Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Hani çivi bile çakılmayacaktı!

Ben yazmaktan bıktım, siz okumaktan ama ne yazık ki onlar bıkmadı!
Kimler mi? Dilovası’nı nefes alınamayacak hale getirenler…
Sanayiye doyan, hatta doymaktan öte kusan Dilovası’na; sürekli yeni tesisler kurmaya çalışan zihniyetler!
Şimdi de Türkiye’nin en büyük limanını Dilovası’na yapmak için kolları sıvadılar.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da bu projeye yeşil ışık yaktı ve “Belde Limanı”  büyütülüyor.
Limanın toplam büyüklüğü 933.000 metrekare, deniz dolgusu, 721.000 metrekare ve uzunluğu 2.5 kilometre olacak. Yani devasa bir liman…
Dilovası halkı, mevcut organize sanayi bölgesinden şikâyet ederken; eski günleri mumla arayacak gibi gözüküyor.
Neden mi? Çünkü liman bittiğinde günde 15. 000 uzun aracın limana giriş- çıkış yapacağı; hurda, kömür, kimyevi madde vs. gibi her türlü yükü kabul edip, sevkiyatını yapacağı tahmin ediliyor. Ayrıca 150.000 ton tehlikeli ve kimyasal maddeyi depolayabilmek için, 46 tank inşa edileceği söyleniyor.
Şu anda gürültüden, kokudan, tozdan dumandan şikâyet eden Dilovalılar; liman bitince ne yapacaklar acaba? Ayrıca o bölge de yaşayanların, böyle bir limanın inşa edileceğinden haberleri var mı? Çok merak ediyorum.
***
“Liman yapımına dur diyecek kimse yok mu?” diye baktığımız da ise; kararın 5 Ocak 2009 yılında, belediye meclisinden sessiz sedasız çıktığını; 7 Mayıs 2009 günü Dilovası’nda gerçekleştirilen Halkın Katılım Toplantısından sonra, 6 Temmuz 2011 tarihinde bakanlıkça "ÇED olumludur"  kararının verildiğini görüyoruz.
Bu arada Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin yargıya başvurduğunu, her nedense(!) sonuç alamadığını da es geçmeyelim.

***
2006 yılında T.B.M.M komisyon kararına göre, “Dilovası sanayiye doymuştur, artık tek bir çivi bile çakılmaması gerekir” diye karar alınmıştı.  
Devlette devamlılık esastır diye biliyorum; yoksa değil mi?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 10 Eylül 2011 

Aman dikkatli olalım!

Kimine göre Ramazan, kimine göre Şeker Bayramı ve 9 günlük tatil yarın bitmek üzere.


Hep birlikte, sevgi, huzur, barış dolu daha nice bayramlar geçirmek dileğiyle…

…

Bayram tatili başlamadan önce, her bayram öncesi görmeye alıştığımız sahnelere tanık olduk yine televizyon kanallarında.

Tatlı imalathaneleri ve fırınları denetleyen zabıtalarla birlikte dolaşan belediye başkanlarını gördük.

Gittikleri gıda imalathanelerinde; fareler, böcekler cirit atıyor, pislik kol geziyordu.

İmalathanenin neden bu kadar pis olduğunu soran yetkiliye bir işyeri sahibi “ Ne yani burası eczane mi ki, temiz olmalı? Zaten o kadar para nerde, bizde?” derken hijyen konusunda ki düşüncesini, bilgisini anlatıyordu kısaca!

Başka bir işyerinde, bir fare bulunuyor. İşyeri sahibi “Mümkün değil, burada bu kadar küçük fare bulunmaz” diyerek fareyi habercilerin getirdiğini ima ederken, ne kadar büyük farelerin olduğunu da itiraf ediyordu.

Peki, bu sağlıksız imalathaneleri açmak için başvurduklarında, imalathanenin açma ve çalışma ruhsatını kim vermişti, ne kadar süre de bir denetleniyordu?

“Bayramdan bayrama mı?” diye geçiyor insanın aklından, o kadar kiri, pası görünce…

…



Bakanlar kurulunun arife gününü ve bayram sonrası Cuma gününü idari tatil ilan etmesi ile, her bayram tatili öncesi görmeye alıştığımız araç kuyrukları oluşmuştu; köprülerde, feribotlarda, otoyollarda. Yarın ise geri dönüş kuyrukları oluşacak.

9 günlük uzun tatili fırsat bilenler; varsa arabalarına, yoksa keselerine göre uçak, tren, otobüslere atladılar. Ya memleketlerine, uzun zamandır görmedikleri sevdiklerini ziyarete ya da Ege’ye, Akdeniz’e, belki de yurtdışına tatile gittiler. Kimileri özlem giderdi sevdikleriyle; kimileri kafalarını dinlediler, yazın son demlerinde…

Tüm uyarılara, önlemlere rağmen, yine ilk günden itibaren trafik kazaları haberleri ile üzüldük. Aman geri dönerken dikkatli olalım. Trafik kurallarına uyalım.

3 Eylül 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 



.





Adım adım engelleri aşalım...

Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’nin hazırladığı bir kampanya dikkatimi çekiyor uzun zamandır. Kaç haftadır “bu hafta bu konuyu yazayım” dedim, başka konular gündeme geldi yazamadım ancak bu hafta kesin kararlıyım ve “kapak toplama kampanyası”nı sizlerle paylaşacağım.
***
Kapak toplama kampanyasını, E.Ü Dişhekimliği Fakültesi sosyal sorumluluk projesi olarak başlatmış ve ülkemizin her kentinde, her türlü plastik kapaklar toplanıyor. Yani “her türlü kapak” derken, kapakların rengi, şekli, boyutu önemli değil; ezik-kırık, büyük-küçük, mavi-kırmızı ya da siyah da olabilir…
Ben önce bu kampanyanın amacını, plastiğin doğa da geri dönüşümünün çok uzun süre aldığı için olduğunu düşündüm. Bildiğim kadarıyla plastiklerin doğada yok olması 450 yıl kadar sürüyor. Bu nedenle plastik ya da nam-ı diğer pet şişe de su, sıvı yağ, meşrubat vs. almamaya özen gösteririm. Plastiğin doğaya verdiği zararın yanı sıra, normal koşullarda saklanmadığında (sıcak veya soğuğa maruz kaldığında) kanserojen olduğunu da biliyorum. Dolayısı ile meslektaşlarımın çevre ve insan sağlığı için bir proje gerçekleştirdiklerini düşünüp, sevindim ve takdir ettim.
İşin detayına inince, bu kampanyanın aynı zamanda engelli vatandaşlarımıza tekerlekli sandalye alabilmek için düzenlendiğini fark ettim. Bu beni daha da mutlu etti, gurur duydum…
250 kg. ağırlığında yani yaklaşık 160.000 civarında plastik kapakla bir tekerlekli sandalye alınıyormuş. Aslına bakarsanız, deliye pösteki saydırmak gibi bir şey ama şu ana kadar 120 ton kapak toplanmış. Bir atasözümüzün dediği gibi “damlaya damlaya göl olmuş”
***
Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi tarafından düzenlenen “Tane tane kapakları toplayalım, adım adım engelleri aşalım” kampanyası 31 Aralık 2011 tarihine kadar sürecek ve devamlılığı bizim desteklerimize bağlı...
Ben yine pet şişe almıyorum ama dışarıda bir yerde yemek yediğimde masadaki şişelerin kapaklarını alıyorum ya da pet şişeden su içen birini görünce kapağını istiyorum ve biriktiriyorum.
Sizde bu projeye destek vermek isterseniz eğer, Facebook sayfanız varsa, www.facebook.com/kapaktoplama sayfasını profilinizde paylaşarak, kampanyadan daha çok kişiyi haberdar edebilirsiniz. Bu da daha çok tekerlekli sandalye ve doğaya atılmayan plastik demektir.
Eğer topladığınız kapakları kendiniz ulaştırmak isterseniz, PTT ile anlaşma yapılmış olup 301017592 PTT müşteri numarasına 5 TL. karşılığında 30 kg’a kadar kapak gönderebilirsiniz.
Ayrıca çevrenizde tekerlekli sandalyeye ihtiyacı olan tanıdıklarınız varsa, sağlık raporlarını 0232 388 03 25’e faks çekmeniz gerekiyor.
Projeye emeği geçen herkesi tekrar kutluyorum.





17 Ağustos

Tam 12 yıl geçti, o kara günün üzerinden...

16 Ağustos’u 17’ye bağlayan gece, 45 saniye de birçok insanın geleceği değişti.

Binlerce insanımız hayatını kaybetti; binlercesi yaralandı, sakat kaldı.

Ne ocaklar, ne umutlar söndü…

O gece; rant uğruna doldurulan sahili geri aldı deniz.

O gece; rant uğruna yapılan kaçak katlı binalar yıkıldı.

Ucuza mal etmek için deniz kumuyla karılan harçlarla yapılan binalar, kartondanmışçasına yıkıldı.

Dükkan yapmak için kesilen kolon ve kirişler yüzünden, moloz yığını gibi kaldı upuzun apartmanlar…

Evlerimize, iş yerlerimize giremedik artçı depremler yüzünden günlerce, haftalarca.

Parklar da hiç tanımadığımız insanlarla sabahladık ya da uyuduk; kediden, köpekten, hırsızdan, arsızdan korkmadan.

Sevdiklerimizi yolcu ettik, genç, bebe, yaşlı, kadın, erkek demeden.

Sonra ne oldu?

Kader dendi geçildi…

Acılar da, korkularda her geçen gün azaldı…

Tekrar başladı o rant hırsı.

Denizi doldurmaya başladık yine.

Deniz dolgusuna karşı çıkanlara Büyükşehir Belediye Başkanımız; “yerim kıyı kanunu”nu dedi; bitti!

Nutkumuz tutuldu. “Bizi yönetenler kanun yerse, gerisi ne yapmaz” dedik sesimiz cılız kaldı.

Limanlar için, iskeleler için, depolama alanları için dolduruluyor denizimiz.

Korkarım on yıl sonra, Körfez’i karşıdan karşıya yürüyerek geçeceğiz.

…

17 Ağustosta, bir kez daha andık depremde kaybettiklerimizi; onları unutmadığımızı yineledik.

Unuttuğumuz bir şey var oysa.

17 Ağustos depremi, sadece bir kişiyi öldürdü. O da fay kırığının içine düşerek öldü.

Geriye kalan binlerce insanı ise çürük binalar, daha doğrusu biz öldürdük; o binalara ruhsat veren kişileri seçerek!

Hepimizin başı sağ olsun…





Havai fişek...

Bu yıl Ramazan ayının Ağustos ayına denk gelmesi sebebiyle düğünler dernekler Temmuz sonuna kadar bitirilmeye çalışıldı. Bu nedenle bütün salonlar aylar öncesinden rezerve edildi. Hatta bir salonda iki düğün aynı anda bile yapıldı.


Aynı salonda iki ayrı düğün olunca, yanlış düğüne gidip, takı takanlar; aynı gün içerisinde 2-3 ayrı düğüne gitmekten başı dönenler, ayaklarına kara sular inenler oldu.

Her yıl özellikle bahar ve yaz aylarında yaşanan tatlı ama bir o kadar meşakkatli uğraşlardır;

nişanlar, kına geceleri, düğün ve sünnet düğünleri…

Aylar öncesinden salonlar kiralanır.

Ne giyileceğine, hangi kuaföre gidilip, hangi saç modelinin yaptırılacağına karar vermek için günlerce dolaşılır.

Kilo vermek için, ölümüne diyet yapılır; sırf düğünde şık ve güzel görünmek için...

***

Düğünlerin ve sünnet düğünlerinin konsepti de değişti, son yıllarda.

Eskiden ulaşılması zor ve pahalı olmasına rağmen, şimdi neredeyse tüm düğün-dernek toplantılarında havai fişek gösterisi yapmak ritüel olmaya başladı.

Hatta abartıp evlerinin bahçeleri ya da balkonlarında havai fişek patlatanlar da türedi…

Ne yalan söyleyeyim, yıldızları kıskandıracak parlaklıktaki ışıkları ile gökyüzünü süsleyen havai fişek gösterileri, herkes gibi benimde hoşuma gidiyor ama olmazsa olmazım değil.

Hatta havai fişeklere verilen paralara her zaman acımışımdır. O paralarla çok daha anlamlı etkinlikler yapılabilir diye düşünüyorum.

***

Geçenlerde şehir içinde oturan bir arkadaşım; fuarda havai fişek atıldığında arabaların alarmlarının çalmaya başladığını, pencerelerin zangırdadığından bahsetti.

Şehir içinde havai fişeğin patlatıldığı düğünde sevinç, mutluluk heyecan varken;

Gürültüden rahatsız olan bir hasta, korkan bebek ya da hayvan olduğunu da unutmamak lazım.

Uzmanlar ve bilim adamları ise gürültünün dışında havai fişeklerin doğaya ve çevreye verdiği zararlardan bahsediyor; havai fişeğin patlatılması ile ortaya çıkan gaz ve metallerin, insan sağlığını da ciddi biçimde etkilediğini söylüyorlar.

Evet, özel günlerde havai fişek gösterisi yapılması görkemli bir ortam yaratıyor; kabul ediyorum ancak çevreyi kirleten birçok etken varken, sırf eğlence ve görsel güzellik için havai fişek gösterisi yapılması ille de şart değil diye düşünüyorum.

Siz ne dersiniz?

Nükleer Çingeneler veya likidatörler...


Mart ayında Japonya’da deprem olmuştu; anımsıyor musunuz?
Belki ara sıra aklımıza geliyor, o dev dalgaların gemileri, köprüleri, binaları nasıl yuttuğu gözümüzde canlanıyor. Belki bir-iki habere rastlıyoruz, sonra günlük meşgalelerin içinde unutup gidiyoruz. Tıpkı 17 Ağustos depremini unuttuğumuz gibi…
***
Japonya’da deprem ve tsunamiden hasar gören Fukuşima Nükleer Santrali’nden sızan radyasyonu durdurabilmek için, çalışmalar hummalı bir şekilde devam ediyor.
Binlerce insan yaşamları pahasına günlük 150 dolar civarında bir paraya çalışıyor.
Bu santralde 1970’ li yıllarda çalışan daha sonra anılarını “Nükleer Çingene” adlı kitapta toplayan Japon yazar Kunio Horite, en pis en tehlikeli işi yapan işçiler için kullandığı “Nükleer Çingeneler” terimi şimdi yine gündemde. Bu insanlar belki para cazip geldiği için çalışıyor ama beni etkileyen 430 emekli mühendisin gönüllü olarak katkıda bulunmak için başvurması.
Yaş ortalaması 60 olan bu mühendisler, gençlerin yerine kendilerinin çalışmaları gerektiğini düşünüyorlar. “Radyasyona maruz kalsalar bile, kanserin ortaya çıkma süresinin 20-30 yıl olduğunu, zaten yaşamlarının yaklaşık bu kadar olduğunu” söylüyorlar. Ne kadar büyük bir fedakârlık değil mi?

***
Fukuşima’daki radyasyon sızıntısı bana 1986 yılında Çernobil Nükleer Santrali’ndeki sızıntıyı hatırlattı.
Faciadan sonra radyasyon Karadeniz kıyılarına kadar ulaşmış, fındık, çay gibi ürünler radyasyona maruz kalmıştı. O zamanın Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral kameraların önünde çayını yudumlarken ”Bakın içiyorum, bana bir şey olmuyor. Biraz Radyasyon iyidir” gibi bir şeyler söylemişti. (Sanırım geçtiğimiz yıllarda kanserden vefat etti.)
Yanlış yazmayayım diye arşivlere baktım da. Sadece Bakan mı söylemiş?
Dönemin Başbakanı Turgut Özal “Radyoaktifli çay daha lezzetli” derken cumhurbaşkanı Kenan Evren “Radyasyon kemiklere yararlıdır” demiş.
Şaka gibi ama gerçek…
Ülkemin bilim insanlarının tüm raporları örtbas edilmiş; yönetenler bunları söylemiş!

***
Yine arşivleri karıştırırken DHA Kocaeli Bölge Müdürü Mustafa Bağdiken’in 2001 yılında yani faciadan 15 yıl sonra Çernobil’e gittiğin de, yazdığı habere ulaştım.  Bağdiken haberde;
Çernobil kazasından sonra radyoaktif bulutların dünyaya nasıl dağıldığını,
Kazadan en çok etkilenen Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya'daki 400 bin insanın, evlerinden çıkarılıp başka bölgelere taşındığını;
 9 milyon insanın, direkt veya dolaylı yoldan radyasyondan etkilendiğini;
 Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya sağlık bakanlıkları verilerine göre, tiroit kanseri ve lösemi olaylarında büyük artış olduğunu;
  Kazanın yol açtığı kanser vakalarının, 2005-2010 yıllarında doruğa ulaşacağını;
 En çok risk altında olan grubun ise, santraldeki yangını söndürmek için çalışan 'likidatör' adı verilen ve hiçbir ciddi önlem almadan, göğüslerini siper edercesine çalışan 800 bin kişinin, kazadan sonra eski Sovyetler Birliği ülkelerine dağıldığı, bugün yerlerinin ve akıbetlerinin bilinmediğinden bahsetmiş. Tam tamına on yıl önce…

***

Rusya -Çernobil’de  “likidatör”, Japonya-Fukishima’da “Nükleer Çingeneler”...
Her ülkede fedakar insanlar vardır. Hiç düşünmeden canını tehlikeye atacak insanlar. Hele ki bizim ülkemizde ama sonunu bile bile gerçekten nükleer santral kurmaya değer mi? 
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 30 Temmuz 2011

Hangisi bilmiyorum!


 















Dilovası- Yeniyıldız Mahallesi;
Dilovası Organize Sanayi Bölgesi’nin içinde kalmış, daha önce köşe yazılarımda sıkça bahsettiğim gariban bir mahalle.
Öyle ki fabrikalar ile evler, iç içe ya da sırt sırta.
Bazı evlerin sahipleri, duvarı bitişik fabrika komşusunun gürültüsünden, kokusundan, pisliğinden o kadar bıkmış ki; yok pahasına evini satmış gitmiş.
Ev alma komşu al diye boşuna söylememişler yani…
Gerçi, ev daha önce alınmış komşu sonradan gelmiş ya neyse...
Asit fabrikası ile Okul arasında ki mesafe taş çatlasa 100 metre.
Okul desen okula benzemiyor, sanki kümes. Ne çocukları ne öğretmenleri çeken hiçbir cazibesi yok. Daha sabahın köründe uyku sersemi okula giderken “Bitse de gitsek” diye ayakları geri geri gidiyordur sanırım.
Okulun bahçesinde basketbol, voleybol oynayacakları sahaları yok ki, çocuklar oynasın.
Evde oynayacakları bilgisayarları da yok. Ne yapsınlar?
Asit fabrikasının suların da ya da fabrika yakınlarında ki boş arazilerde oynuyorlar.
…

Geçtiğimiz hafta yerel gazetelerde bir haber okudum.



















Yeniyıldız mahallesinde yağmur suyunun oluşturduğu gölete giren iki çocuk boğulmuştu. Önce kızdım, “ne işleri var, o pis suda” diye.
Sonra aklıma; geçenlerde çocukluğumun geçtiği Hendek’e gittiğimde gördüğüm, derede yüzen çocuklar geldi.
Biz de çocukken o derede yüzerdik. Derenin önüne konan taşlarla oluşturulan göletlerde…
O dönemde başka seçeneğimiz yoktu. Temiz, kirli, berrak, bulanık, çamur demeden bir de dibe dalardık. Burnumuza ağzımıza su kaçırmayalım diye sıkı sıkıya tembih ederlerdi evden.
Kurbağa larvalarını da balık zannederdik…
Bunaltıcı sıcaklar bastırınca, insan serinlemek için her yola başvuruyor.
Şu sıralar 45 derece sıcaktan bunalan Avrupalılar bile kendilerini süs havuzlarına attığını düşünürsek, 12 yaşında oyun çağında ki iki çocuğun yağmur suyunun oluşturduğu çamurlu bir gölete serinlemek ve oynamak amacı ile girmesi son derece normaldi. Boğulmaları hazin ancak daha hazin olanı, Dilovası deniz kenarında bir ilçe olduğu halde, halkın denize ayak parmağını bile sokamadıkları gerçeği.
30 yıl önce pırıl pırıl bir denize sahip Dilovası’nda değil denize girmek, deniz kenarında oturabilmek bile mümkün değil. “Neden?” derseniz, sanayi tesisleri, limanlar, tersaneler ile çevrilmişte ondan.  
…     
Dilovalı iki çocuğun ölümünden buradaki sanayi kuruluşlarının sahiplerinin haberi oldu mu? Bilmem zira zengin ve ünlü ailelerin çocukları değillerdi.
Gazeteler bir-iki gün yazdı unutuldu gitti bile…
Ama ben unutmadım ve aklıma takıldı: “Serinleyebilecekleri deniz veya havuzları, spor yapabilecekleri kompleksleri olsaydı eğer; acaba bu çocukların ölümü engellenebilir miydi?”
Ölümleri kader mi, ailelerinin ilgisizliği mi, eğitimsizlik mi ya da değerli büyüklerimizin daha çok para kazanma hırsı mı? Hangisi bilmiyorum. Vicdanınıza bir sorun!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 23 Temmuz 2011

Her şeyi başarabilirsiniz!


Golf oynamayı hiç denemedim...
Yıllar önce bir gemi seyahatinde, fotoğraf çektirmek için poz verirken oynamaya çalıştığım mini golfu saymazsak eğer; elime golf sopası aldım diyemem.
Golf sever arkadaşlarımın yurt dışında on bin dolarlık sopalarla oynadığı golf maceralarını dinlemek ve filmlerde gördüğümün dışında golf sporu ile hiç bir ilgim olamadı, ne yazık ki.
Golf tutkunları bana kızmasınlar lütfen. Golf sporu kişiye kendini tanıma, kendinle yarışma ve iç disiplin kazandırma ortamı yaratsa da; bana hitap etmedi her nedense.
Kim bilir belki de köy ortamında büyüdüğüm ya da şu anda yaşadığım kentte golf ile ilgili tesis olmadığı içindir…
Her neyse golf konusunda uzman değilim ama golf üstadı Charlie Boswell’in hikâyesini dinlediğim de, sizlerle paylaşmak istedim…
…
Charlie Boswell, II. Dünya Savaşında arkadaşını yanan bir tanktan kurtarmak isterken gözlerini kaybeden büyük bir atlettir. Savaş bittiğinde çok sevdiği halde daha önce hiç denemediği golf sporunu yapmak isteyince, etrafındakiler yadırgar. Buna rağmen kararlılık ve inanılmaz çabasıyla golf oynamaya başlar ve 13 kez Uluslararası Körler Golf Şampiyonu olma şerefine nail olur...
Onun örnek aldığı insan ünlü golfçu Ben Hogan'la golf oynamak en büyük hayalidir. Charlie, bu yüzden 1958 yılında Ben Hogan adına verilen ödülü kazanınca çok gururlanır ve Ben Hogan'la tanışınca bir tur da olsa onun la golf oynamayı çok istediğini söyler.
Charlie'nin başarılarını duyan ve becerilerini takdir eden Ben Hogan bir tur oynamanın onun içinde bir gurur olacağını söyl
er.
Charlie "Parayla mı oynamak istersiniz Bay Hogan." diye sorar ancak Hogan parasına oynamayı kabul etmez.  "Sizinle parayla oynayamam. Bu haksızlık olur. İnsanlar sizden faydalandığımı düşünür" der.
Boswell: "Korkuyor musunuz Bay Hogan? Hadi, delik başına bin dolar."
“Peki” der Hogan, “ama en güzel oyunlarımdan birini oynayacağım”

Kendine çok güvenen Boswell "Bende sizden farklı bir şey beklemiyordum zaten” diye yanıtlar.
Bu sözler üzerine Hogan benden günah gitti edasıyla “o halde zamanı ve yeri siz belirleyin Bay Boswell” der.
Boswell kendinden çok emin bir şekilde ve güven içinde, 'Bu gece saat 22.00 da...”  yanıtını verir.
…
Bu hikâyeden çıkartacağımız ders: Hiçbir şekilde başınıza ne geldiğinin önemi yok. Kararlıysanız, yeterince disiplinli çalışırsanız ve akıllı davranıp şartları lehinize çevirirseniz her şeyi başarabilirsiniz.
Posta Gazetesi Doğu Marmara  Eki 16 Temmuz 2011

Hayatın provası yok!

İnsanız...
İnsanlık ortak paydasında; hiç birimiz dörtdörtlük, hiç birimiz mükemmel değiliz.
Bilerek ya da bilmeyerek hepimiz hata yapıyoruz.
Hata yaptığımız da ise; kişilik yapısına göre ya “hata insanlara mahsustur” sözünün ardına sığınıyor, ya yerin dibine giriyor ya da yapılan hatanın farkına bile varmıyoruz…
Yaşadığımız toplumda, hata yapmak son derece normal karşılansa da, ayıplansa da “tecrübe” olarak kabul edilir.  Ancak aynı hatayı üst üste yapmanın “aptallık” olduğunu söyleyen Aristo’ya katılmamak da mümkün değil…
…
Evet, hata yapmak olağandır; insanlar hayatta hata yaparak öğrenir. Yaptıkları hatalardan ders çıkararak olgunlaşır ve büyürler. Sonra da aynı hatayı yapmaması için çocuklarına ya da arkadaşlarına sayfalar dolusu ders verirler...
70-80 yaşındaki tanıdıklarımızdan genellikle duyarız:
“Ahh ahh, şu anda ki aklımla senin yaşında olsaydım; şöyle yapardım, böyle yapardım” gibi pişmanlıkla yoğrulmuş sözleri, keşkelerle dolu cümleleri…
Genellikle dinlemek istemeyiz; sıkıcı gelir.
Mutsuzluk, olumsuzluk vardır çünkü ve hiçbirimiz olumsuz cümlelerden hoşlanmayız…
…
Hata sözcüğü kişiye göre değişebilir. Birine göre hata olan bir şey, başka birinin hayali olabilir. Örneğin ressam olmayı düşünen birinin aile baskısı ile doktor ya da avukat olması ya da tam tersi gibi…
Ailesinin istediği mesleği ya da eşi seçtiği için pişman ve mutsuz olan;  bu nedenle depresyona giren, isyan eden, hayatı kendine ve çevresindekilere zindan eden birçok kişi tanıyorum. Mutlaka siz de tanıyorsunuzdur…
…
Bazı kişiler hata yaparak öğrenir. Yanlış yaptığını gören ve onu uyaran arkadaşlarını ya da ebeveynlerini dinlemez.
Verilen akılları duymaz, kendi kafalarının dikine gider. İlle kafasını duvara vurup, canı yanınca öğrenir ve buna “tecrübe” derler.
Bazıları ise başkalarının hatalarından ders alırlar; gözlemcidirler. Yaşça kendinden büyük ya da deneyimli insanları izlerler, dinlerler. Bunlara literatürde “akıllı insanlar” diyorlar…
Hem akıllı hem başarılı insanlar ise yaşamı “başarılı insanların başarılarından öğrenirler”
Kısaca söylemek gerekirse; “Kendi hatalarımızdan değil de başkalarının hatalarından öğrenmek, daha az can yakıcıdır. Başkalarının başarılarından öğrenmek ise bayağı bir zaman kazandırır.”
Hayatın provası yok. Üstelik çok kısıtlı bir zaman diliminde ve sadece bir kere yaşıyoruz.
O halde kafamızı duvara çarparak öğrenmek yerine, başkalarının başarılarından öğrenmeye ne dersiniz? 
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 9 Temmuz 2011

Her şeyi ben bilirim!

Etrafınız da mutlaka vardır!
Her şeyi bildiğini sanan, her konuda fikir sahibi olan, size akıl veren, bütün işlerde deneyimli olduğunu düşünen insanlar...
 Bu insanlar en yakın arkadaşınız, akrabanız, komşunuz, çevrenizdeki herhangi biri ya da hiç tanımadığınız biri bile olabilir.
Yeri geldiğin de doktor, mimar, mühendis, avukat, modelist, marangoz, siyasetçi kısaca aklınıza gelen ya da gelmeyen herhangi bir meslek konusunda ahkâm keserler…
 Mesela futbolda 90 dakikalık maçta dakika dakika futbolcuların yaptığı hataları ve pozisyonları anlatırlar. Hâlbuki ayağına topu verseniz, kendisi 10 dakika bile koşamayacaktır.
Siyaset konusuna gelince, imkân verseniz kenti, ülkeyi hatta dünyayı yönetebilecek kapasitededirler.
Siyasi liderler hangi hataları yaptılar, o hataları yapmasalar şimdi nerde olurlardı? Hepsini onlar bilir.
Doktorunuzun koyduğu teşhisin, verdiği ilaçların yanlış olduğunu; hangi ilaçları kullanırsanız iyileşeceğinizi anlatırlar. Günlerce sizinle tartışabilir hatta mesleğiniz ya da ihtisas konunuz da bile sizden çok daha fazla bilgili oldukları noktasında, sizi ikna edebilirler.
Eğer yakın tanıdığınızsa, bazen isyan eder, “Ya bu kadar da olmaz. Bir daha arayıp sormayacağım”  “Çok oldu ama artık yeter; saçmalıyor” Deseniz de belki alışkanlıktan, belki ayıp olmasın diye, belki de saygınızdan ötürü katlanırsınız.
Bazen incir çekirdeğini doldurmayacak konularda sizinle ilgili dedikodular ürettiğini bile duyabilirsiniz “Yok canım daha neler, benim tanıdığım arkadaşım bunu kesinlikle yapmaz” Deseniz de; “Her şeyi ben bilirim” ciler var etrafımızda...
Bu insanların profiline şöyle bir baktığınızda, hayatta çokta başarılı olmadığını görürsünüz.
Başarı derken kastettiğim para kazanmak değil. Gerçi toplumumuzda para çok önemli bir kıstas ama benim bakışıma göre tek başına yeterli değildir. Başarılı sayılmak için; aile ilişkilerinde, iş hayatında, sosyal hayatta kısaca insan ilişkilerinde de başarılı olmak lazım.
***
“Her şeyi ben bilirim”ciler konuşmayı da çok sever. Aldı mı eline sazı, susturamazsınız.
Düğmeleri de yoktur ki basıpta susturabilesiniz!
Soluklanmak için dursa da, bende fikrimi söyleyeyim diye düşünürsünüz ama nafile...
Soluk bile almadan konuşurlar ve bilmezler;
“Her insanın alnında görülmez harflerle “Beni önemli hissettir” yazdığını, "tek önemli kişinin kendileri olmadığını"
İlk başlarda birlikte zaman geçirmekten hoşlansanız bile, sonra yavaş yavaş uzaklaşırsınız. Gün gelir yüzünü bile görmek istemezsiniz ve Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” sözünü algılamasını beklersiniz...
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 2 Temmuz 2011

Tanker düşebülü…

Günler hızla geçiyor…
Baksanıza, aylardır sabırsızlıkla beklediğimiz 12 Haziran seçimlerinin üzerinden bile, iki hafta geçti.
…
Geçen haftaya şöyle bir bakarsak eğer,
Yaz yağmurunun, beş dakikada Ankara’yı teslim alması;
Karne alan öğrencilerin, sevinci/üzüntüsü;
LYS sınavına giren öğrencilerin ve ailelerinin heyecanı;
Suriye’den kaçarak ülkemize sığınan mültecileri, Angelina Jolie’nin ziyareti;
Deprem sonrası vatandaşların hatta kaymakamın bile çadırda yaşadığı Simav’da 
evlerin kiralarının üç katına çıkması;
Seçilen yeni vekillerin kiralık ev arayışları;
Babalar günü, doğum günleri, sünnet, nişan, kına gecesi, düğün törenleri;
Açılışlar ve daha sayamayacağımız bir sürü acı tatlı olay ve etkinler;
Hafızamızın bir kenarına atıldı. 
Belki ileride anımsayıp tebessüm edeceğimiz, belki de anımsamak bile istemeyeceğimiz türden…
…
Geçen hafta benim hafızama kazınan birçok anekdot var ancak sizinle iki tanesini paylaşmak istiyorum.
Birincisi; Nuh Çimento’nun “yeni döner fırın modernizasyonu ve kapasite artırımı” için yaptığı ÇED (Çevresel etki değerlendirmesi ) toplantısında yaşadıklarım…

Nuh çimento yetkilileri, kapasite artıracaklarmış ve kapasite artışının çevreye nasıl zarar vermeyeceğini de halka anlatacaklarmış…

ÇED toplantısı, çevreye duyarlı vatandaşların; düdüklerle, ıslıklarla, alkışlarla protesto etmesiyle engellendi. Yani bu toplantının yapılamaması, fabrikanın kapasite artırımını, bir süreliğine engellenmiş oldu.
Fabrika çalışanlarından birkaç kişi bu engellemeyi içlerine sindiremedi. Sanki biz oraya Avrupa’dan gitmişiz gibi “Siz Hereke’de yaşamıyorsunuz bile, neden karşı çıkıyorsunuz” gibi absürt cümleler kurdular. Sanki Hereke’de oturmayınca, Hereke’nin çevre sorunu bizi ilgilendirmiyor; Hereke’nin havası ve denizi görünmez duvarlarla örülmüş, sadece Hereke’de kalıyor, İzmit’e Gebze’ye gitmiyor…
 Öyle olsa bile, Hereke’de kirlilikten nasibini alanlar, insan değil mi?
Biri ise “Ben hasta değilim, kirlilik falan yok, uydurmayın” dedi. Bu söz bana çok dokundu. Ne kadar bencilce bir söz bu! Sadece kendinin hasta olmaması önemli, başkaları önemli değil demek ki. Ne zaman bu kadar benmerkezci olduk biz?
Hasta olmayan bu arkadaşa hatırlatırım. Kocaeli Valiliğinin, “2011 yılı yüzme alanları değerlendirme çalışmaları kapsamında hazırlanan deniz suyu raporu”na göre; İzmit Körfezi’nde denize girilmesi yasak olan ilçelerden biri de Körfez ilçesi…
Gerçi bu arkadaş yüzmeyi sevmiyor, ya da bilmiyordur o nedenle raporun da bir önemi yoktur…
…
İkincisi ise; Kastamonu’ nun “Dikkat daş düşebülü, ayı çıkabülü” tabelasına ekleyebileceğimiz “tanker düşebülü” sözünün son günlerde çevre kirliliği ile gündemden düşmeyen Dilovası’nda yaşanması…
Şaka gibi ama viyadükten öğrenci servisinin üzerine, tanker de düştü!
Neyse ki kazada ölen olmadı, sadece yaralılar var.
Aman dikkat!
Hava, deniz, toprak, su kirliği; her an patlamaya hazır bomba gibi tesisler bir yana, tepenize bir de tanker düşebülü...  
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 25 Haziran  2011

Sınavlar...

Bugün ve yarın LYS sınavları yapılıyor. Umarım ismini doğru yazmışımdır.
Çünkü her yıl yapboz tahtası gibi değişen ne sınav sistemine, ne ismine ne de içeriğine; öğrenciler, dershane yöneticileri veliler olarak yetişemiyoruz…

...

Liseyi,1980-83 yıllarında; yatılı okudum.

Yatılı okumamın birinci sebebi; yaşadığım ilçedeki lisede okursam, istediğim bölümü kazanamam korkusu idi. Çünkü ortaokulun her üç yılında da, neredeyse yılın yarısı boş geçen derslerimiz, branşı olmayan öğretmenlerin derslerimize girmesi, üniversitede istediğim bölüme girmemi engeller diye düşünmüştüm. Üç yıl boyunca çok aşırı olmasa da çalıştım ve istediğim bölüme girebildim.

40 yaş üstü olanlar anımsarlar; o dönemlerde dershaneye sadece lise son sınıfta gidilirdi.

Özel ders alanlar da vardı ama parmakla gösterilecek kadar azdı. Lise eğitimi üç yıldı.

Sınav ise şu andaki gibi; iki aşamalıydı...

Dershaneye gittiğimiz 1983 yılında, dershanelerin son yılı olduğu, artık kapatılacağı söyleniyordu. Neredeyse üzerinden 30 yıl geçmiş, hala dershaneler var. Hatta lise sonda gitmek yetmiyor. Liseye başladın mı, dershaneye de başlıyorsun. Tabii iyi bir liseyi kazanabilmek için ortaokulda gidilen dershaneleri, alınan özel dersleri de unutmayalım!

Peki dershaneye gitmekle bitiyor mu? Elbette hayır...

Şu anda dershane dışında, 3 ayrı öğretmenden özel ders alan öğrencileri biliyorum.

Hem maddi, hem manevi bir yük... Üstelik istedikleri üniversiteye girebilmek, hayallerindeki mesleğe ulaşabilmek için anaokulundan itibaren yarışa başlayan ve ne çocukluklarını, ne de gençliklerini yaşayamayan çocuklarımızı, sonra da “asosyal” olmakla suçluyoruz.

Doğduğu anda hangi okula gideceğinin planları yapılan ve yarış atı gibi hazırlanan çocuklarımıza üzülüyorum ancak bu döngünün içine ister istemez giriyorsunuz.

Halbuki anayasamıza göre her yurttaş eşit eğitim hakkına sahip...

Peki, üniversiteye girmek için yarışan 1 milyon 700 bin öğrenci, en doğal hakları olan “eşit eğitimi” alabildiler mi? Ne yazık ki hayır! Eşit eğitim almadıkları gibi, üstelikte YGS sınavındaki “mod-medyan ve şifre skandalları” ile kafaları karıştı, moralleri bozuldu.

Bunca yıl harcadıkları emeklerin boşa gittiğini düşünüyorlar...

“ Bu dershane öyle bir dershane ki, öğrenci geri zekalı olsa bile üniversiteyi kazanıyor”Sözleri doğru muymuş?
“Zeki olmayan çocuklar, o dershanelere giderek, zekâlarını nasıl açıyorlarmış?” “Biz bunca yıl boşuna mı çalışmışız?” Yorumları ile geçirdiler, son birkaç ayı...
Daha şimdiden, eğitim alacakları kuruma olan güvenleri sarsıldı.
Güven bir kere sarsıldı mı, yerine konması çok zordur.
Güvenmediğiniz bir eğitim kurumunda alınan eğitim nasıl olur?
Dürüst bir toplum, için dürüst ve güvenilir bir yönetim olması şart değil midir?
...
Her şeye rağmen; LYS sınavına girecek olan, tüm öğrencilere başarılar diliyorum...

*18 Haziran 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki







Bizi biz yapan seçimlerimizdir...

Aylardır seçimle yatıp, seçimle kalkıyoruz.

Tüm Türkiye yarın ki genel seçime yani “12 Haziran” seçimine, odaklandı.

Deyim yerindeyse yarın ki seçim, bir nevi ömrümüzün bundan sonraki 4 yılını nasıl yaşayacağımıza karar vereceğimiz seçimlerden biri olacak…

…

Seçimler deyince aklıma hep yıllar önce okuduğum ve başucu kitaplarımdan biri olan Shad Helmstetter’ın “Bizi biz yapan seçimlerimiz” adlı kitap gelir.

Birde gerek köşe yazılarımda gerekse sohbetlerimde sık sık kullandığım “Biz doğduğumuz yeri, tarihi, aileyi, milleti seçemedik ama kim olacağımızı, nasıl biri olacağımızı ancak ve ancak biz seçeriz.” Sözleri…

Düşüncelerime katılırsınız ya da katılmazsınız bilmiyorum; şu anda bulunduğumuz noktaya geçmişte yaptığımız, seçimler ya da tercihler ile geldik.

“Düşüncelerime belki katılmazsınız” sözünü, yaşamdaki olumluluk ve olumsuzlukları şans ve kadere bağlayanlar için söyledim. Eğer kader bizi şu anda bulunduğumuz iyi ya da kötü konuma getirdiyse, mutlaka bizim yardımımızla olmuştur.

Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelenler için, “bazıları doğuştan şanslıdır” derler. İstisnalar kaideyi bozmaz ancak bu şanslı çocukların çoğunun şansını iyi kullanamadığına tanık olmuşuzdur.

Doğduğumuz ülkenin, ailenin kader ya da şans olduğunu; yakın çevrenin, okulun, toplumun, dünyanın bizi şekillendirmesinde büyük rolü olduğunu düşünsekte, Helmstetter’İn “Yönümüzü belirleyen yaptığımız büyük seçimler, varacağımız noktaya bizi ulaştıran ise yaptığımız küçük seçimlerdir” Sözüne katılıyorum.

…

Aylardır bütün siyasi partiler, en iyi partinin kendi partileri olduğunu anlatabilmek için çaba sarf ettiler. Milletvekili adayları kendilerini tanıtabilmek, partilerinin programlarını anlatabilmek için ter döktüler. Birçok sözler, vaatler verildi…

Yarın verilen oylarla bundan sonraki 4 yılın nasıl geçeceğini seçeceğiz…

Şapkayı önümüze koyup düşünelim. Önce şu anda ki konumumuza bir bakalım. Durumumuzdan memnun muyuz? 4 yıl sonra hangi noktada olacağız ya da olmak istiyoruz?

Sandığa gidip oy kullanarak, bunu belirlemek elimizde…

Unutmayalım “Bizi biz yapan seçimlerimizdir”

 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 11 Haziran 2011

Onur Hoca…

Geçtiğimiz haftasonu; başka kentlerden de gelen, çevreye ve insan sağlığına duyarlı,  STK (Sivil Toplum Kuruluşu) üyeleri  ile Dilovası’ndaydık.
Son yıllarda tüm Türkiye’nin hatta dünyanın  tanıdığı, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde. Ama hangi özelliği ile tanınan?
Bir zamanlar, İstanbul’un sebze ve meyve ihtiyacının üçte birini karşılayan; pırıl pırıl denizi ve derelerinde yüzülen, balık tutulan ya da tarihi dokusu ile mi? Ne yazık ki “Hayır”
Şaka gibi ama 30 sene önce, sopayı diksen yeşeren topraklarda artık çalı-çırpı bile yetişmiyor. Denizinde, derelerinde balık nesli tükendi. Tarihi dokusunun ise, içinde yaşayanlar bile farkında değil…
Yağmurlu bir günde, farklı kentlerden gelen otobüslerden inen yürekli insanlar, belki de yüzünü bile görmedikleri bir bilim adamına yapıldığını düşündükleri haksızlığı protesto etmek için oradaydı. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu için…
Kimdi Prof. Hamzaoğlu, ne yapmıştı da bunca insan işini gücünü bırakıp Dilovası’nda toplanmıştı?   

***
Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Onur Hamzaoğlu, TÜBİTAK ve bazı bilim kuruluşları  ile birlikte 2005 yılında; bir araştırma yapmıştı.
Araştırmaya göre; dünyada ve Türkiye’de 100 ölümden 13’ünün nedeni kanserken, Dilovasında bu oran 100 ölümden 33 idi…  
Araştırma sonuçları 2006’da TBMM’ye sunulan rapor da yer almış, “Dilovası sanayiye doymuştur. Bundan sonra bir tek çivi bile çakmak sakıncalıdır.” Kararı alınmıştı.
Buna rağmen basında sık sık Dilovası ile ilgili yeni haberlere rastlıyoruz. Kah kurulması planlanan yeni bir tesisin ÇED toplantısının yapıldığı, kah çöp deponi alanları planlandığı, kah termik santral kurulacağı ile ilgili haberlere…
 TBMM meclis kararına rağmen, hala fabrika, hala tesis kurmak isteyenlere karşı dava açılacağına, kime dava açıldı dersiniz? Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na.
Peki sebep ne?  
Üniversitenin Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Tıbbi Genetik Anabilim Dalları’ndan katılan öğretim üyeleri ile gerçekleştirdiği bir araştırmanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmak.
 “Yeni doğum yapan annelerin ilk sütünde (kolostrum) ve bebeklerin ilk kakalarında (mekonyum), bazı ağır metallere ve eser elementlere rastladık”  sözünü söylemek…
  Bunun üzerine, Kocaeli Büyükşehir ve Dilovası Belediye Başkanları savcılığa suç duyurusunda bulundu ve Prof. Dr. Hamzaoğlu hakkında dava açıldı.
 Sebep neydi? “Halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak”
…
7 aydır Dilovası’nın Fatih ve Yeniyıldız Mahalleleri’nde yaşayan insanlarla görüşüyorum.
Hiç kimse Prof. Dr. Hamzaoğlu’nun söyleminden paniklemiş görünmüyor. Hatta “sigara da kanser, yapıyor. Türkiye’nin her yerinde kanser var, ne yapalım; kader” Diyorlar.
Birçoğunun kirlilikten anladığı şey; toz. “Artık eskisi kadar balkonlar tozlanmıyor, kirlilik yok diyorlar. Hava kirliliği çokta umurlarında değil. Onların tek istediği, kafasını sokabileceği bir ev, karnını doyurabileceği aş…
…
Bir bilim adamı araştırma sonçlarını kamuoyu ile paylaştığı için şarlatanlıkla suçlanıp, hakkında dava açılıyor. Çevreyi katledenler, ilçeyi nefes alınamayacak hale getirenler  koltuklarında rahat rahat oturuyorlar. Bir de “ Burada kirlilik falan yok, yoldan geçen araçların dumanları, halkın yaktığı kötü kömür ve lastiklerin kokusu” diyerek ahkam kesiyorlar.
Bu duruma daha fazla seyirci kalamayan ve Prof. Dr. Hamzaoğluna destek için Dilovasına gelen çevreci sivil toplum kuruluşları ve akademisyenler;  
 "Bizler herkesi bilime ve toplumsal sorumluluğa sahip çıkmaya çağırıyoruz. Soruşturulması, cezalandırılması gerekenler halk ve çevre sağlığı için çalışma yürüten onurlu bilim insanları değil, daha fazla kâr hırsıyla çevreyi katleden halkın sağlığı ile oynayanlardır" Diyorlar.
Bakalım “Onur Hoca”nın mahkeme sonucu ne olacak?
 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 4 Haziran 2011

Dubai Port ne oldu?

Ben, 46 yıl önce Hendek Sakarya’da doğdum ve 15 yaşıma kadar orada yaşadım.
31 yıldır Kocaeli’nde yaşayan biri olarak biliyorum ki; deniz kenarında yaşayanlar, denizin kıymetini yeterince bilmiyorlar...
Biz çocukken, denizi görebilmek için yaz tatilini iple çekerdik…
O dönemlerde; Kuşadası, Bodrum, Antalya, hatta Kefken- Kerpe bile bizim için hayaldi.
Yaz tatilinde, bazı hafta sonları soluğu Kocaeli- Körfez’de alırdık.
Karamürsel, Değirmendere, Tütünçiftlik, Tavşancıl ya da Şirinyalı sahillerinden birinde…
Bizim için o yaşlarda deniz, plaj, kum, midye toplamak, koruma faktörlü güneş kremlerinden bihaber- acısını sabaha kadar sırtımızda hissedeceğimizi bile bile- bütün gün güneşin altında denizle buluşmak ve yanıklara sürülen yoğurtlarla, geceleri yakamozların pırıltısını düşlerimizde görmek, muhteşem bir duyguydu…
…
Doğusunda Tütünçiftlik batısında Yarımca yer alan, 140 bin nüfusun yaşadığı; bir zamanlar yüzdüğümüz, tenekeler dolusu midyeler çıkardığımız Körfez İlçesi’nin Yarımca sahilinde, birkaç yıldır 504.883 metre kare büyüklüğünde devasa bir liman yapılması için plan ve projeler yapılıyor. Şaka gibi değil mi?

Dünya, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi yaşarken; 60’ lı yıllarda devlet eliyle Körfez’de ilk sanayi tesislerinden olan Tüpraş ve İgsaş kurulmuştu.
 O zamanlarda bilimsel olarak yer seçimi düşünüldü mü bilmiyorum ama 1999 Marmara depreminde tam kırılmayan fay hattının Tüpraş’ın içinden geçtiği söyleniyor. Bu depremi yaşayanlardan biri olarak, Tüpraş’ın patlama tehlikesi geçirdiğini, an be an yaşamıştım…
Hal böyle iken, bu bölgeye Körfez’deki mevcut 40’dan fazla irili ufaklı liman ve iskele toplamından daha büyük, devasa Dubai Port limanını yapmak istemek;
bu limanı yapmak için kilometrelerce denizi doldurmak hangi akla hizmettir?
1110 metre uzunluğunda kıyı kenar çizgisine dik istikamette iskele yapmak ne demektir?
Gerçekten aklım şaştı!
Eğer Dubai Port projesi gerçekleşirse, daha da vahim olanı sırada bekleyen projeler…
Bu projenin gerçekleşmesi halinde, sırada bekleyen başka liman projeleri var. Dolayısı ile bu projeler bittiğin de, “Körfez” diye bir şey kalmayacağı kuşkusuzdur. Hatta liman ve iskelelerin yapımı nedeniyle doldurulan Körfezi yürüyerek karşıdan karşıya geçmek neredeyse mümkün olacaktır.
Peki, Dubai Port limanın yapımının durdurulması için kaç kişi canla başla uğraşıyor?
Saymaya kalksak, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az… Yargıya başvurdular ve Dubai Port’un yapımını şimdilik durdurdular.
...
Kime sorsak çevreci, kime sorsak çevre konusunda ahkam kesiyor ancak İstanbul’un kirletici ne kadar sanayi ve limanı varsa hepsi soluğu Kocaeli’nde, Sakarya’da Düzce’de aldığı halde kimseden tık yok! Bu nasıl bir çevrecilik bilincidir?
Biz ne zaman “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesini bile aşarak yılan dokunduğu halde kıpırdamayan bir toplum olduk. Neden bu kadar tepkisiz, umursamaz olduk? 
Can çekişen Körfez’in talan edilmesine gerçekten göz yummaya devam edecek miyiz?
Yoksa duyarlılık gösterip, Dubai Port projesinin akıbetini takip mi edeceğiz?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 28 Mayıs 2011

Duvarı tamir ettirelim mi, ettirmeyelim mi?

 Geçen hafta Mayıs ayı “İl Genel Meclisi Toplantısı”na katıldım.
 İl Genel Meclisi, il özel idaresinin karar organıdır ve ilimizin yönetimi konusunda ki önemli kararları her ayın ilk haftasında toplanarak görüşür.
Belediye Meclis Toplantılarına sık sık katıldığım halde, İl Genel Meclis Toplantısına ilk defa katıldım…  
…
Basına İl Genel Meclisi’ndeki gündemin her ne kadar “İl Özel İdaresi çalışanlarına yapılmak istenen sosyal denge zammı” tartışmaları damgasını vurdu”  şeklinde yansısa da; benim ilgimi çeken gündem maddesi Gebze ilçesinde ki Kocatepe İlköğretim Okulunun istinat duvarı ile ilgili komisyon raporunun meclise sunulması idi…
Duvarı yıkılma tehlikesi arz eden okul ve bahçe duvarı, 2006 yılında inşa edilmiş ancak tehlikenin hissedilmesi, üzerine ilçe eğitim müdürü geçtiğimiz aylarda okulu tahliye ettirmiş…
Duyduklarıma inanamadım. Mevzusu geçen okul 2006 yılında yani depremden çok sonra inşa edilmiş ama istinat duvarı yıkılmak üzere. İlk şikâyet dilekçesi de 2007 yılında verilmiş. Meclis üyeleri söz alıp konuştukça, konu çok daha ilginç hale geldi. Bir meclis üyesi; “Okulun bahçesinde yüksek gerilim hattı direklerinin olduğunu, bu direklerin çocukların sağlığı için tehlike yarattığını, derhal kaldırılması gerektiğini” söyledi. Başka bir meclis üyesi ise “Bunun imkânsız olduğunu çünkü bu direklerin 1977/ 78 yıllarında yapıldığını,  Edirne’ye kadar iki yüz fabrikanın elektriğinin oradan geçtiğini, bu fabrikaların bir gün bile elektriksiz kaldığında ne kadar zarar edeceğinden” bahsetti.  Yine bir meclis üyesi ise;  “Müteahhitin malzemeden çaldığını, hatayı yapandan hesap sorulması gerektiğinden” bahsetti… 
Başka bir öneri ise; 250 bin TL tutarındaki tadilat parasını vererek duvarı tamir ettirmekti…

İnanılır gibi değil! Bir okul yapımına karar veriliyor. Arsası seçiliyor, ihale yapılıyor, okul bitince teslim alınıyor ve bir yıl sonra yapım hataları görülüyor.
Aradan üç yıl daha geçmiş ve hala “okulun duvarını tamir ettirelim mi, ettirmeyelim mi?” konusu tartışılıyor…
…
Plan ve proje yapılmadan okulun inşa edilmesine  “kimler karar vermiş, bittiğinde kimler teslim almış?” açıkçası çok merak ettim ve aklımdan bir sürü soru geçti…
“Karar vericiler, yüksek gerilim hattının olduğu yerlerde yaşayanların sağlıkla ilgili ne tür sorunlarla karşı karşıya olduklarını biliyorlar mı? Kendi çocuklarını bu okula yollarlar mı? İstinat duvarı çocuklar bahçedeyken yıkılsa ne olurdu? Hesabını kim verirdi? Şu anda başka okula nakledilen 600 öğrenci sıkış tepiş bir şekilde sağlıklı eğitim alabiliyor mu?”
Bu soruların yanıtını ve okulun akıbetini hemen öğrenemeyeceğim zira İl Genel Meclisi iki aylık bir tatile girdi.      
Gebze ilçesinde yaşanan durumun erken fark edilip, öğrencilerin başka okula aktarılması isabetli olmuş. Çünkü geçtiğimiz hafta sonu Kuruçeşme Yeni Mahalle’de bulunan, 2003 yılında inşa edilen Yeni Mahalle İlköğretim Okulu’nun istinat duvarı çöktü. Allahtan olay hafta sonu meydana geldi de o esnada okulda öğrenciler yoktu!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 14 Mayıs 2011     

İyi anne olmak…

Anne olmak çok güzel çok farklı bir duygu olmakla birlikte, aynı zamanda dünyanın en zor zanaatıdır, öyle değil mi?
Anne olmak derken, ille de biyolojik annelikten yani doğurmaktan söz etmiyorum.
Zira doğurur doğurmaz çocuğunu çöp konteynırına atarak ya da cami avlusuna bırakarak ölüme terk eden biyolojik annelere, anne demek sadece abesle iştigaldir diye düşünüyorum…
Toplumun kadınlardan en önemli beklentisi “anne” olması hatta  “İyi anne” olmasıdır. Küçük yaştan itibaren kız çocukları bu düşünce ile yetiştirilir. Oyuncakları bebekler; bayramlarda, düğünlerde giydikleri giysileri gelinliktir… 
Peki, “iyi anne olmanın kıstasları nelerdir?” Evrensel tavır ve davranışlar var mı, hatta sonu ve sınırı?
İyi anne olmak demek; çocuğunun/çocuklarının karnını doyurmak, üstünü başını düzenlemek; 
Okusun, büyük adam olsun diye, sabah erkenden kalkıp okuluna yetiştirmek;
Akşam eve geldiğinde “bütün gün ayrı kaldık, seni özledik” diyerek en güzel yemekleri yedirmek;
En güzel oyuncakları almak, en iyi dershanelere ya da özel okullara yollamak;
Özveride fedakârlıkta bulunmak, çocuğu için her şeyden vazgeçme konusunda sınırları zorlamak;
Tabiri caizse saçını süpürge etmek;” midir?
…
Ruhsal bir rahatsızlığı yoksa eğer; aldığı eğitim, kültür ne olursa olsun, çalışsın ya da çalışmasın, az ya da çok doğursun, güçlü ya da zayıf her kadın “iyi anne” olmak için çabalar...
Tüm bunları düşünmeme sebep olan konu; geçtiğimiz günlerde kamuoyunda büyük yankı uyandıran annelerinin ölümünden sonra intihar eden dört kardeşin yakınlarından birinin söylediği  “anneleri güneşti onlar da gezegen. Anneleri ölünce yörüngelerini kaybettiler” sözü!
Profile bakıldığında varlıklı, kültürlü bir ailenin eğitimli ama kendi başına adım atamayan, anne bağımlısı çocuklar…
Yaşlarına bakıyorsun, kandırılacak kadar küçük değiller;  eğitimlerine bakıyorsun, cahil değiller hatta yurtdışı eğitimleri, doktoraları vs. var.
İyi bir anne olup, iyi bir çocuk yetiştirmek için bu kadar debelendikten sonra, kendi ayakları üzerinde duramayan, birey olamayan, bağımlı çocuklar yetiştirmek istenen bir sonuç değildir sanırım…
İyi bir anne olmak demek;
Lokmaları kolay yutabilsin diye çiğneyerek vermek;
Yediklerini yakmasın, kilo alsın diye hareket etmesini engellemek;
Düşecek, kendini incitecek kaygısıyla top oynamasına izin vermemek,
Ev ödevlerini onun yerine yapmak;
Üzülmesin diye onun yerine kararlar vermek demek değildir…
Son söz olarak; ben de dâhil “iyi bir anne olabilmek uğruna” aşırı koruyucu ve kollayıcı davranarak “kaş yapayım derken göz çıkartmayalım” derken,
“Tüm annelerin ve kendini anne hissedenlerin anneler günü kutlu olsun” dileklerimi sunarım…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 7 Mayıs 2011

ÇED...

Geçen hafta Türkiye’de ki kimya sektörünün yüzde otuz üçünün bulunduğu, çevre kirliliğinin had safhaya ulaştığı Dilovası’ndaydım. Amacım “Sürekli Boya kaplama Tesisi Projesi Halkın Katılım Toplantısı”na katılmaktı yani tesisinin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) nin yapılacağı bir toplantıya…
ÇED toplantıları ile ilgili kulaktan dolma bilgim vardı ama detay ve içeriğini, sürecin nasıl işlediğini bilmiyordum. Toplantıya gitmeden önce biraz araştırdım. ÇED’le ilgili ulaştığım bilgi kısaca şöyle: “Belirli bir projenin veya gelişmenin çevre üzerindeki önemli etkilerinin belirlenmesi ile ilgili bütün tarafların bir araya geldiği ve görüş ve önerilerini ortaya koyabildikleri demokratik ve şeffaf bir süreçtir. İlgili taraflar bu süreç içerisinde ortaya koydukları teknik bilgi ve görüşlerle projenin en optimal şekilde gelişimine katkı sağlarlar. ÇED’in amacı, öngörülen bir gelişmenin yol açabileceği olumsuz çevre ve sağlık etkilerinin önceden tespit edilip gerekli önlemlerin alınmasını sağlamaktır. Böyle bir değerlendirme, bir faaliyetin fiziksel, biyolojik, ekolojik ve sosyo-ekonomik etkilerinin kapsam ve şiddetlerinin uzman kişilerce, bilimsel yöntemler kullanılarak belirlenmesi ve olumsuz etkilerin giderilmesi için gerekli önlemlerin ortaya konması gibi çeşitli bileşenlerden oluşur.” İdi…
…
Toplantıya ‘mevcut bir tesisi geliştirme, iyileştirme projesi’ olduğu düşüncesi ile gitmiştim. Yeni bir tesisin kurulma çalışması olduğunu anlayınca çok şaşırdım; kafam karıştı. Çünkü 2006 yılında Büyük Millet Meclisi araştırma komisyonun ”Dilovası sanayiye doymuştur. Bundan sonra kapasite artışı yapılmaması, tek bir çivi bile çakılmaması gerekir.” Diye karar aldığını biliyordum.
Yine de “Önyargılı olmayayım “diyerek toplantı başlamadan önce yerimi aldım.  Duyarsızlık mı, iletişimsizlik mi? Bilmiyorum; halkın katılımı çok azdı.
 Dilovası Sivil Toplum Platformu üyeleri, toplantı başladığında “ Yeni bir tesis istemiyoruz. İnsanca yaşamak istiyoruz, kanser olmak istemiyoruz, vicdanı olan bu toplantıya katılmasın” diyerek toplantıyı protesto edip, çıktılar.
Dolayısı ile “Halkın katılım toplantısı” halksız bir şekilde yapıldı. Yetkililer “Halka en az nasıl zarar veririz?” i kendileri anlattı, kendileri dinlediler. Tesisin ÇED toplantısı da yapıldığına göre, birkaç ay sonra Bakanlıktan onay çıkar; nur topu gibi bir fabrikamız daha olur ancak aklıma takıldı… ÇED’in amacı “öngörülen bir gelişmenin yol açabileceği olumsuz çevre ve sağlık etkilerinin önceden tespit edilip gerekli önlemlerin alınmasını sağlamak.” İse;  Zaten sağlıksız ve olumsuz bir çevre olan Dilovası’nda kurulacak yeni bir tesisin değerlendirilmesi toplantısının yapılması tuhaf değil mi? Uzmanlar ve kentimizi yönetenler bu konu da ne düşünüyorlar acaba? 
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 30 Nisan 2011

Posco’yu duydunuz mu?

Demir çelik üreten Güney Koreli dünya devi bir şirket...
Kentimizde Alikahya’ da Asım Kibar Organize Sanayi Bölgesi’nde, Kibar Holding ile ortaklaşa çok büyük bir yatırım yapıyor. Geçtiğimiz günlerde protokolleri imzalandı. Yakında temelleri atılmaya başlanacak...
Posco için; Kocaeli güzel bir seçim...
 İstanbul’a çok yakın olması; kara, hava, deniz, demiryolları ile bağlantılı olması;
üç önemli demir-çelik fabrikasının Dilovası’nda olması vs...
Peki ya bizim için?
...
Henüz Dilovası’nın kirliliğine çözüm bulamamışken, başka bir Dilovası yaratılmaya çalışılmasının mantığını anlayabilmiş değilim. Gerçi DOSB (Dilovası Organize Sanayi Bölgesi) yetkililerine göre; “Dilovası’nın çevre kirliliği, sanayiden değil, evsel atıklar ve yoldan geçen araçlardan kaynaklanıyor. Bu kirlilik te zaten Türkiye ortalamasının altında! Genzi yakan koku ise psikolojik! O bölge de araştırma yapan Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu “Anne sütünde ve yeni doğanların dışkısında ağır metaller var” derken yalan söylediği ve şarlatan olduğu iddia ediliyor...  
Tüm bunları bizzat kulaklarımla duyduğum için; Posco yetkililerinin de  “İnsana ve çevreye hiçbir şekilde zarar vermeyeceklerini” söylemelerine hiç şaşırmadım ancak merak ettiğim bir kaç şey var.
- Posco’nun bizden önce bu yatırımı yapmak için başvurduğu “içlerinde Hindistan’ın da bulunduğu 4 ülke” tesislerin neden kendi ülkelerinde kurulmasını istememiş?”
- 2023 vizyon toplantılarında: “Artık kentimizin sanayiye doyduğu, mevcudun iyileştirilmesinden başka yeni bir sanayi gelmemeli” diyen kentin yöneticilerinin fikrini değiştiren ne oldu? 
- Asım Kibar Organize Sanayi bölgesi kurulalı 7 yıl olmasına rağmen, hala arıtma tesisinin
olmaması, ilginç değil mi?
- Kurulan fabrika da soğuk haddeleme yapılacağını, bunun sıcak haddeleme kadar çevre kirliliği yaratmayacağını savunan Posco yetkilileri, soğuk haddelemeden kaynaklanan asitleri nasıl bertaraf edecekler?
...
30 yılı aşkın bir süredir bu kentte yaşıyorum. Gelişimini, değişimini görüyorum.
Elbette yeniliklere değişimlere karşı değilim ancak çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız kentin eli yüzü düzgün olmasından geçtim, bari yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan “Hava, toprak ve su”yun temiz olmasını sağlayalım.  
40’lı yıllarda kent planlaması çalışmalarını yapan mimarlar; “İzmit ve çevresinin tarihi ve doğal güzellikleri korunarak cazip bir sahil kenti olarak varlığını sürdürmeli,
ekonomik kalkınma uğruna karaktersiz bir kent olacağına, karakterli bir taşra kenti olması daha uygundur ” Öngörüsünde bulunmuşlar...
Vizyonları doğruymuş ama ne yazık ki kenti yönetenler vizyoner değillermiş...
Keşke kelimesini hiç sevmem ancak “Keşke Kocaeli, İstanbul’un sanayi çöplüğü olan bir metropol olacağına, tarım ve turizm yapılan bir taşra kenti olarak kalsaydı.” Diye düşünüyorum.
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 23 Nisan 2011

Siz de fark edeceksiniz…

 

Geçenler de; Eskişehir’de çıkan Kadının Sesi Gazetesi imtiyaz sahibi Sibel Erenoğlu ile Darıca Huzurevinde idik. Amacımız Orhan Koloğlu’nu ziyaret etmekti.
Tanışma anına kadar Orhan Koloğlu hakkında bildiklerim: Gazetecilik mesleğine 18 yaşında başlamış; yurtiçi - yurtdışı birçok önemli görevlerde bulunmuş; eğitim almaktan hiç vazgeçmemiş onlarca basılı kitabı olan; kısaca söylemek gerekirse, basının duayenlerinden biri olduğu idi…
Altmış dört yılını verdiği meslek hayatı ile ilgili anlatacakları konusunda son derece heyecanlıydım. 

***
Koloğlu, soğuk algınlığından dolayı rahatsız olduğu halde, bizi son derece sıcakkanlı karşıladı.
Odasına girdiğimiz an da, bugüne kadar gördüğüm huzurevi odalarından çok farklı olduğunu fark ettim.
Neredeyse bütün duvarları kaplayan kitaplığın rafları; çeşitli dillerde yazılan kitaplar, yıllar içinde alınan çeşitli ödüller ve çalışmalarını topladığı klasörlerin ağırlığı ile bel vermişti.
Konuşmaları esnasında, 19 yeni kitapla ilgili çalışmalar yaptığından bahsetti.

***
Orhan Koloğlu’nun odasında, tahmin ettiğimden çok daha uzun kaldık.
Gayret gerektiren zorlu ya da eğlenceli bir etkinlikle meşgul olduğumuzda, saatin kaç olduğunu unutup, zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamayız ya;
Koloğlu ile geçirdiğimiz saatlerde tüm dünya ile ilişkilerimiz kesildi; sadece ona odaklandık. Deyim yerindeyse, anlattıklarını ağzımız kulaklarımızda dinledik.
Seksen küsur yıllık bir yaşamı birkaç saate sığdırmak elbette mümkün değil ancak anlatıları arasında beni en çok etkileyen sözü şu oldu: “Kim olursanız olun, Ne işle meşgul olursanız olun, hatta kaç yaşında olursanız olun; mutlaka bir şeylerle uğraşın. Uğraşmazsanız eğer; çağın hastalığı “Alzheimer”e yakalanırsınız.”

***
Fırsat buldukça, huzurevlerini ziyaret ederim...
Dinlediğim hayat hikâyelerinde; kimi zaman hikâyeyi anlatan huzurevi sakinini, kimi zaman da çocuklarını haklı görürdüm ama her ziyaret sonrası mutlaka içimi bir hüzün kaplardı...
Bu ziyaret sonrası, azmimden daha fazla azme sahip seksen küsur yaşındaki birinin üretmek için hala çok heyecanlı olduğunu görünce, hem çok sevindim, mutlu oldum hem de “Gereğinden fazlasını yapıyorum” diye düşündüğüm için utandım. Çünkü çoğu insan gibi bende bazen günlük hayatın koşturmacası arasında 24 saatin yetmediğinden, yeterli zamanımız olmadığından yakınırım. Hani bazen yaptığımız işi, herkesten daha iyi icra ettiğimizi “Gereğinden fazlasını yaptığımız halde” istediğimiz sonuca ulaşamadığımızı düşünürüz ya, böyle düşünenlere;
 Darıca Huzurevine gidip, Orhan Koloğlu ile birkaç saat geçirmenizi tavsiye ederim.
 Yaş almış çalışkan bir delikanlı ile tanışmanın mutluluğu ile sohbetin sonunda;  benim gibi “bugüne kadar bir şeyler öğrendiğimi sandığımı ama öğrenecek daha ne çok şeyin olduğunu” siz de fark edeceksiniz...
 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 16 Nisan 2011

Dünyanın Her Yerinde Kadın Olmak Zor...

Dünyanın her yerinde, kadın olmak…
Merhaba,
Başlangıçlar bazen çok zor, bazen çok kolaydır ama her zaman heyecanlıdır…
Bu gazete de yayımlanacak ilk yazım olduğu için bende çok heyecanlıyım ve sizlere içten bir “merhaba” demek istiyorum. Bundan böyle zaman zaman sizlerle bu satırlarda buluşacağız…
…
Bu yazıyı Londra’dan Birmingham’a giden hızlı trende yazıyorum…
İngiltere’ye uzun yıllardır görmediğim ilkokul ve lise arkadaşlarımı ziyarete geldim.
Gerek iş gerekse tatil amaçlı sık sık yurtdışına gittiğim halde nedense; İngiltere’ye bu ilk gelişim.
Aslında daha önce görülmesi gereken ülkelerden biri olarak ta hiç ilgimi çekmemişti. Arkadaşlarım olmasaydı, ilgimi çeker miydi onu da bilmiyorum. Bunun bilinçaltımda yatan bir sebebi vardır mutlaka. (Belki de vize almanın zorluğudur)
 Öyle ya da böyle buradayım işte…
Kısıtlı zamanda “Ufkunda güneş batmayan ülke”nin tarihini öğrenmek, gezilecek yerlerini keşfetmek dışında, kentleşme, trafik ve bu ülkede yaşayan kadının, profili, toplumda ki yeri, en çok merak ettiğim konular oldu…
Ağırlıklı olarak Londra’da kaldım. Burada trafiği metro ve hızlı trenlerle çözmüşler. Herkesin arabası var ama şehrin merkezine inmek için genelde metro kullanılıyor. Çünkü araba ile merkeze girmek otopark dışında ayrı bir ücrete tabi. ( 8 pound yani günlük 20 Tl.)
Burada en çok beğendiğim şey; evlerin, cadde ve sokakların bir uyum içinde olması, gözü yormaması oldu. Eski-yeni, küçük-büyük, fakir-zengin evi de olsa binaların hepsi bir düzen, bir uyum içinde. Eski binaların çoğu tuğladan yapılmış. Aslında kasvetli bir hava veriyor ama düzenli. Eğer binalar boyalı ise genellikle beyaz renkte. Nerdeyse bütün kenti dolaşmama rağmen, birkaç müstakil ev ve bina dışında renkli bina görmedim diyebilirim.   
…
Burada yaşayan arkadaşlarıma ülkede ki kadının yerini sordum. Hepsi de “Kadın deyince duracaksın. Bu ülkede önem sırasına göre kadın birinci sırada yer alıyor. Sonra çocuklar, yaşlılar, evcil hayvanlar ve erkekler geliyor… Kadın seçer, istediğini sever, istediğini kapıya koyar. Herkes yerini bilir. Nikâhsız olsa bile, ayrılırken malların paylaşımında hak iddia edebilir.” Dediler. Bazı kadınlar da, çalışmadan para kazanmanın yolunu bulmuş. Devlet çocuk başına para verdiği için, birkaç tane çocuk doğuruyorlarmış. Çocukların babasının ismini nüfus cüzdanına yazdırmak zorunda da değillermiş. Devlet çalışmayan kadına kira yardımı da yapıyormuş…
“Her şey güllük gülistanlık gibi gözüküyor. Peki, kadına şiddet gösteriliyor mu?” Dediğimde;
İstatistiklere göre her gün 3 kadının öldürüldüğünü, 9 kadının ağır şiddete ya da tecavüze maruz kaldığını öğreniyorum. Bütün sihir yok oluyor. “Dünyanın neresinde olursan ol, kadın olmak zor” diye düşünüyorum…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 9 Nisan 2011

8 Martta huzurevinde olmak…

13 Şubat’ta “Kadının Sesi Gazetesi” imtiyaz sahibi Sibel Erenoğlu ile Darıca Huzurevi’ndeydik…
Hadi ben Kocaeli’nde yaşıyorum; Darıca Huzurevini ziyaret etmem normal de Eskişehir’ den Sibel Erenoğlu neden geldi? Sebebini ve detaylarını bir sonraki yazımda paylaşmak istiyorum izninizle...

***

Şubat ayında yazdan kalma güneşli bir günde, muhteşem bir deniz manzarası ve bizi aynı güzellikte karşılayan güler yüzlü bir görevlinin kapıyı açmasıyla Darıca Huzurevi’ndeydik... “Doğru zamanda, doğru yerde olmak” diye işte ben buna derim.
Darıca Huzurevi’ne,  basının duayenlerinden Orhan Koloğlu’nu ziyaret etmek amacı ile gitmiştik…
 Benim adres bulma konusundaki üstün başarım sayesinde geç kalmışlığın heyecanı ile apar topar içeri girerken göz ucuyla gördüm o hoş kadını.  Sarışın, güzel, makyajlı ve oldukça şık giyimli idi…
 Orhan Koloğlu ile geçirdiğimiz çok değerli saatlerin ardından, Huzurevi’nden ayrılırken o kadın; hala aynı bankta oturuyordu.

***

Biz Orhan Koloğlu ile birlikte olma sevdasına neredeyse bütün öğünleri atladığımız için, çok acıkmıştık. Açlığımızı bastırabilmek için, yakındaki çay bahçesine gittik.
Güzel hava, muhteşem manzara ve hoş sohbet derken çay bahçesinde epey bir zaman harcadık. Huzurevinin önünde bıraktığımız arabaya döndüğümüzde; o kadın hala aynı bankta  aynı pozisyonda oturuyordu...
Daha fazla dayanamayıp yanımıza geldi; fıkır fıkırdı. Ayaküstü 60 küsur yıllık hayat hikayesini anlattı. bize.  Hani bir dokun bin ah işit derler ya…
Yıllar önce aldatılmıştı. Çok zengin kocası, bu yaşta bile hala çekici görünen, kendine baktıran albenili kadını, sekreteriyle aldatmıştı. O ise kızı yüzünden evlenmemişti…
Bu hikaye bana çok tanıdık geldi. Duyduğum, gördüğüm ve yaşadığım onlarca hikayeden sadece biriydi.

***

13 Şubat 2011… Sevgililer günü ile kandilin aynı güne denk gelmesi nedeniyle, tüm Türkiye’de olduğu gibi huzurevi sakinleri de  “Sevgililer Günü” kutlamasını bir gün öncesine çekmişler.

O hoş kadın, bu yüzden öyle süslenmiş püslenmiş, sabahtan beri heyecanla akşam olmasını beklemiş…
Ayaküstü biraz sohbet ettik. Kırışıklıklara inat gözlerindeki kaybolmayan yaşam sevinci beni inanılmaz etkiledi.
Bir kez daha anladım ki “Kim olursa olsun, nerde olursa olsun; insanın içinde yaşam sevinci olması, kendine güvenmesi ve kendini iyi hissetmesi” çok önemli…

 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, her yıl yapılan klasik toplantı ve törenler yerine, Darıca Huzurevi’nde olup, o kadının elleri ellerimde, yaşam hikayesini tüm ayrıntıları ile dinleyip,  güzel ülkemde ters giden her şeye inat;  gözlerinde ki yaşam sevincinin gizemini öğrenmek isterim…

*Kadının Sesi Gazetesi Mart 2011 de yayınlanan yazım.