kenti artık sanayiye doydu.


Aslında sanayi kenti değil, turizm kenti (deniz, dağ, tarih, kongre) olmalı” diye…










Kongre turizmi; uzmanlık gerektiren bilimsel alanlarda veya meslek kollarında, belirli konular da, bilgi alışverişi yapmak amacıyla kişilerin bir araya gelmeleri ile ortaya çıkan seyahat, konaklama olay ve ilişkilerinin tümüne deniyor.






Kongre turizminin ulusal veya uluslararası seminer, sempozyum, kongre vb toplantılarla kişileri bir araya getirerek, aynı zamanda bir turizm olgusu ortaya çıkartan bir turizm türü. Bir nevi bacasız sanayi…






Neden bizim kentimiz de kongre turizmi ile ilgili bir adım atılmadığını hala anlamış değilim. Yüzlerce insana istihdam sağlayacak bir iş kolu…


Fabrika kurulacak arazilere, kongre turizminin gerçekleştirileceği kompleksler kurulsa daha iyi olmaz mı?


Bildiğim kadarıyla bazı bölgeler de turizm bakanlığı böyle projeleri, girişimleri destekliyor.






***


Antalya’da bizim seminerimizin bittiği gün, kaldığımız otele, Türkiye Belediyeler Birliğinin 'Kadın Yerel Politikacılar Platformu' toplantısı için Türkiye’nin 81 ilinden seçilmiş kadınlar gelmeye başlayınca aklımdan geçen şu oldu.


Bizim kentimizde de bu tür komplekslerin yapılması çok mu zor?


Üstelik hem kış sporlarının hem de su sporlarının yapılabildiği tesislerimiz var; hem doğal güzelliklerimiz hem de tarihi zenginliklerimiz var…






Bu toplantılar neden bizim kentimiz de yapılmasın?


Neden kentimiz sanayiden kirlenen havası, toprağı, suyu yerine; kongre turizmi ile anılmasın?
Bu girişimi başlatacak kimse yok mu?

8 Mart’ın ardından…

Bir “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” daha geldi ve geçti.


Her yıl olduğu gibi bildik, tanıdık etkinliklerle kutlanarak…



Her zamanki gibi; sırf kendini kanıtlayabilmek, birilerinin gözüne girebilmek için, kutlama etkinliklerini abartarak çok yıldızlı otellerde panel düzenleyip, ardından göbek atanlar da oldu. Gerçek değerini özümseyerek, ananlar da…





***



“8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” anma etkinlikleri, ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?



Kısaca anımsarsak eğer;



150 küsur yıl önce, Amerika’da tekstil işçilerinin daha iyi çalışma koşulları için başlattığı bir grev ile başlar…



Bu grev öyle bir hal alır ki; polisler, işçileri fabrikaya kilitler. Bu esnada bir yangın çıkar ve yangın da, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yüzden fazla işçi ölür…



Bu trajiden yarım asır sonra,1910 yılında;



Danimarka’nın Kopenhag kentinde yapılan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda,



8 Mart’ta yangında ölen kadın işçilerin anısına, “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılması önerisi oybirliğiyle kabul edilir.



Ülkemiz de ise “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ilk kez 1921 yılında kutlanmaya başlar.



12 Eylül darbesi ile dört yıllık bir kesintiye uğrasa da,



1984'ten itibaren her yıl sivil toplum örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" anma ve kutlamaları devam etmektedir.



***



Yılda bir kez, “ Kadınlar Günü” adı altında, kadınları kutlamak, sorunlarını konuşmak yeterli mi?



Hele ki Bilişim çağını yaşadığımız bir dönemde;



“Kız çocuğu okuyupta ne olacak? Gözü açılmadan, bir an önce evlenmeli, yerini yurdunu bilmeli”,



“Kadın kısmı dışarıda çalışmamalı, oturup evinin işini görmeli”



Ya da kocası tarafından sokak ortasında dövülen kadına yardım etmeyip, “kocasıdır, döverde sever de “ zihniyetinde insanların olması, kız çocuklarının bir eşya gibi hala satılabilmesi, ne kadar tuhaf değil mi?



Bu zihniyet; kadına şiddetle mücadele için, yasa tasarısı hazırlanması, bu tasarıların mecliste kabul edilmesi, mor çatıların artırılması, elektronik pranga, ile değiştirilebilir mi?



Kadına bakış açısını ve şiddeti gerçekten önleyebilir mi?



***



Bence yapılması gereken en önemli şey, bütün kız çocuklarının, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için gerekli eğitimi alabilmesini sağlamaktır.



“Okuyanlar sanki şiddete maruz kalmıyor mu? Bir sürü üniversite mezunu kadın kocasından dayak yiyor” dediğinizi duyar gibi oldum. Gerçekten de doğru! İşte “kendi ayakları üzerinde burabilmesi için gerekli eğitim” derken kastettiğim de bu.



Kız çocuğu öyle bir eğitim almalı ki; bir birey olduğunu, değerli olduğunu bilsin…

Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilsin. Kocası ya da babası öldüğünde bağlanacak üç kuruş maaşa muhtaç olmasın...

Bastı mı toprakları titretsin, konuştu mu dinletsin…

Saygı görsün, sevgi görsün…

Saygı ve sevgi dolu bireyler yetiştirsin…

8 Mart’ı yılda bir kez değil, her gün kutlasın…



***

Daha nice 8 Martlara!







Mavi bayrak…

Geçen hafta “Yine, yeni bir liman” adlı köşe yazımda; Koruma Klor Alkali Fabrikasının, iskelesini büyütmek istediğinden ve bununla ilgili ÇED toplantısı yaptığından bahsetmiş ve


“Şöyle bir düşündüm. Koruma Klor Alkali’nin mevcut iskelesi; 38 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde büyütüldüğünde ne olacak?



İskeleye (düşünüldüğü kadar büyütülecekse, liman demek daha mantıklı) daha büyük grostonlu gemiler yanaşacak. Bu da daha çok sintine suyu, daha çok balast suyu demek…



Gemilerin getirdiği yükleri taşımak için, daha çok kamyonun yarattığı trafik, gürültü, çevre kirliliği ve başka şehirlerden iş için göç edecek aileler ise cabası…



Gördüğüm kadarıyla bütün fabrikalar iskelelerini büyütüp liman yapmaya çalışıyor. Amaç kendi hammaddelerini taşımak dışında, başka şirketlere de liman hizmeti vermek mi acaba?



Hani Körfez’i temizlemek için elimizden geleni yapacaktık?” Demiştim.



***



Tam da köşe yazımın yayınlandığı gün, yerel gazeteler de; “Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun, AKP’nin 14. yerel yönetimler Danışma Meclisi Toplantısı’nda, prestij projesi olarak, “İzmit Körfezi`nde bir plajımıza mavi bayrak almak için eksikliklerimiz tamamlıyoruz. Çok yakında mavi bayrağımızı alacağız dedi.” Haberi vardı…

Haberi okuyunca önce çok sevindim, çünkü bir zamanlar çeşit çeşit balığın, deniz mahsulünün çıktığı, hatta antik dönemde “istakozlar körfezi” diye anılan güzel körfezimizin, son 20 yıldır geldiği durumu görünce içim acıyor, eski haline geri dönebilmesi için bana düşen ne kadar görev varsa, yerine getirmeye çalışıyordum…



Sonra da şaşırdım. Hatta aklımdan “Acaba bizim belediye başkanımız başka bir kentte mi yaşıyor? Diye geçmedi desem yalan olur. Mavi bayrak almak o kadar kolay mıydı acaba?



Mesela mavi bayraklı plaj olabilme kriterleri arasında “atıkların plaja dökülmemesi, suda zararlı bakterilerin ve kimyasal atıkların olmaması gerekir.” Diye biliyordum.



Şu anda körfezin tüm çevresinde irili ufaklı yüzlerce fabrika, kırk küsur liman varken, hatta yenilerinin açılması planlanırken; mavi bayrağı bize kim verecek, nasıl alacağız? Açıkçası merak ettim.





Aklımın yettiğince düşündüm. En basitinden mavi bayrak alabilmek için, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan, D-100 karayolundan her gün geçen yüzlerce ağır tonajlı vasıtanın denize bıraktığı kurşunu bertaraf etmemiz gerekmez miydi?



***





Sonra Büyükşehir Belediyesi’nin geçtiğimiz yıllarda lağım sularının aktığı yerde uluslar arası yüzme yarışması düzenlediğini hatırladım ve bu zihniyetle, İzmit Körfezi’ne mavi bayrak almayı düşünmenin, çokta zor olmayacağına karar verdim.





Mavi bayrak almak, kıyı kanununu yemek kadar kolay olacak mı? Bekleyip göreceğiz.



Zira bildiğim kadarıyla mavi bayrak, pazardan ya da tuhafiyeciden alınmıyor!

Yine, yeni bir liman!

Geçtiğimiz hafta Koruma Klor Alkali’nin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantısına katıldım.

ÇED’in ne anlama geldiğine kısaca bakarsak eğer;

“yapılacak herhangi bir proje veya gelişmenin, çevreye olabilecek sürekli veya geçici potansiyel etkilerinin, sosyal sonuçlarını ve alternatif çözümlerini de içine alacak şekilde analizi ve değerlendirilmesidir. Yapılacak proje ve yatırım hakkında; halkı bilgilendirmek, projeye ilişkin görüş ve önerilerini almak üzere düzenlenen halkın katılım toplantısıdır” diyebiliriz.

***

Yasaklandığı günden beri Derince’deki tesislerinin yanı başındaki bir depoda bekletilen, yasal olarak da kime ait olduğu belirlenemeyen üç bin ton zehirli BHC bir türlü bertaraf edilemezken, Koruma Klor Alkali; mevcut iskelesini büyütmek, genişletmek istiyordu. ÇED toplantısını yapma sebebi de buydu…

İskele büyütme konusuna girmeden, BHC’ ye değinmeden geçemeyeceğim.

Eskiler anımsayacaktır. Tarım zararlıları için kullanılan “DDT” diye bir ilaç vardı.

Hatta DDT, 70’li yıllarda bitlenen çocukların, kafalarına bile sürülürdü.

Bu tarım ilacının 80’li yılların ortalarında, çok toksik (zehirli) ve kanserojen olduğu anlaşılıp, üretimi durduruldu; kullanımı yasaklandı.

İşte BHC bu tarım ilacının hammaddesi idi.

Yıllardır, 3 bin ton zehrin kentimiz de depolanmasının ne kadar yanlış olduğu, olası bir kaza ya da depremle çevreye ne kadar zarar vereceği, yerel basında defalarca yazılıp çizildi. İşin ilginç yanı, bu tehlikeli maddenin kime ait olduğu da anlaşılamadı.

2006 yılında ise, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından bertaraf edilmesi kararı alındı. Daha sonra Kocaeli Sanayi Odası girişimde bulundu, çok az bir kısmı bertaraf için gemilerle Almanya’ya gönderildi. Sonra o da durdu. Hala bu zehirle ilgili ciddi bir çalışma yapılmadığı görüyoruz.

***

ÇED toplantısının yapılacağı kıraathaneye gelen mahalle sakinleri, Koruma Klor Alkali fabrikasının iskelesini büyütmesine kesinlikle karşıydılar.

Daha BHC’den kurtulmadan, çevre kirliliği yapacak başka mevzu istemediklerini söylediler.

ÇED toplantısının yapılmamasını, bilgilenmek istemediklerini ifade ettiler.

Şöyle bir düşündüm. Koruma Klor Alkali’nin mevcut iskelesi; 38 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde büyütüldüğünde ne olacaktı?

İskeleye (düşünüldüğü kadar büyütülecekse, liman demek daha mantıklı) daha büyük grostonlu gemiler yanaşacak. Bu da daha çok sintine suyu, daha çok balast suyu demek…

Gemilerin getirdiği yükleri taşımak için, daha çok kamyonun yarattığı trafik, gürültü, çevre kirliliği ve başka şehirlerden iş için göç edecek aileler ise cabası.

Gördüğüm kadarıyla bütün fabrikalar iskelelerini büyütüp liman yapmaya çalışıyor. Amaç kendi hammaddelerini taşımak dışında, başka şirketlere de liman hizmeti vermek mi acaba?

Hani Körfez’i temizlemek için elimizden geleni yapacaktık?



***

Yaşam alanlarının daha fazla kirlenmesini istemeyen çevre sakinleri, Koruma Klor Alkali’nin, ÇED toplantısını protesto ederek, iskelesini büyütmesine karşı çıktı.

Bakalım Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, bu konuda nasıl bir karar verecek?

Bekleyip göreceğiz!

* 25 Şubat 2012 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki

Gülmek, ağlamak...

Sevincimizi, üzüntümüzü ifade edebilmenin en kolay yoludur; gülmek ve ağlamak…


Evrenseldir…


Dünyanın neresinde, hangi ülkesin de olursak olalım; sevinci ve hüznü, hiç zorlanmadan anlatabilir ya da anlayabiliriz, öyle değil mi?


Gerçi bazen sevinçten de ağlanır ama genel olarak sevindiğimiz de güler, üzüldüğümüzde ağlarız…


Peki, “güldüğünüz de ya da ağladığınızda kalbiniz duracak, bu nedenle gülmek ve ağlamak yasak” dense, ne yaparsınız?


Düşüncesi bile korkunç ve zor değil mi?


Gülmeden ya da ağlamadan insan durabilir mi hiç? Kendini tutmaya çalışsa bile ne kadar dayanabilir ki?


Hele de ufacık bir bebekse; karnının acıktığını, canının yandığını ağlamak dışında nasıl anlatabilir ki?


***


Geçtiğimiz günlerde, yaygın medyada bir haber dikkatimi çekti.


Haber de; birçok sağlık sorunuyla dünyaya gelen ve şu an da 6 aylık olan bir bebekten bahsediliyordu.


Talihsiz bebek “santral apnesi” denen hastalıktan muzdaripti.

Yani ağladığında ya da güldüğünde, beyni görevini yerine getirmediği için nefes alamıyor, krize giriyor ve kalbinin durduğundan söz ediliyordu.


Krize girdiğinde ambu denilen bir cihazla dışarıdan uygulanan hava basıncı ile nefes alması sağlandığı anlatılıyordu.


Çocuğunun tedavisi ile yakından ilgilenebilmek için, baba işinden ayrılmak zorunda kalmış. Çünkü bebeğin başında, eşiyle nöbetleşe 24 saat bekliyorlarmış. Baba “hastalığın nedeni bilinmiyor ve doktorlar yüzde yüz çözümü yok diyor” derken, ne kadar da çaresiz görünüyordu.

Umarım ve dilerim ki, minik bebek bir an önce sağlığına kavuşur…


***


Bu haber beni çok üzdü ve aynı zamanda düşündürttü.


Çoğu zaman ufacık şeyleri kendimize dert eder, gereksiz yere üzülürüz.


Oysa sadece gülebilme ve ağlayabilme özgürlüğüne sahip olabilmekle; ne kadar şanslı olduğumuzun farkında bile değiliz.




*18 Şubat 2012  Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki, Kadının Sesi Gazetesi

HES-2

Geçen hafta HES (Hidro Elektrik Santralleri)’leri yazmıştım.




Tek bir haftaya sığmayacak kadar önemli olduğunu düşündüğüm için, ikinci bölümünü bu hafta yazıyorum…



Geçen hafta ki yazımı okumayanlar için özetle:



Çocuklarımıza gelecekte temiz bir çevre bırakabilmek için birçok önemli çalışma da görev alan; çevre mühendisi bir dostumdan aldığım elektronik posta iletisinden bahsetmiştim.

Ülkemizin ilk çevre mühendislerinden olan ve düşüncelerine çok saygı duyduğum değerli arkadaşım paylaştığı ileti de;

Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği akademisyenlerinden Prof. Dr. Beyza Üstün ve çalışma arkadaşlarının, Hidro Elektrik Santral kurmak amacıyla, ülkemizde ki en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm akarsuların; kaynağından denize döküldüğü yere kadar, 1800 şirket tarafından “su hakkı anlaşması” yapılarak, satın alındığını ancak bu şirketlerin sularımızı enerji için satın aldıklarına inanmadıklarını;

Bu nedenle; 2,5 yıldır çevre gönüllüleri ile “Su Havzaları”nı korumak için

köy köy, kasaba kasaba dolaştıklarını anlattığından basetmiştim…

( Görselin tamamını, http://player.vimeo.com/video/15065525?autoplay=1&fb_source=message)



adresinden izleyebilirsiniz)





***



Hidro Elektrik Santralleri konusunda biz ne biliyorduk?

Enerji üretiminin ana kaynağı su olduğu için, üretim maliyetinin çok ucuz olması, yakıtlı santraller gibi hava ve çevre kirliliği yaratmaması vs. avantaj gibi gözükse de, Prof. Dr. Beyza Üstün’ü dinlediğimiz de HES’lerin dezavantajları daha fazla gibi gözüküyor.

Mesela Prof Dr. Üstün’e göre; HES’leri inşa ederken yapılan çalışmalar, eko sistemi yok etmekte!

Çevre yolları açabilmek için, patlatılan kayalardan çıkan hafriyatlar, ormanlık araziye dökülmekte, atılan tonlarca taş/toprak, kilometrelerce yapılan betonarme yapılar, derelerin yatağını değiştirerek, doğal dengeyi bozmakta!

Tüm bu olumsuzluklar bir yana, sularımızı satın alan şirketlerin asıl amacının HES yapmaktan ziyade, sularımızı ele geçirmek olduğunu, sularımıza sahip çıkmanın, geleceğimize sahip çıkmak olduğunu söylemesi ise; akıl karıştırıcı!



***



Küreselleşen dünyamız da yaşam için gerekli üç unsurdan (hava, su, toprak ) biri olan suyun önemini kavrayıp sahip çıkmak gerçekten önemli diye düşünüyorum…

Musluklarımızı açtığımızda, şarıl şarıl akan suya alıştığımız için, şu anda suyun ne kadar önemli olduğunun farkında değiliz belki ancak baş döndüren bir hızla gelişen ve değişen dünyamız da suyun, petrolden bile daha önemli olduğunun bilincine varmak lazım.



***



Tarih boyunca; her daim su kaynakları, stratejik öneme sahip olmuştur.



“Su yoksa yaşam da yoktur.”



Büyük olasılıkla, bundan sonra, savaşlar topla tüfekle olmayacak…



Her şeyin özelleştirildiği bir dönem de; sularımızın özelleştirilmesi ne kadar doğru, ne kadar değil?



İlgili Bakanlığımızın aldığı kararlarla belli olacak!



Bizler de; yaşayıp göreceğiz ya da müdahil olacağız...



*11 Şubat 2012 Posta Gazetesi Doğu Mamara Eki ve Kadının Sesi Gazetesi

HES-1

Uzun zamandır HES (Hidro elektrik santralleri)’lerle ile ilgili yazmak istiyorum ama bir türlü yazamadım.




Bildiğiniz gibi ülkemiz de gündem o kadar hızla değişiyor ki, köşe yazımı yazmak için oturduğumda “bu hafta HES’leri yazayım” diye düşünürken, mutlaka başka bir yazı konusu çıkıyor.



***



Geçenlerde bir elektronik posta iletisi aldım…



Çok değer verdiğim, kendini mesleği konusunda geliştirmek için fazlaca emek harcayan;



çevreye duyarlı, çevre için kaygı duyan;



çocuklarımıza gelecekte temiz bir çevre bırakabilmek için çok anlamlı çalışmalar da görev alan; çevre mühendisi bir dostumdan…



Bu ileti bana, HES’leri yazma konusunda geç kaldığımı hatırlattı ve beni hemen yazma konusunda harekete geçirdi…



***





Çok değerli Çevre Mühendisi arkadaşımın paylaştığı ileti den;



Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği akademisyenlerinden Prof. Dr. Beyza Üstün’ün, akademisyenler ve çevre gönüllüleri ile 2,5 yıldır “Su Havzaları”nı korumak için; köy köy, kasaba kasaba dolaştıklarını öğreniyorum. Hazırladıkları bilimsel çalışmaları ve “su hakkı devri”ni, Karadenizden Doğu Anadoluya; Samandağ’ından Ege’ye kadar her yerde dilleri döndüğünce, güçleri yettiğince, anlatmaya çalıştıklarını söylüyor.



Yani ülkemizde ki en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm akarsuların; kaynağından denize döküldüğü yere kadar, 1800 şirket tarafından “su hakkı anlaşması” yapılarak, satın alındığını; şirketlerin akarsularımızın sahibi olduğunu anlatıyor.

***





“Banane” derelerin satışından, “akan derenin bana ne faydası var “ diyorsanız eğer, iyi düşünün derim.



Prof. Dr Üstün ve çalışma arkadaşları, Hidro Elektrik Santral kurmak için derelerimizi satın alan şirketlerin, enerji için bu işi yaptıklarına inanmıyorlar.

Bu şirketlerin, satın aldıkları akarsuları “Biz suyu boşa akıtmayacağız. Kullanımını 49 yıllığına satın aldık” diyecek ve suların olduğu bütün alanların da sahibi olacaklarını söylüyorlar.



Bu durumda, orada yaşayan halkın, yağmur sularını bile biriktirmesine izin verilmeyeceğinin, ancak şirketlerin ön ödemeli saatlerini takarak, tarlaları ya da evleri için gerekli suyu kullanabileceklerini anlatıyorlar.

Yani “paranız yoksa suyunuz da yoktur” diyorlar…



Şaşırtıcı değil mi?



***



Sularımızın yabancı şirketlere satıldığını duymuştum ne kadar yanlış olduğunu düşünüyordum ama bu kadarı da aklıma gelmemişti. Pes yani!

Tek sevindirici durum ise; Prof. Dr. Üstün ve çalışma arkadaşlarının gayretleri ile halkın, hiçbir siyasi fark gözetmeksizin, enerji adı altında derelerimize göz diken şirketlerin inadına, suyuna sahip çıktığını, derelerin başında nöbet tuttuğunu söylemesi…



*3 Şubat 2012 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki ve Kadının Sesi Gazetesi