40 küsur yıllık hayatımda, şiddet gören bir akrabamın boşanma davasında yaptığım şahitlik dışında, hiç mahkemeye gitmedim; gitmekte istemezdim açıkçası. Kim gitmek ister ki?
Tuhaf ama geçen hafta; ilk defa bir mahkemeye gitmek için birkaç gün öncesinden hazırlandım. İşlerimi erteledim, sabah erken kalkabilmek için saat kurdum ve heyecanlandım. Çünkü Dilovası’nda ki çevre kirliliğini araştıran ve araştırma sonuçlarını kamuoyu ile paylaşan Prof. Dr. Onur Hamzağlu ve profesöre, araştırmasını halkla paylaştığı için “şarlatan” diyen Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun duruşması vardı.
Duruşmayı izlemek için gittiğim de, öyle bir kalabalık vardı ki duruşma salonuna girebilmek için epey çaba sarf ettim.
Konuyu yakından takip ediyor ve “bir bilim adamının yaptığı araştırmayı kamuoyu ile paylaşması gerçekten şarlatanlık mıydı?” öğrenmek istiyordum.
***
Mesleğim gereği şarlatan kelimesini biliyorum ama yine de Türk Dil Kurumunun sözlüğüne “şarlatan ne demekmiş?” diye baktım.
1.anlamı; Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse.
Bir başka anlamı ise;
“Bilim, vicdan, etik ve deontoloji vb. her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda ün ve varlığa ulaşmak için her türlü yola başvurarak hekimlik pratiği yapan kişi”
“Şarlatan” kelimesi bir bilim adamı için sarf edildiğinden dolayı, 2. açıklamaya bir göz atalım. Hatta gerekirse her ikisini birden değerlendirelim.
Birinci açıklamaya baktığımızda eğer kentimizde/ülkemizde şarlatan öğretim üyeleri var ise vay halimize! Biz o zaman neden çocuklarımıza üniversiteye girebilsin diye çocukluklarını yaşamalarını engelliyoruz? Hem maddi hem manevi, neredeyse taytay yaptıktan sonra yaşıtlarından bir adım öne geçsin diye yarışa sokuyoruz? Gerçekten varsa; bu şarlatan eğitimcileri biz seçmediğimize göre üzerimize alınmayalım. 2 kişiden 1’i esprisine maruz kalmayalım!
İkinci açıklamaya baktığımız da mesleki ahlaktan bahsediliyor ki, “bilim, vicdan, etik ve deontolojik yani hakikaten her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda üne kavuşmak için her türlü yola başvuran”
***
Duruşmada Karaosmanoğlu Onur Hoca’nın bilimsel araştırmasını gerekli mercilere bildirmediğini ve yaptığı araştırmayı sonuçlandırmadan televizyonlarda şov yaptığını o nedenle “şarlatan” dediğini söyledi. Kendisini hiç tanımadığını siyasi rakibi de olmadığını o nedenle söylediklerinin şahsına değil, yaptığı eyleme olduğunu ifade etti.
Onur Hamzaoğlu ise, “Daha önceki yıllarda yapılan araştırmalarda bu bölgede kanser vakalarının dünya ve Türkiye ortalamalarına göre çok fazla olduğunu ve bu verilerin sağlık bakanlığı ve valiliğe bildirildiğini ve buna rağmen yeni bir fabrika kurulma aşamasında olduğunu duyunca araştırmasını kamuoyu ile paylaştığını”
söyledi. Kim haklı, kim haksız? bilemem ama bildiğim bir gerçeği de yazmadan duramadım.
Bırakın şarlatanlığı, ülkemiz de ve kentimizde onlarca sahte diş hekimi var.
21. yüzyılda hala çatır çatır çalışıyorlar. Kimsenin de gıkı çıkmıyor, hadi haklarını yemeyelim, gıkları çıkıyor da, sonuç alınamıyor. Hakeza falcıların, üfürükçülerin, muskacıların, sülükçülerin, hacamatçıların kapılarında kuyruklar oluşmuşmuş; çalışıyorlar. Benim bilim adamım da bilimsel araştırmasını halkla paylaştığı, onları uyardığı için “şarlatan”lıkla itham edilip, mahkemelerde zamanı boşa harcanıyor.
Blog Arşivi
-
►
2018
(12)
- ► Haziran 2018 (1)
- ► Mayıs 2018 (6)
- ► Nisan 2018 (2)
-
►
2017
(20)
- ► Kasım 2017 (2)
- ► Eylül 2017 (2)
- ► Ağustos 2017 (2)
- ► Temmuz 2017 (4)
- ► Haziran 2017 (1)
- ► Nisan 2017 (1)
-
►
2015
(34)
- ► Eylül 2015 (1)
- ► Nisan 2015 (9)
- ► Şubat 2015 (3)
-
►
2014
(22)
- ► Aralık 2014 (4)
- ► Kasım 2014 (4)
- ► Eylül 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (1)
- ► Nisan 2014 (1)
- ► Şubat 2014 (3)
-
►
2013
(43)
- ► Aralık 2013 (2)
- ► Kasım 2013 (4)
- ► Eylül 2013 (9)
- ► Haziran 2013 (4)
- ► Mayıs 2013 (4)
- ► Nisan 2013 (2)
- ► Şubat 2013 (4)
-
►
2012
(52)
- ► Aralık 2012 (4)
- ► Kasım 2012 (5)
- ► Eylül 2012 (4)
- ► Ağustos 2012 (4)
- ► Temmuz 2012 (4)
- ► Haziran 2012 (5)
- ► Mayıs 2012 (4)
- ► Nisan 2012 (5)
- ► Şubat 2012 (4)
-
►
2011
(45)
- ► Aralık 2011 (6)
- ► Kasım 2011 (5)
- ► Eylül 2011 (5)
- ► Ağustos 2011 (3)
- ► Temmuz 2011 (5)
- ► Haziran 2011 (12)
- ► Şubat 2011 (3)
-
►
2010
(182)
- ► Aralık 2010 (182)
GEZİ YAZILARIM
Hoşgeldiniz
Hakkımda
Translate
Beni çok etkileyen ve ağlatan bir hikaye: Shay
Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren
bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası
katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini
adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: “Dışarıdaki
etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada
yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi
öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal
olması gereken şeyler nerede?”
Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.
Baba devam etti. “Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve
zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini
gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde
kendini gösteriyor.”
Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:
Shay ve babası bir gün parkta Shay’in tanıdığı birkaç
çocuğun baseball (beysbol) oynadıklarını gördüler.
Shay sordu, 'Acaba oynamama izin verirler mi?'
Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun
takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin
verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları
tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de
biliyordu.
Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve fazla
bir şey de beklemeden Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu.
Çocuk kafasını kaldırıp danışabileceği birilerini aradı ve
sonra “Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma
girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım” dedi.
Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde
kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi
sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı
babanın mutluluğunu gördüler.
Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı
ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi
ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda
olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını
gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı.
Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma
sırası Shay'e gelmişti.
Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu
kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı
verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü
bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu ama Shay
sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara
bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek
yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı
savurdu ama ıskaladı.
Atıcı tekrar birkaç
adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay
sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.
Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki
adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti ama
atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım
arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar,
'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa
koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere
çöktü. Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş'
Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği
sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı. Takımın en küçüğü olan bu
çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına
atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu
üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.
Herkes bağırıyordu, “Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay”
Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru
döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, 'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!'
Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki çocuklar ve
seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, “Shay, hepsini koş! Hepsini
koş!”
Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman
olarak herkes tarafından alkışlandı.
“O gün” dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek
“ki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi
başardılar'”
Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman
olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları
içinde onu kucakladığını asla unutmadı.
Bir anlık öfke…
Son yıllar da, öfkeli
bir toplum olduk çıktık vesselam…
Bir anlık öfkeye
kapılıp; karısını, annesini, babasını,
arkadaşını, kardeşini, komşusunu öldüren kişilerin haberlerini sıkça
duyar olduk medya da…
Ne oldu da bu kadar
öfkeli bir toplum olduk?
Trafikte hata yaptığın
da kendini uyaran kişiye, sille tokat girişen, ya da tabancasını çekip vuran
kişiler;
Karısını boğduktan
sonra bile, defalarca bıçaklayan kocalar;
Annesini dövdüğü
için babasını öldüren, bıyığı terlememiş gençler;
Gece dışarı çıkmasına izin vermedi diye,
annesini öldüren kızlar;
Kısacası bir hiç
uğruna cana kıyanlar, kalp kıranlar,
birbirine tahammülü olmayan insanlar;
eskiden de bu kadar
çok muydu?
Uzmanlar da bu
duruma pekiyi bakmıyor ve “uyum
bozukluğu” şeklinde açıklıyor...
Yaşanan herhangi bir stres etkeninin (ekonomik
zorluk, sevdiği birini ya da işini kaybetmek vs) neden olduğunu söylüyor.
Kısacası ekonomik
zorluklar, çaresizlik ve değer görememek en büyük etken…
***
Aynı toplumda
yaşadığımıza göre; günlük hayatta mutlaka bizi sinirlendirecek ya da kızdıracak
bir olayla karşılaşıyoruz.
Böyle bir durumla
karşılaştığımız da öfke patlaması çoğu zaman da sevdiğimiz, değer verdiğimiz en
yakınımızda ki insanlara olur. Bağırır çağırır, hakaret ederiz.
Aslında başkasına
söyleyemediğimiz sözleri, sevdiklerimize
söyleriz…
Bir şeylere
sinirlendiğiniz de ya da kızdığınızda, öfke nöbetine yakalanmadan önce aşağıda
sizinle paylaşacağım öyküyü anımsayın derim…
***
Adam yeni kamyonuna
bakmak için evden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun elindeki çekiçle kamyonunun
kaportasını mahvettiğini görür.
Beyninden
vurulmuşçasına oğlunun yanına gider ve çocuğun elinden çekici alıp ellerine
vurmaya başlar. Bir süre sonra sakinleşir ve oğlunu hastaneye götürür.
Doktorlar, çocuğun
kırılan parmaklarından birkaçını kesmek zorunda kalırlar.
Çocuk ameliyattan
çıkıp gözlerini açtığında, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok
üzgünüm.” der ve bandajlı eline bakarak “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?”
diye sorar. Baba eve döndüğünde bu yükü kaldıramayıp hayatına son verir...
***
Hepimizin sabrının
son noktasına geldiği anlar olmuştur veya olacaktır.
Belki, çok
sevdiğiniz, aile yadigârı porselen vazoyu, çocuğunuz umursamaz biçimde yere
atıp kıracaktır.
Belki en yakın
arkadaşınız hiç beklemediğiniz bir anda, duymak istemediğiniz sözler
söyleyecektir.
Belki de çok önemli
bir randevunuza yetişmeye çalışırken,
trafik yüzünden geç kalmış ve burnunuzdan solurken, uyanık geçinen biri
önünüze geçtiğinde; bu öyküyü anımsayın
ve düşünün.
Kamyonlar
onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 17 Eylül 2011
Hani çivi bile çakılmayacaktı!
Ben yazmaktan bıktım, siz
okumaktan ama ne yazık ki onlar bıkmadı!
Kimler mi? Dilovası’nı nefes
alınamayacak hale getirenler…
Sanayiye doyan, hatta
doymaktan öte kusan Dilovası’na; sürekli yeni tesisler kurmaya çalışan zihniyetler!
Şimdi de Türkiye’nin en
büyük limanını Dilovası’na yapmak için kolları sıvadılar.
Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı da bu projeye yeşil ışık yaktı ve “Belde Limanı” büyütülüyor.
Limanın toplam büyüklüğü 933.000 metrekare,
deniz dolgusu, 721.000
metrekare ve uzunluğu 2.5 kilometre olacak.
Yani devasa bir liman…
Dilovası halkı, mevcut
organize sanayi bölgesinden şikâyet ederken; eski günleri mumla arayacak gibi
gözüküyor.
Neden mi? Çünkü liman
bittiğinde günde 15. 000 uzun aracın limana giriş- çıkış yapacağı; hurda,
kömür, kimyevi madde vs. gibi her türlü yükü kabul edip, sevkiyatını yapacağı
tahmin ediliyor. Ayrıca 150.000 ton tehlikeli ve
kimyasal maddeyi depolayabilmek için, 46 tank inşa edileceği söyleniyor.
Şu anda gürültüden, kokudan, tozdan dumandan şikâyet eden
Dilovalılar; liman bitince ne yapacaklar acaba? Ayrıca o bölge de yaşayanların,
böyle bir limanın inşa edileceğinden haberleri var mı? Çok merak ediyorum.
***
“Liman yapımına dur diyecek
kimse yok mu?” diye baktığımız da ise; kararın 5 Ocak 2009 yılında, belediye meclisinden
sessiz sedasız çıktığını; 7 Mayıs 2009 günü Dilovası’nda gerçekleştirilen Halkın
Katılım Toplantısından sonra, 6 Temmuz 2011 tarihinde bakanlıkça "ÇED
olumludur" kararının verildiğini görüyoruz.
Bu arada Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi’nin yargıya başvurduğunu, her nedense(!) sonuç alamadığını da es
geçmeyelim.
***
2006 yılında T.B.M.M
komisyon kararına göre, “Dilovası sanayiye doymuştur, artık tek bir çivi bile
çakılmaması gerekir” diye karar alınmıştı.
Devlette devamlılık esastır
diye biliyorum; yoksa değil mi?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 10 Eylül 2011
Aman dikkatli olalım!
Kimine göre Ramazan, kimine göre Şeker Bayramı ve 9 günlük tatil yarın bitmek üzere.
Hep birlikte, sevgi, huzur, barış dolu daha nice bayramlar geçirmek dileğiyle…
…
Bayram tatili başlamadan önce, her bayram öncesi görmeye alıştığımız sahnelere tanık olduk yine televizyon kanallarında.
Tatlı imalathaneleri ve fırınları denetleyen zabıtalarla birlikte dolaşan belediye başkanlarını gördük.
Gittikleri gıda imalathanelerinde; fareler, böcekler cirit atıyor, pislik kol geziyordu.
İmalathanenin neden bu kadar pis olduğunu soran yetkiliye bir işyeri sahibi “ Ne yani burası eczane mi ki, temiz olmalı? Zaten o kadar para nerde, bizde?” derken hijyen konusunda ki düşüncesini, bilgisini anlatıyordu kısaca!
Başka bir işyerinde, bir fare bulunuyor. İşyeri sahibi “Mümkün değil, burada bu kadar küçük fare bulunmaz” diyerek fareyi habercilerin getirdiğini ima ederken, ne kadar büyük farelerin olduğunu da itiraf ediyordu.
Peki, bu sağlıksız imalathaneleri açmak için başvurduklarında, imalathanenin açma ve çalışma ruhsatını kim vermişti, ne kadar süre de bir denetleniyordu?
“Bayramdan bayrama mı?” diye geçiyor insanın aklından, o kadar kiri, pası görünce…
…
Bakanlar kurulunun arife gününü ve bayram sonrası Cuma gününü idari tatil ilan etmesi ile, her bayram tatili öncesi görmeye alıştığımız araç kuyrukları oluşmuştu; köprülerde, feribotlarda, otoyollarda. Yarın ise geri dönüş kuyrukları oluşacak.
9 günlük uzun tatili fırsat bilenler; varsa arabalarına, yoksa keselerine göre uçak, tren, otobüslere atladılar. Ya memleketlerine, uzun zamandır görmedikleri sevdiklerini ziyarete ya da Ege’ye, Akdeniz’e, belki de yurtdışına tatile gittiler. Kimileri özlem giderdi sevdikleriyle; kimileri kafalarını dinlediler, yazın son demlerinde…
Tüm uyarılara, önlemlere rağmen, yine ilk günden itibaren trafik kazaları haberleri ile üzüldük. Aman geri dönerken dikkatli olalım. Trafik kurallarına uyalım.
3 Eylül 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
.
Hep birlikte, sevgi, huzur, barış dolu daha nice bayramlar geçirmek dileğiyle…
…
Bayram tatili başlamadan önce, her bayram öncesi görmeye alıştığımız sahnelere tanık olduk yine televizyon kanallarında.
Tatlı imalathaneleri ve fırınları denetleyen zabıtalarla birlikte dolaşan belediye başkanlarını gördük.
Gittikleri gıda imalathanelerinde; fareler, böcekler cirit atıyor, pislik kol geziyordu.
İmalathanenin neden bu kadar pis olduğunu soran yetkiliye bir işyeri sahibi “ Ne yani burası eczane mi ki, temiz olmalı? Zaten o kadar para nerde, bizde?” derken hijyen konusunda ki düşüncesini, bilgisini anlatıyordu kısaca!
Başka bir işyerinde, bir fare bulunuyor. İşyeri sahibi “Mümkün değil, burada bu kadar küçük fare bulunmaz” diyerek fareyi habercilerin getirdiğini ima ederken, ne kadar büyük farelerin olduğunu da itiraf ediyordu.
Peki, bu sağlıksız imalathaneleri açmak için başvurduklarında, imalathanenin açma ve çalışma ruhsatını kim vermişti, ne kadar süre de bir denetleniyordu?
“Bayramdan bayrama mı?” diye geçiyor insanın aklından, o kadar kiri, pası görünce…
…
Bakanlar kurulunun arife gününü ve bayram sonrası Cuma gününü idari tatil ilan etmesi ile, her bayram tatili öncesi görmeye alıştığımız araç kuyrukları oluşmuştu; köprülerde, feribotlarda, otoyollarda. Yarın ise geri dönüş kuyrukları oluşacak.
9 günlük uzun tatili fırsat bilenler; varsa arabalarına, yoksa keselerine göre uçak, tren, otobüslere atladılar. Ya memleketlerine, uzun zamandır görmedikleri sevdiklerini ziyarete ya da Ege’ye, Akdeniz’e, belki de yurtdışına tatile gittiler. Kimileri özlem giderdi sevdikleriyle; kimileri kafalarını dinlediler, yazın son demlerinde…
Tüm uyarılara, önlemlere rağmen, yine ilk günden itibaren trafik kazaları haberleri ile üzüldük. Aman geri dönerken dikkatli olalım. Trafik kurallarına uyalım.
3 Eylül 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
.
Adım adım engelleri aşalım...
Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’nin hazırladığı bir kampanya dikkatimi çekiyor uzun zamandır. Kaç haftadır “bu hafta bu konuyu yazayım” dedim, başka konular gündeme geldi yazamadım ancak bu hafta kesin kararlıyım ve “kapak toplama kampanyası”nı sizlerle paylaşacağım.
***
Kapak toplama kampanyasını, E.Ü Dişhekimliği Fakültesi sosyal sorumluluk projesi olarak başlatmış ve ülkemizin her kentinde, her türlü plastik kapaklar toplanıyor. Yani “her türlü kapak” derken, kapakların rengi, şekli, boyutu önemli değil; ezik-kırık, büyük-küçük, mavi-kırmızı ya da siyah da olabilir…
Ben önce bu kampanyanın amacını, plastiğin doğa da geri dönüşümünün çok uzun süre aldığı için olduğunu düşündüm. Bildiğim kadarıyla plastiklerin doğada yok olması 450 yıl kadar sürüyor. Bu nedenle plastik ya da nam-ı diğer pet şişe de su, sıvı yağ, meşrubat vs. almamaya özen gösteririm. Plastiğin doğaya verdiği zararın yanı sıra, normal koşullarda saklanmadığında (sıcak veya soğuğa maruz kaldığında) kanserojen olduğunu da biliyorum. Dolayısı ile meslektaşlarımın çevre ve insan sağlığı için bir proje gerçekleştirdiklerini düşünüp, sevindim ve takdir ettim.
İşin detayına inince, bu kampanyanın aynı zamanda engelli vatandaşlarımıza tekerlekli sandalye alabilmek için düzenlendiğini fark ettim. Bu beni daha da mutlu etti, gurur duydum…
250 kg. ağırlığında yani yaklaşık 160.000 civarında plastik kapakla bir tekerlekli sandalye alınıyormuş. Aslına bakarsanız, deliye pösteki saydırmak gibi bir şey ama şu ana kadar 120 ton kapak toplanmış. Bir atasözümüzün dediği gibi “damlaya damlaya göl olmuş”
***
Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi tarafından düzenlenen “Tane tane kapakları toplayalım, adım adım engelleri aşalım” kampanyası 31 Aralık 2011 tarihine kadar sürecek ve devamlılığı bizim desteklerimize bağlı...
Ben yine pet şişe almıyorum ama dışarıda bir yerde yemek yediğimde masadaki şişelerin kapaklarını alıyorum ya da pet şişeden su içen birini görünce kapağını istiyorum ve biriktiriyorum.
Sizde bu projeye destek vermek isterseniz eğer, Facebook sayfanız varsa, www.facebook.com/kapaktoplama sayfasını profilinizde paylaşarak, kampanyadan daha çok kişiyi haberdar edebilirsiniz. Bu da daha çok tekerlekli sandalye ve doğaya atılmayan plastik demektir.
Eğer topladığınız kapakları kendiniz ulaştırmak isterseniz, PTT ile anlaşma yapılmış olup 301017592 PTT müşteri numarasına 5 TL. karşılığında 30 kg’a kadar kapak gönderebilirsiniz.
Ayrıca çevrenizde tekerlekli sandalyeye ihtiyacı olan tanıdıklarınız varsa, sağlık raporlarını 0232 388 03 25’e faks çekmeniz gerekiyor.
Projeye emeği geçen herkesi tekrar kutluyorum.
***
Kapak toplama kampanyasını, E.Ü Dişhekimliği Fakültesi sosyal sorumluluk projesi olarak başlatmış ve ülkemizin her kentinde, her türlü plastik kapaklar toplanıyor. Yani “her türlü kapak” derken, kapakların rengi, şekli, boyutu önemli değil; ezik-kırık, büyük-küçük, mavi-kırmızı ya da siyah da olabilir…
Ben önce bu kampanyanın amacını, plastiğin doğa da geri dönüşümünün çok uzun süre aldığı için olduğunu düşündüm. Bildiğim kadarıyla plastiklerin doğada yok olması 450 yıl kadar sürüyor. Bu nedenle plastik ya da nam-ı diğer pet şişe de su, sıvı yağ, meşrubat vs. almamaya özen gösteririm. Plastiğin doğaya verdiği zararın yanı sıra, normal koşullarda saklanmadığında (sıcak veya soğuğa maruz kaldığında) kanserojen olduğunu da biliyorum. Dolayısı ile meslektaşlarımın çevre ve insan sağlığı için bir proje gerçekleştirdiklerini düşünüp, sevindim ve takdir ettim.
İşin detayına inince, bu kampanyanın aynı zamanda engelli vatandaşlarımıza tekerlekli sandalye alabilmek için düzenlendiğini fark ettim. Bu beni daha da mutlu etti, gurur duydum…
250 kg. ağırlığında yani yaklaşık 160.000 civarında plastik kapakla bir tekerlekli sandalye alınıyormuş. Aslına bakarsanız, deliye pösteki saydırmak gibi bir şey ama şu ana kadar 120 ton kapak toplanmış. Bir atasözümüzün dediği gibi “damlaya damlaya göl olmuş”
***
Ege Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi tarafından düzenlenen “Tane tane kapakları toplayalım, adım adım engelleri aşalım” kampanyası 31 Aralık 2011 tarihine kadar sürecek ve devamlılığı bizim desteklerimize bağlı...
Ben yine pet şişe almıyorum ama dışarıda bir yerde yemek yediğimde masadaki şişelerin kapaklarını alıyorum ya da pet şişeden su içen birini görünce kapağını istiyorum ve biriktiriyorum.
Sizde bu projeye destek vermek isterseniz eğer, Facebook sayfanız varsa, www.facebook.com/kapaktoplama sayfasını profilinizde paylaşarak, kampanyadan daha çok kişiyi haberdar edebilirsiniz. Bu da daha çok tekerlekli sandalye ve doğaya atılmayan plastik demektir.
Eğer topladığınız kapakları kendiniz ulaştırmak isterseniz, PTT ile anlaşma yapılmış olup 301017592 PTT müşteri numarasına 5 TL. karşılığında 30 kg’a kadar kapak gönderebilirsiniz.
Ayrıca çevrenizde tekerlekli sandalyeye ihtiyacı olan tanıdıklarınız varsa, sağlık raporlarını 0232 388 03 25’e faks çekmeniz gerekiyor.
Projeye emeği geçen herkesi tekrar kutluyorum.
17 Ağustos
Tam 12 yıl geçti, o kara günün üzerinden...
16 Ağustos’u 17’ye bağlayan gece, 45 saniye de birçok insanın geleceği değişti.
Binlerce insanımız hayatını kaybetti; binlercesi yaralandı, sakat kaldı.
Ne ocaklar, ne umutlar söndü…
O gece; rant uğruna doldurulan sahili geri aldı deniz.
O gece; rant uğruna yapılan kaçak katlı binalar yıkıldı.
Ucuza mal etmek için deniz kumuyla karılan harçlarla yapılan binalar, kartondanmışçasına yıkıldı.
Dükkan yapmak için kesilen kolon ve kirişler yüzünden, moloz yığını gibi kaldı upuzun apartmanlar…
Evlerimize, iş yerlerimize giremedik artçı depremler yüzünden günlerce, haftalarca.
Parklar da hiç tanımadığımız insanlarla sabahladık ya da uyuduk; kediden, köpekten, hırsızdan, arsızdan korkmadan.
Sevdiklerimizi yolcu ettik, genç, bebe, yaşlı, kadın, erkek demeden.
Sonra ne oldu?
Kader dendi geçildi…
Acılar da, korkularda her geçen gün azaldı…
Tekrar başladı o rant hırsı.
Denizi doldurmaya başladık yine.
Deniz dolgusuna karşı çıkanlara Büyükşehir Belediye Başkanımız; “yerim kıyı kanunu”nu dedi; bitti!
Nutkumuz tutuldu. “Bizi yönetenler kanun yerse, gerisi ne yapmaz” dedik sesimiz cılız kaldı.
Limanlar için, iskeleler için, depolama alanları için dolduruluyor denizimiz.
Korkarım on yıl sonra, Körfez’i karşıdan karşıya yürüyerek geçeceğiz.
…
17 Ağustosta, bir kez daha andık depremde kaybettiklerimizi; onları unutmadığımızı yineledik.
Unuttuğumuz bir şey var oysa.
17 Ağustos depremi, sadece bir kişiyi öldürdü. O da fay kırığının içine düşerek öldü.
Geriye kalan binlerce insanı ise çürük binalar, daha doğrusu biz öldürdük; o binalara ruhsat veren kişileri seçerek!
Hepimizin başı sağ olsun…
Havai fişek...
Bu yıl Ramazan ayının Ağustos ayına denk gelmesi sebebiyle düğünler dernekler Temmuz sonuna kadar bitirilmeye çalışıldı. Bu nedenle bütün salonlar aylar öncesinden rezerve edildi. Hatta bir salonda iki düğün aynı anda bile yapıldı.
Aynı salonda iki ayrı düğün olunca, yanlış düğüne gidip, takı takanlar; aynı gün içerisinde 2-3 ayrı düğüne gitmekten başı dönenler, ayaklarına kara sular inenler oldu.
Her yıl özellikle bahar ve yaz aylarında yaşanan tatlı ama bir o kadar meşakkatli uğraşlardır;
nişanlar, kına geceleri, düğün ve sünnet düğünleri…
Aylar öncesinden salonlar kiralanır.
Ne giyileceğine, hangi kuaföre gidilip, hangi saç modelinin yaptırılacağına karar vermek için günlerce dolaşılır.
Kilo vermek için, ölümüne diyet yapılır; sırf düğünde şık ve güzel görünmek için...
***
Düğünlerin ve sünnet düğünlerinin konsepti de değişti, son yıllarda.
Eskiden ulaşılması zor ve pahalı olmasına rağmen, şimdi neredeyse tüm düğün-dernek toplantılarında havai fişek gösterisi yapmak ritüel olmaya başladı.
Hatta abartıp evlerinin bahçeleri ya da balkonlarında havai fişek patlatanlar da türedi…
Ne yalan söyleyeyim, yıldızları kıskandıracak parlaklıktaki ışıkları ile gökyüzünü süsleyen havai fişek gösterileri, herkes gibi benimde hoşuma gidiyor ama olmazsa olmazım değil.
Hatta havai fişeklere verilen paralara her zaman acımışımdır. O paralarla çok daha anlamlı etkinlikler yapılabilir diye düşünüyorum.
***
Geçenlerde şehir içinde oturan bir arkadaşım; fuarda havai fişek atıldığında arabaların alarmlarının çalmaya başladığını, pencerelerin zangırdadığından bahsetti.
Şehir içinde havai fişeğin patlatıldığı düğünde sevinç, mutluluk heyecan varken;
Gürültüden rahatsız olan bir hasta, korkan bebek ya da hayvan olduğunu da unutmamak lazım.
Uzmanlar ve bilim adamları ise gürültünün dışında havai fişeklerin doğaya ve çevreye verdiği zararlardan bahsediyor; havai fişeğin patlatılması ile ortaya çıkan gaz ve metallerin, insan sağlığını da ciddi biçimde etkilediğini söylüyorlar.
Evet, özel günlerde havai fişek gösterisi yapılması görkemli bir ortam yaratıyor; kabul ediyorum ancak çevreyi kirleten birçok etken varken, sırf eğlence ve görsel güzellik için havai fişek gösterisi yapılması ille de şart değil diye düşünüyorum.
Siz ne dersiniz?
Aynı salonda iki ayrı düğün olunca, yanlış düğüne gidip, takı takanlar; aynı gün içerisinde 2-3 ayrı düğüne gitmekten başı dönenler, ayaklarına kara sular inenler oldu.
Her yıl özellikle bahar ve yaz aylarında yaşanan tatlı ama bir o kadar meşakkatli uğraşlardır;
nişanlar, kına geceleri, düğün ve sünnet düğünleri…
Aylar öncesinden salonlar kiralanır.
Ne giyileceğine, hangi kuaföre gidilip, hangi saç modelinin yaptırılacağına karar vermek için günlerce dolaşılır.
Kilo vermek için, ölümüne diyet yapılır; sırf düğünde şık ve güzel görünmek için...
***
Düğünlerin ve sünnet düğünlerinin konsepti de değişti, son yıllarda.
Eskiden ulaşılması zor ve pahalı olmasına rağmen, şimdi neredeyse tüm düğün-dernek toplantılarında havai fişek gösterisi yapmak ritüel olmaya başladı.
Hatta abartıp evlerinin bahçeleri ya da balkonlarında havai fişek patlatanlar da türedi…
Ne yalan söyleyeyim, yıldızları kıskandıracak parlaklıktaki ışıkları ile gökyüzünü süsleyen havai fişek gösterileri, herkes gibi benimde hoşuma gidiyor ama olmazsa olmazım değil.
Hatta havai fişeklere verilen paralara her zaman acımışımdır. O paralarla çok daha anlamlı etkinlikler yapılabilir diye düşünüyorum.
***
Geçenlerde şehir içinde oturan bir arkadaşım; fuarda havai fişek atıldığında arabaların alarmlarının çalmaya başladığını, pencerelerin zangırdadığından bahsetti.
Şehir içinde havai fişeğin patlatıldığı düğünde sevinç, mutluluk heyecan varken;
Gürültüden rahatsız olan bir hasta, korkan bebek ya da hayvan olduğunu da unutmamak lazım.
Uzmanlar ve bilim adamları ise gürültünün dışında havai fişeklerin doğaya ve çevreye verdiği zararlardan bahsediyor; havai fişeğin patlatılması ile ortaya çıkan gaz ve metallerin, insan sağlığını da ciddi biçimde etkilediğini söylüyorlar.
Evet, özel günlerde havai fişek gösterisi yapılması görkemli bir ortam yaratıyor; kabul ediyorum ancak çevreyi kirleten birçok etken varken, sırf eğlence ve görsel güzellik için havai fişek gösterisi yapılması ille de şart değil diye düşünüyorum.
Siz ne dersiniz?
Nükleer Çingeneler veya likidatörler...
Mart ayında Japonya’da deprem olmuştu; anımsıyor musunuz?
Belki ara sıra aklımıza geliyor, o dev dalgaların gemileri, köprüleri, binaları nasıl yuttuğu gözümüzde canlanıyor. Belki bir-iki habere rastlıyoruz, sonra günlük meşgalelerin içinde unutup gidiyoruz. Tıpkı 17 Ağustos depremini unuttuğumuz gibi…
***
Japonya’da deprem ve tsunamiden hasar gören Fukuşima Nükleer Santrali’nden sızan radyasyonu durdurabilmek için, çalışmalar hummalı bir şekilde devam ediyor.
Binlerce insan yaşamları pahasına günlük 150 dolar civarında bir paraya çalışıyor.
Bu santralde 1970’ li yıllarda çalışan daha sonra anılarını “Nükleer Çingene” adlı kitapta toplayan Japon yazar Kunio Horite, en pis en tehlikeli işi yapan işçiler için kullandığı “Nükleer Çingeneler” terimi şimdi yine gündemde. Bu insanlar belki para cazip geldiği için çalışıyor ama beni etkileyen 430 emekli mühendisin gönüllü olarak katkıda bulunmak için başvurması.
Yaş ortalaması 60 olan bu mühendisler, gençlerin yerine kendilerinin çalışmaları gerektiğini düşünüyorlar. “Radyasyona maruz kalsalar bile, kanserin ortaya çıkma süresinin 20-30 yıl olduğunu, zaten yaşamlarının yaklaşık bu kadar olduğunu” söylüyorlar. Ne kadar büyük bir fedakârlık değil mi?
***
Fukuşima’daki radyasyon sızıntısı bana 1986 yılında Çernobil Nükleer Santrali’ndeki sızıntıyı hatırlattı.
Faciadan sonra radyasyon Karadeniz kıyılarına kadar ulaşmış, fındık, çay gibi ürünler radyasyona maruz kalmıştı. O zamanın Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral kameraların önünde çayını yudumlarken ”Bakın içiyorum, bana bir şey olmuyor. Biraz Radyasyon iyidir” gibi bir şeyler söylemişti. (Sanırım geçtiğimiz yıllarda kanserden vefat etti.)
Yanlış yazmayayım diye arşivlere baktım da. Sadece Bakan mı söylemiş?
Dönemin Başbakanı Turgut Özal “Radyoaktifli çay daha lezzetli” derken cumhurbaşkanı Kenan Evren “Radyasyon kemiklere yararlıdır” demiş.
Şaka gibi ama gerçek…
Ülkemin bilim insanlarının tüm raporları örtbas edilmiş; yönetenler bunları söylemiş!
***
Yine arşivleri karıştırırken DHA Kocaeli Bölge Müdürü Mustafa Bağdiken’in 2001 yılında yani faciadan 15 yıl sonra Çernobil’e gittiğin de, yazdığı habere ulaştım. Bağdiken haberde;
Çernobil kazasından sonra radyoaktif bulutların dünyaya nasıl dağıldığını,
Kazadan en çok etkilenen Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya'daki 400 bin insanın, evlerinden çıkarılıp başka bölgelere taşındığını;
9 milyon insanın, direkt veya dolaylı yoldan radyasyondan etkilendiğini;
Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya sağlık bakanlıkları verilerine göre, tiroit kanseri ve lösemi olaylarında büyük artış olduğunu;
Kazanın yol açtığı kanser vakalarının, 2005-2010 yıllarında doruğa ulaşacağını;
En çok risk altında olan grubun ise, santraldeki yangını söndürmek için çalışan 'likidatör' adı verilen ve hiçbir ciddi önlem almadan, göğüslerini siper edercesine çalışan 800 bin kişinin, kazadan sonra eski Sovyetler Birliği ülkelerine dağıldığı, bugün yerlerinin ve akıbetlerinin bilinmediğinden bahsetmiş. Tam tamına on yıl önce…
***
Rusya -Çernobil’de “likidatör”, Japonya-Fukishima’da “Nükleer Çingeneler”...
Her ülkede fedakar insanlar vardır. Hiç düşünmeden canını tehlikeye atacak insanlar. Hele ki bizim ülkemizde ama sonunu bile bile gerçekten nükleer santral kurmaya değer mi?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 30 Temmuz 2011
Hangisi bilmiyorum!
Dilovası- Yeniyıldız Mahallesi;
Dilovası Organize Sanayi Bölgesi’nin içinde kalmış, daha önce köşe yazılarımda sıkça bahsettiğim gariban bir mahalle.
Öyle ki fabrikalar ile evler, iç içe ya da sırt sırta.
Bazı evlerin sahipleri, duvarı bitişik fabrika komşusunun gürültüsünden, kokusundan, pisliğinden o kadar bıkmış ki; yok pahasına evini satmış gitmiş.
Ev alma komşu al diye boşuna söylememişler yani…
Gerçi, ev daha önce alınmış komşu sonradan gelmiş ya neyse...
Asit fabrikası ile Okul arasında ki mesafe taş çatlasa 100 metre.
Okul desen okula benzemiyor, sanki kümes. Ne çocukları ne öğretmenleri çeken hiçbir cazibesi yok. Daha sabahın köründe uyku sersemi okula giderken “Bitse de gitsek” diye ayakları geri geri gidiyordur sanırım.
Okulun bahçesinde basketbol, voleybol oynayacakları sahaları yok ki, çocuklar oynasın.
Evde oynayacakları bilgisayarları da yok. Ne yapsınlar?
Asit fabrikasının suların da ya da fabrika yakınlarında ki boş arazilerde oynuyorlar.
…
Geçtiğimiz hafta yerel gazetelerde bir haber okudum.
Sonra aklıma; geçenlerde çocukluğumun geçtiği Hendek’e gittiğimde gördüğüm, derede yüzen çocuklar geldi.
Biz de çocukken o derede yüzerdik. Derenin önüne konan taşlarla oluşturulan göletlerde…
Biz de çocukken o derede yüzerdik. Derenin önüne konan taşlarla oluşturulan göletlerde…
O dönemde başka seçeneğimiz yoktu. Temiz, kirli, berrak, bulanık, çamur demeden bir de dibe dalardık. Burnumuza ağzımıza su kaçırmayalım diye sıkı sıkıya tembih ederlerdi evden.
Kurbağa larvalarını da balık zannederdik…
Bunaltıcı sıcaklar bastırınca, insan serinlemek için her yola başvuruyor.
Şu sıralar 45 derece sıcaktan bunalan Avrupalılar bile kendilerini süs havuzlarına attığını düşünürsek, 12 yaşında oyun çağında ki iki çocuğun yağmur suyunun oluşturduğu çamurlu bir gölete serinlemek ve oynamak amacı ile girmesi son derece normaldi. Boğulmaları hazin ancak daha hazin olanı, Dilovası deniz kenarında bir ilçe olduğu halde, halkın denize ayak parmağını bile sokamadıkları gerçeği.
30 yıl önce pırıl pırıl bir denize sahip Dilovası’nda değil denize girmek, deniz kenarında oturabilmek bile mümkün değil. “Neden?” derseniz, sanayi tesisleri, limanlar, tersaneler ile çevrilmişte ondan.
…
Dilovalı iki çocuğun ölümünden buradaki sanayi kuruluşlarının sahiplerinin haberi oldu mu? Bilmem zira zengin ve ünlü ailelerin çocukları değillerdi.
Gazeteler bir-iki gün yazdı unutuldu gitti bile…
Ama ben unutmadım ve aklıma takıldı: “Serinleyebilecekleri deniz veya havuzları, spor yapabilecekleri kompleksleri olsaydı eğer; acaba bu çocukların ölümü engellenebilir miydi?”
Ölümleri kader mi, ailelerinin ilgisizliği mi, eğitimsizlik mi ya da değerli büyüklerimizin daha çok para kazanma hırsı mı? Hangisi bilmiyorum. Vicdanınıza bir sorun!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 23 Temmuz 2011
Her şeyi başarabilirsiniz!
Golf oynamayı hiç denemedim...
Yıllar önce bir gemi seyahatinde, fotoğraf çektirmek için poz verirken oynamaya çalıştığım mini golfu saymazsak eğer; elime golf sopası aldım diyemem.
Golf sever arkadaşlarımın yurt dışında on bin dolarlık sopalarla oynadığı golf maceralarını dinlemek ve filmlerde gördüğümün dışında golf sporu ile hiç bir ilgim olamadı, ne yazık ki.
Golf tutkunları bana kızmasınlar lütfen. Golf sporu kişiye kendini tanıma, kendinle yarışma ve iç disiplin kazandırma ortamı yaratsa da; bana hitap etmedi her nedense.
Kim bilir belki de köy ortamında büyüdüğüm ya da şu anda yaşadığım kentte golf ile ilgili tesis olmadığı içindir…
Her neyse golf konusunda uzman değilim ama golf üstadı Charlie Boswell’in hikâyesini dinlediğim de, sizlerle paylaşmak istedim…
…
Charlie Boswell, II. Dünya Savaşında arkadaşını yanan bir tanktan kurtarmak isterken gözlerini kaybeden büyük bir atlettir. Savaş bittiğinde çok sevdiği halde daha önce hiç denemediği golf sporunu yapmak isteyince, etrafındakiler yadırgar. Buna rağmen kararlılık ve inanılmaz çabasıyla golf oynamaya başlar ve 13 kez Uluslararası Körler Golf Şampiyonu olma şerefine nail olur...
Onun örnek aldığı insan ünlü golfçu Ben Hogan'la golf oynamak en büyük hayalidir. Charlie, bu yüzden 1958 yılında Ben Hogan adına verilen ödülü kazanınca çok gururlanır ve Ben Hogan'la tanışınca bir tur da olsa onun la golf oynamayı çok istediğini söyler.
Charlie'nin başarılarını duyan ve becerilerini takdir eden Ben Hogan bir tur oynamanın onun içinde bir gurur olacağını söyl
er.
Charlie "Parayla mı oynamak istersiniz Bay Hogan." diye sorar ancak Hogan parasına oynamayı kabul etmez. "Sizinle parayla oynayamam. Bu haksızlık olur. İnsanlar sizden faydalandığımı düşünür" der.
Boswell: "Korkuyor musunuz Bay Hogan? Hadi, delik başına bin dolar."
“Peki” der Hogan, “ama en güzel oyunlarımdan birini oynayacağım”
Kendine çok güvenen Boswell "Bende sizden farklı bir şey beklemiyordum zaten” diye yanıtlar.
Bu sözler üzerine Hogan benden günah gitti edasıyla “o halde zamanı ve yeri siz belirleyin Bay Boswell” der.
Boswell kendinden çok emin bir şekilde ve güven içinde, 'Bu gece saat 22.00 da...” yanıtını verir.
…
Bu hikâyeden çıkartacağımız ders: Hiçbir şekilde başınıza ne geldiğinin önemi yok. Kararlıysanız, yeterince disiplinli çalışırsanız ve akıllı davranıp şartları lehinize çevirirseniz her şeyi başarabilirsiniz.
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 16 Temmuz 2011
Hayatın provası yok!
İnsanız...
İnsanlık ortak paydasında; hiç birimiz dörtdörtlük, hiç
birimiz mükemmel değiliz.
Bilerek ya da bilmeyerek hepimiz hata yapıyoruz.
Hata yaptığımız da ise; kişilik yapısına göre ya “hata
insanlara mahsustur” sözünün ardına sığınıyor, ya yerin dibine giriyor ya da
yapılan hatanın farkına bile varmıyoruz…
Yaşadığımız toplumda, hata yapmak son derece normal karşılansa
da, ayıplansa da “tecrübe” olarak kabul edilir.
Ancak aynı hatayı üst üste yapmanın “aptallık” olduğunu söyleyen Aristo’ya
katılmamak da mümkün değil…
…
Evet, hata yapmak olağandır; insanlar hayatta hata yaparak
öğrenir. Yaptıkları hatalardan ders çıkararak olgunlaşır ve büyürler. Sonra da
aynı hatayı yapmaması için çocuklarına ya da arkadaşlarına sayfalar dolusu ders
verirler...
70-80 yaşındaki tanıdıklarımızdan genellikle duyarız:
“Ahh ahh, şu anda ki aklımla senin yaşında olsaydım; şöyle
yapardım, böyle yapardım” gibi pişmanlıkla yoğrulmuş sözleri, keşkelerle dolu
cümleleri…
Genellikle dinlemek istemeyiz; sıkıcı gelir.
Mutsuzluk, olumsuzluk vardır çünkü ve hiçbirimiz olumsuz
cümlelerden hoşlanmayız…
…
Hata sözcüğü kişiye göre değişebilir. Birine göre hata olan bir
şey, başka birinin hayali olabilir. Örneğin ressam olmayı düşünen birinin aile
baskısı ile doktor ya da avukat olması ya da tam tersi gibi…
Ailesinin istediği
mesleği ya da eşi seçtiği için pişman ve mutsuz olan; bu nedenle depresyona giren, isyan eden,
hayatı kendine ve çevresindekilere zindan eden birçok kişi tanıyorum. Mutlaka
siz de tanıyorsunuzdur…
…
Bazı kişiler hata yaparak öğrenir. Yanlış yaptığını gören ve
onu uyaran arkadaşlarını ya da ebeveynlerini dinlemez.
Verilen akılları duymaz, kendi kafalarının dikine gider.
İlle kafasını duvara vurup, canı yanınca öğrenir ve buna “tecrübe” derler.
Bazıları ise başkalarının hatalarından ders alırlar; gözlemcidirler.
Yaşça kendinden büyük ya da deneyimli insanları izlerler, dinlerler. Bunlara literatürde
“akıllı insanlar” diyorlar…
Hem akıllı hem başarılı insanlar ise yaşamı “başarılı
insanların başarılarından öğrenirler”
Kısaca söylemek gerekirse; “Kendi hatalarımızdan değil de
başkalarının hatalarından öğrenmek, daha az can yakıcıdır. Başkalarının
başarılarından öğrenmek ise bayağı bir zaman kazandırır.”
Hayatın provası yok. Üstelik çok kısıtlı bir zaman diliminde
ve sadece bir kere yaşıyoruz.
O halde kafamızı duvara çarparak öğrenmek yerine,
başkalarının başarılarından öğrenmeye ne dersiniz?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 9 Temmuz 2011
Her şeyi ben bilirim!
Etrafınız da mutlaka vardır!
Her şeyi bildiğini sanan, her konuda fikir sahibi olan, size akıl veren, bütün işlerde deneyimli olduğunu düşünen insanlar...
Bu insanlar en yakın arkadaşınız, akrabanız, komşunuz, çevrenizdeki herhangi biri ya da hiç tanımadığınız biri bile olabilir.
Bu insanlar en yakın arkadaşınız, akrabanız, komşunuz, çevrenizdeki herhangi biri ya da hiç tanımadığınız biri bile olabilir.
Yeri geldiğin de doktor, mimar, mühendis, avukat, modelist, marangoz, siyasetçi kısaca aklınıza gelen ya da gelmeyen herhangi bir meslek konusunda ahkâm keserler…
Mesela futbolda 90 dakikalık maçta dakika dakika futbolcuların yaptığı hataları ve pozisyonları anlatırlar. Hâlbuki ayağına topu verseniz, kendisi 10 dakika bile koşamayacaktır.
Siyaset konusuna gelince, imkân verseniz kenti, ülkeyi hatta dünyayı yönetebilecek kapasitededirler.
Siyasi liderler hangi hataları yaptılar, o hataları yapmasalar şimdi nerde olurlardı? Hepsini onlar bilir.
Siyasi liderler hangi hataları yaptılar, o hataları yapmasalar şimdi nerde olurlardı? Hepsini onlar bilir.
Doktorunuzun koyduğu teşhisin, verdiği ilaçların yanlış olduğunu; hangi ilaçları kullanırsanız iyileşeceğinizi anlatırlar. Günlerce sizinle tartışabilir hatta mesleğiniz ya da ihtisas konunuz da bile sizden çok daha fazla bilgili oldukları noktasında, sizi ikna edebilirler.
Eğer yakın tanıdığınızsa, bazen isyan eder, “Ya bu kadar da olmaz. Bir daha arayıp sormayacağım” “Çok oldu ama artık yeter; saçmalıyor” Deseniz de belki alışkanlıktan, belki ayıp olmasın diye, belki de saygınızdan ötürü katlanırsınız.
Bazen incir çekirdeğini doldurmayacak konularda sizinle ilgili dedikodular ürettiğini bile duyabilirsiniz “Yok canım daha neler, benim tanıdığım arkadaşım bunu kesinlikle yapmaz” Deseniz de; “Her şeyi ben bilirim” ciler var etrafımızda...
Bu insanların profiline şöyle bir baktığınızda, hayatta çokta başarılı olmadığını görürsünüz.
Başarı derken kastettiğim para kazanmak değil. Gerçi toplumumuzda para çok önemli bir kıstas ama benim bakışıma göre tek başına yeterli değildir. Başarılı sayılmak için; aile ilişkilerinde, iş hayatında, sosyal hayatta kısaca insan ilişkilerinde de başarılı olmak lazım.
***
“Her şeyi ben bilirim”ciler konuşmayı da çok sever. Aldı mı eline sazı, susturamazsınız.
Düğmeleri de yoktur ki basıpta susturabilesiniz!
Düğmeleri de yoktur ki basıpta susturabilesiniz!
Soluklanmak için dursa da, bende fikrimi söyleyeyim diye düşünürsünüz ama nafile...
Soluk bile almadan konuşurlar ve bilmezler;
“Her insanın alnında görülmez harflerle “Beni önemli hissettir” yazdığını, "tek önemli kişinin kendileri olmadığını"
İlk başlarda birlikte zaman geçirmekten hoşlansanız bile, sonra yavaş yavaş uzaklaşırsınız. Gün gelir yüzünü bile görmek istemezsiniz ve Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” sözünü algılamasını beklersiniz...
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 2 Temmuz 2011
Tanker düşebülü…
Günler hızla geçiyor…
Baksanıza, aylardır
sabırsızlıkla beklediğimiz 12 Haziran seçimlerinin üzerinden bile, iki hafta
geçti.
…
Geçen haftaya şöyle bir
bakarsak eğer,
Yaz yağmurunun, beş dakikada
Ankara’yı teslim alması;
Karne alan öğrencilerin,
sevinci/üzüntüsü;
LYS sınavına giren
öğrencilerin ve ailelerinin heyecanı;
Suriye’den kaçarak ülkemize
sığınan mültecileri, Angelina Jolie’nin ziyareti;
Deprem sonrası vatandaşların
hatta kaymakamın bile çadırda yaşadığı Simav’da
evlerin kiralarının üç
katına çıkması;
Seçilen yeni vekillerin
kiralık ev arayışları;
Babalar günü, doğum günleri,
sünnet, nişan, kına gecesi, düğün törenleri;
Açılışlar ve daha
sayamayacağımız bir sürü acı tatlı olay ve etkinler;
Hafızamızın bir kenarına
atıldı.
Belki ileride anımsayıp
tebessüm edeceğimiz, belki de anımsamak bile istemeyeceğimiz türden…
…
Geçen hafta benim hafızama kazınan
birçok anekdot var ancak sizinle iki tanesini paylaşmak istiyorum.
Birincisi;
Nuh Çimento’nun “yeni döner fırın modernizasyonu ve kapasite artırımı” için
yaptığı ÇED (Çevresel etki değerlendirmesi ) toplantısında yaşadıklarım…
Nuh çimento yetkilileri, kapasite
artıracaklarmış ve kapasite artışının çevreye nasıl zarar vermeyeceğini de
halka anlatacaklarmış…
ÇED toplantısı, çevreye duyarlı
vatandaşların; düdüklerle, ıslıklarla, alkışlarla protesto etmesiyle engellendi.
Yani bu toplantının yapılamaması, fabrikanın kapasite artırımını, bir
süreliğine engellenmiş oldu.
Fabrika çalışanlarından
birkaç kişi bu engellemeyi içlerine sindiremedi. Sanki biz oraya Avrupa’dan
gitmişiz gibi “Siz Hereke’de yaşamıyorsunuz bile, neden karşı çıkıyorsunuz”
gibi absürt cümleler kurdular. Sanki Hereke’de oturmayınca, Hereke’nin çevre
sorunu bizi ilgilendirmiyor; Hereke’nin havası ve denizi görünmez duvarlarla
örülmüş, sadece Hereke’de kalıyor, İzmit’e Gebze’ye gitmiyor…
Öyle olsa bile, Hereke’de kirlilikten nasibini
alanlar, insan değil mi?
Biri ise “Ben hasta değilim,
kirlilik falan yok, uydurmayın” dedi. Bu söz bana çok dokundu. Ne kadar
bencilce bir söz bu! Sadece kendinin hasta olmaması önemli, başkaları önemli
değil demek ki. Ne zaman bu kadar benmerkezci olduk biz?
Hasta olmayan bu arkadaşa
hatırlatırım. Kocaeli Valiliğinin, “2011 yılı yüzme alanları değerlendirme
çalışmaları kapsamında hazırlanan deniz suyu raporu”na göre; İzmit Körfezi’nde denize
girilmesi yasak olan ilçelerden biri de Körfez ilçesi…
Gerçi bu arkadaş yüzmeyi
sevmiyor, ya da bilmiyordur o nedenle raporun da bir önemi yoktur…
…
İkincisi ise;
Kastamonu’ nun “Dikkat daş düşebülü, ayı çıkabülü” tabelasına ekleyebileceğimiz
“tanker düşebülü” sözünün son günlerde çevre kirliliği ile gündemden düşmeyen
Dilovası’nda yaşanması…
Şaka gibi ama viyadükten öğrenci
servisinin üzerine, tanker de düştü!
Neyse ki kazada ölen olmadı,
sadece yaralılar var.
Aman dikkat!
Hava, deniz, toprak, su
kirliği; her an patlamaya hazır bomba gibi tesisler bir yana, tepenize bir de
tanker düşebülü...
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 25 Haziran 2011
Sınavlar...
Bugün ve yarın LYS sınavları yapılıyor. Umarım ismini doğru yazmışımdır.
Çünkü her yıl yapboz tahtası gibi değişen ne sınav sistemine, ne ismine ne de içeriğine; öğrenciler, dershane yöneticileri veliler olarak yetişemiyoruz…
...
Liseyi,1980-83 yıllarında; yatılı okudum.
Yatılı okumamın birinci sebebi; yaşadığım ilçedeki lisede okursam, istediğim bölümü kazanamam korkusu idi. Çünkü ortaokulun her üç yılında da, neredeyse yılın yarısı boş geçen derslerimiz, branşı olmayan öğretmenlerin derslerimize girmesi, üniversitede istediğim bölüme girmemi engeller diye düşünmüştüm. Üç yıl boyunca çok aşırı olmasa da çalıştım ve istediğim bölüme girebildim.
40 yaş üstü olanlar anımsarlar; o dönemlerde dershaneye sadece lise son sınıfta gidilirdi.
Özel ders alanlar da vardı ama parmakla gösterilecek kadar azdı. Lise eğitimi üç yıldı.
Sınav ise şu andaki gibi; iki aşamalıydı...
Dershaneye gittiğimiz 1983 yılında, dershanelerin son yılı olduğu, artık kapatılacağı söyleniyordu. Neredeyse üzerinden 30 yıl geçmiş, hala dershaneler var. Hatta lise sonda gitmek yetmiyor. Liseye başladın mı, dershaneye de başlıyorsun. Tabii iyi bir liseyi kazanabilmek için ortaokulda gidilen dershaneleri, alınan özel dersleri de unutmayalım!
Peki dershaneye gitmekle bitiyor mu? Elbette hayır...
Şu anda dershane dışında, 3 ayrı öğretmenden özel ders alan öğrencileri biliyorum.
Hem maddi, hem manevi bir yük... Üstelik istedikleri üniversiteye girebilmek, hayallerindeki mesleğe ulaşabilmek için anaokulundan itibaren yarışa başlayan ve ne çocukluklarını, ne de gençliklerini yaşayamayan çocuklarımızı, sonra da “asosyal” olmakla suçluyoruz.
Doğduğu anda hangi okula gideceğinin planları yapılan ve yarış atı gibi hazırlanan çocuklarımıza üzülüyorum ancak bu döngünün içine ister istemez giriyorsunuz.
Halbuki anayasamıza göre her yurttaş eşit eğitim hakkına sahip...
Peki, üniversiteye girmek için yarışan 1 milyon 700 bin öğrenci, en doğal hakları olan “eşit eğitimi” alabildiler mi? Ne yazık ki hayır! Eşit eğitim almadıkları gibi, üstelikte YGS sınavındaki “mod-medyan ve şifre skandalları” ile kafaları karıştı, moralleri bozuldu.
Bunca yıl harcadıkları emeklerin boşa gittiğini düşünüyorlar...
“ Bu dershane öyle bir dershane ki, öğrenci geri zekalı olsa bile üniversiteyi kazanıyor”Sözleri doğru muymuş?
“Zeki olmayan çocuklar, o dershanelere giderek, zekâlarını nasıl açıyorlarmış?” “Biz bunca yıl boşuna mı çalışmışız?” Yorumları ile geçirdiler, son birkaç ayı...
Daha şimdiden, eğitim alacakları kuruma olan güvenleri sarsıldı.
Güven bir kere sarsıldı mı, yerine konması çok zordur.
Güvenmediğiniz bir eğitim kurumunda alınan eğitim nasıl olur?
Dürüst bir toplum, için dürüst ve güvenilir bir yönetim olması şart değil midir?
...
Her şeye rağmen; LYS sınavına girecek olan, tüm öğrencilere başarılar diliyorum...
*18 Haziran 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
Çünkü her yıl yapboz tahtası gibi değişen ne sınav sistemine, ne ismine ne de içeriğine; öğrenciler, dershane yöneticileri veliler olarak yetişemiyoruz…
...
Liseyi,1980-83 yıllarında; yatılı okudum.
Yatılı okumamın birinci sebebi; yaşadığım ilçedeki lisede okursam, istediğim bölümü kazanamam korkusu idi. Çünkü ortaokulun her üç yılında da, neredeyse yılın yarısı boş geçen derslerimiz, branşı olmayan öğretmenlerin derslerimize girmesi, üniversitede istediğim bölüme girmemi engeller diye düşünmüştüm. Üç yıl boyunca çok aşırı olmasa da çalıştım ve istediğim bölüme girebildim.
40 yaş üstü olanlar anımsarlar; o dönemlerde dershaneye sadece lise son sınıfta gidilirdi.
Özel ders alanlar da vardı ama parmakla gösterilecek kadar azdı. Lise eğitimi üç yıldı.
Sınav ise şu andaki gibi; iki aşamalıydı...
Dershaneye gittiğimiz 1983 yılında, dershanelerin son yılı olduğu, artık kapatılacağı söyleniyordu. Neredeyse üzerinden 30 yıl geçmiş, hala dershaneler var. Hatta lise sonda gitmek yetmiyor. Liseye başladın mı, dershaneye de başlıyorsun. Tabii iyi bir liseyi kazanabilmek için ortaokulda gidilen dershaneleri, alınan özel dersleri de unutmayalım!
Peki dershaneye gitmekle bitiyor mu? Elbette hayır...
Şu anda dershane dışında, 3 ayrı öğretmenden özel ders alan öğrencileri biliyorum.
Hem maddi, hem manevi bir yük... Üstelik istedikleri üniversiteye girebilmek, hayallerindeki mesleğe ulaşabilmek için anaokulundan itibaren yarışa başlayan ve ne çocukluklarını, ne de gençliklerini yaşayamayan çocuklarımızı, sonra da “asosyal” olmakla suçluyoruz.
Doğduğu anda hangi okula gideceğinin planları yapılan ve yarış atı gibi hazırlanan çocuklarımıza üzülüyorum ancak bu döngünün içine ister istemez giriyorsunuz.
Halbuki anayasamıza göre her yurttaş eşit eğitim hakkına sahip...
Peki, üniversiteye girmek için yarışan 1 milyon 700 bin öğrenci, en doğal hakları olan “eşit eğitimi” alabildiler mi? Ne yazık ki hayır! Eşit eğitim almadıkları gibi, üstelikte YGS sınavındaki “mod-medyan ve şifre skandalları” ile kafaları karıştı, moralleri bozuldu.
Bunca yıl harcadıkları emeklerin boşa gittiğini düşünüyorlar...
“ Bu dershane öyle bir dershane ki, öğrenci geri zekalı olsa bile üniversiteyi kazanıyor”Sözleri doğru muymuş?
“Zeki olmayan çocuklar, o dershanelere giderek, zekâlarını nasıl açıyorlarmış?” “Biz bunca yıl boşuna mı çalışmışız?” Yorumları ile geçirdiler, son birkaç ayı...
Daha şimdiden, eğitim alacakları kuruma olan güvenleri sarsıldı.
Güven bir kere sarsıldı mı, yerine konması çok zordur.
Güvenmediğiniz bir eğitim kurumunda alınan eğitim nasıl olur?
Dürüst bir toplum, için dürüst ve güvenilir bir yönetim olması şart değil midir?
...
Her şeye rağmen; LYS sınavına girecek olan, tüm öğrencilere başarılar diliyorum...
*18 Haziran 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
Bizi biz yapan seçimlerimizdir...
Aylardır seçimle yatıp, seçimle kalkıyoruz.
Tüm Türkiye yarın ki genel seçime yani “12 Haziran” seçimine, odaklandı.
Deyim yerindeyse yarın ki seçim, bir nevi ömrümüzün bundan sonraki 4 yılını nasıl yaşayacağımıza karar vereceğimiz seçimlerden biri olacak…
…
Seçimler deyince aklıma hep yıllar önce okuduğum ve başucu kitaplarımdan biri olan Shad Helmstetter’ın “Bizi biz yapan seçimlerimiz” adlı kitap gelir.
Birde gerek köşe yazılarımda gerekse sohbetlerimde sık sık kullandığım “Biz doğduğumuz yeri, tarihi, aileyi, milleti seçemedik ama kim olacağımızı, nasıl biri olacağımızı ancak ve ancak biz seçeriz.” Sözleri…
Düşüncelerime katılırsınız ya da katılmazsınız bilmiyorum; şu anda bulunduğumuz noktaya geçmişte yaptığımız, seçimler ya da tercihler ile geldik.
“Düşüncelerime belki katılmazsınız” sözünü, yaşamdaki olumluluk ve olumsuzlukları şans ve kadere bağlayanlar için söyledim. Eğer kader bizi şu anda bulunduğumuz iyi ya da kötü konuma getirdiyse, mutlaka bizim yardımımızla olmuştur.
Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelenler için, “bazıları doğuştan şanslıdır” derler. İstisnalar kaideyi bozmaz ancak bu şanslı çocukların çoğunun şansını iyi kullanamadığına tanık olmuşuzdur.
Doğduğumuz ülkenin, ailenin kader ya da şans olduğunu; yakın çevrenin, okulun, toplumun, dünyanın bizi şekillendirmesinde büyük rolü olduğunu düşünsekte, Helmstetter’İn “Yönümüzü belirleyen yaptığımız büyük seçimler, varacağımız noktaya bizi ulaştıran ise yaptığımız küçük seçimlerdir” Sözüne katılıyorum.
…
Aylardır bütün siyasi partiler, en iyi partinin kendi partileri olduğunu anlatabilmek için çaba sarf ettiler. Milletvekili adayları kendilerini tanıtabilmek, partilerinin programlarını anlatabilmek için ter döktüler. Birçok sözler, vaatler verildi…
Yarın verilen oylarla bundan sonraki 4 yılın nasıl geçeceğini seçeceğiz…
Şapkayı önümüze koyup düşünelim. Önce şu anda ki konumumuza bir bakalım. Durumumuzdan memnun muyuz? 4 yıl sonra hangi noktada olacağız ya da olmak istiyoruz?
Sandığa gidip oy kullanarak, bunu belirlemek elimizde…
Unutmayalım “Bizi biz yapan seçimlerimizdir”
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 11 Haziran 2011
Tüm Türkiye yarın ki genel seçime yani “12 Haziran” seçimine, odaklandı.
Deyim yerindeyse yarın ki seçim, bir nevi ömrümüzün bundan sonraki 4 yılını nasıl yaşayacağımıza karar vereceğimiz seçimlerden biri olacak…
…
Seçimler deyince aklıma hep yıllar önce okuduğum ve başucu kitaplarımdan biri olan Shad Helmstetter’ın “Bizi biz yapan seçimlerimiz” adlı kitap gelir.
Birde gerek köşe yazılarımda gerekse sohbetlerimde sık sık kullandığım “Biz doğduğumuz yeri, tarihi, aileyi, milleti seçemedik ama kim olacağımızı, nasıl biri olacağımızı ancak ve ancak biz seçeriz.” Sözleri…
Düşüncelerime katılırsınız ya da katılmazsınız bilmiyorum; şu anda bulunduğumuz noktaya geçmişte yaptığımız, seçimler ya da tercihler ile geldik.
“Düşüncelerime belki katılmazsınız” sözünü, yaşamdaki olumluluk ve olumsuzlukları şans ve kadere bağlayanlar için söyledim. Eğer kader bizi şu anda bulunduğumuz iyi ya da kötü konuma getirdiyse, mutlaka bizim yardımımızla olmuştur.
Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelenler için, “bazıları doğuştan şanslıdır” derler. İstisnalar kaideyi bozmaz ancak bu şanslı çocukların çoğunun şansını iyi kullanamadığına tanık olmuşuzdur.
Doğduğumuz ülkenin, ailenin kader ya da şans olduğunu; yakın çevrenin, okulun, toplumun, dünyanın bizi şekillendirmesinde büyük rolü olduğunu düşünsekte, Helmstetter’İn “Yönümüzü belirleyen yaptığımız büyük seçimler, varacağımız noktaya bizi ulaştıran ise yaptığımız küçük seçimlerdir” Sözüne katılıyorum.
…
Aylardır bütün siyasi partiler, en iyi partinin kendi partileri olduğunu anlatabilmek için çaba sarf ettiler. Milletvekili adayları kendilerini tanıtabilmek, partilerinin programlarını anlatabilmek için ter döktüler. Birçok sözler, vaatler verildi…
Yarın verilen oylarla bundan sonraki 4 yılın nasıl geçeceğini seçeceğiz…
Şapkayı önümüze koyup düşünelim. Önce şu anda ki konumumuza bir bakalım. Durumumuzdan memnun muyuz? 4 yıl sonra hangi noktada olacağız ya da olmak istiyoruz?
Sandığa gidip oy kullanarak, bunu belirlemek elimizde…
Unutmayalım “Bizi biz yapan seçimlerimizdir”
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 11 Haziran 2011
Onur Hoca…
Geçtiğimiz haftasonu; başka kentlerden de gelen, çevreye ve insan sağlığına duyarlı, STK (Sivil Toplum Kuruluşu) üyeleri ile Dilovası’ndaydık.
Son yıllarda tüm Türkiye’nin hatta dünyanın tanıdığı, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde. Ama hangi özelliği ile tanınan?
Bir zamanlar, İstanbul’un sebze ve meyve ihtiyacının üçte birini karşılayan; pırıl pırıl denizi ve derelerinde yüzülen, balık tutulan ya da tarihi dokusu ile mi? Ne yazık ki “Hayır”
Şaka gibi ama 30 sene önce, sopayı diksen yeşeren topraklarda artık çalı-çırpı bile yetişmiyor. Denizinde, derelerinde balık nesli tükendi. Tarihi dokusunun ise, içinde yaşayanlar bile farkında değil…
Yağmurlu bir günde, farklı kentlerden gelen otobüslerden inen yürekli insanlar, belki de yüzünü bile görmedikleri bir bilim adamına yapıldığını düşündükleri haksızlığı protesto etmek için oradaydı. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu için…
Kimdi Prof. Hamzaoğlu, ne yapmıştı da bunca insan işini gücünü bırakıp Dilovası’nda toplanmıştı?
***
Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Onur Hamzaoğlu, TÜBİTAK ve bazı bilim kuruluşları ile birlikte 2005 yılında; bir araştırma yapmıştı.
Araştırmaya göre; dünyada ve Türkiye’de 100 ölümden 13’ünün nedeni kanserken, Dilovasında bu oran 100 ölümden 33 idi…
Araştırma sonuçları 2006’da TBMM’ye sunulan rapor da yer almış, “Dilovası sanayiye doymuştur. Bundan sonra bir tek çivi bile çakmak sakıncalıdır.” Kararı alınmıştı.
Buna rağmen basında sık sık Dilovası ile ilgili yeni haberlere rastlıyoruz. Kah kurulması planlanan yeni bir tesisin ÇED toplantısının yapıldığı, kah çöp deponi alanları planlandığı, kah termik santral kurulacağı ile ilgili haberlere…
TBMM meclis kararına rağmen, hala fabrika, hala tesis kurmak isteyenlere karşı dava açılacağına, kime dava açıldı dersiniz? Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na.
Peki sebep ne?
Üniversitenin Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Tıbbi Genetik Anabilim Dalları’ndan katılan öğretim üyeleri ile gerçekleştirdiği bir araştırmanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmak.
“Yeni doğum yapan annelerin ilk sütünde (kolostrum) ve bebeklerin ilk kakalarında (mekonyum), bazı ağır metallere ve eser elementlere rastladık” sözünü söylemek…
Bunun üzerine, Kocaeli Büyükşehir ve Dilovası Belediye Başkanları savcılığa suç duyurusunda bulundu ve Prof. Dr. Hamzaoğlu hakkında dava açıldı.
Sebep neydi? “Halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak”
…
7 aydır Dilovası’nın Fatih ve Yeniyıldız Mahalleleri’nde yaşayan insanlarla görüşüyorum.
Hiç kimse Prof. Dr. Hamzaoğlu’nun söyleminden paniklemiş görünmüyor. Hatta “sigara da kanser, yapıyor. Türkiye’nin her yerinde kanser var, ne yapalım; kader” Diyorlar.
Birçoğunun kirlilikten anladığı şey; toz. “Artık eskisi kadar balkonlar tozlanmıyor, kirlilik yok diyorlar. Hava kirliliği çokta umurlarında değil. Onların tek istediği, kafasını sokabileceği bir ev, karnını doyurabileceği aş…
…
Bir bilim adamı araştırma sonçlarını kamuoyu ile paylaştığı için şarlatanlıkla suçlanıp, hakkında dava açılıyor. Çevreyi katledenler, ilçeyi nefes alınamayacak hale getirenler koltuklarında rahat rahat oturuyorlar. Bir de “ Burada kirlilik falan yok, yoldan geçen araçların dumanları, halkın yaktığı kötü kömür ve lastiklerin kokusu” diyerek ahkam kesiyorlar.
Bu duruma daha fazla seyirci kalamayan ve Prof. Dr. Hamzaoğluna destek için Dilovasına gelen çevreci sivil toplum kuruluşları ve akademisyenler;
"Bizler herkesi bilime ve toplumsal sorumluluğa sahip çıkmaya çağırıyoruz. Soruşturulması, cezalandırılması gerekenler halk ve çevre sağlığı için çalışma yürüten onurlu bilim insanları değil, daha fazla kâr hırsıyla çevreyi katleden halkın sağlığı ile oynayanlardır" Diyorlar.
Bakalım “Onur Hoca”nın mahkeme sonucu ne olacak?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 4 Haziran 2011
Dubai Port ne oldu?
Ben, 46 yıl önce Hendek Sakarya’da doğdum ve 15 yaşıma kadar
orada yaşadım.
31 yıldır Kocaeli’nde yaşayan biri olarak biliyorum ki; deniz
kenarında yaşayanlar, denizin kıymetini yeterince bilmiyorlar...
Biz çocukken, denizi görebilmek için yaz tatilini iple
çekerdik…
O dönemlerde; Kuşadası, Bodrum, Antalya, hatta Kefken- Kerpe
bile bizim için hayaldi.
Yaz tatilinde, bazı hafta sonları soluğu Kocaeli- Körfez’de
alırdık.
Karamürsel, Değirmendere, Tütünçiftlik, Tavşancıl ya da Şirinyalı
sahillerinden birinde…
Bizim için o yaşlarda deniz, plaj, kum, midye toplamak,
koruma faktörlü güneş kremlerinden bihaber- acısını sabaha kadar sırtımızda
hissedeceğimizi bile bile- bütün gün güneşin altında denizle buluşmak ve yanıklara
sürülen yoğurtlarla, geceleri yakamozların pırıltısını düşlerimizde görmek,
muhteşem bir duyguydu…
…
Doğusunda
Tütünçiftlik batısında Yarımca yer alan, 140 bin nüfusun yaşadığı; bir
zamanlar yüzdüğümüz, tenekeler dolusu midyeler çıkardığımız Körfez İlçesi’nin Yarımca
sahilinde, birkaç yıldır 504.883
metre kare büyüklüğünde devasa bir liman yapılması için
plan ve projeler yapılıyor. Şaka gibi değil mi?
Dünya, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi yaşarken; 60’ lı yıllarda devlet eliyle
Körfez’de ilk sanayi tesislerinden olan Tüpraş ve İgsaş kurulmuştu.
O zamanlarda bilimsel
olarak yer seçimi düşünüldü mü bilmiyorum ama 1999 Marmara depreminde tam
kırılmayan fay hattının Tüpraş’ın içinden geçtiği söyleniyor. Bu depremi
yaşayanlardan biri olarak, Tüpraş’ın patlama tehlikesi geçirdiğini, an be an
yaşamıştım…
Hal böyle iken, bu bölgeye Körfez’deki mevcut 40’dan fazla irili
ufaklı liman ve iskele toplamından daha
büyük, devasa Dubai Port limanını yapmak istemek;
bu limanı yapmak için kilometrelerce denizi doldurmak
hangi akla hizmettir?
1110 metre uzunluğunda kıyı kenar
çizgisine dik istikamette iskele yapmak ne demektir?
Gerçekten aklım şaştı!
Eğer Dubai Port projesi gerçekleşirse, daha da vahim olanı sırada
bekleyen projeler…
Bu projenin gerçekleşmesi halinde, sırada bekleyen başka liman
projeleri var. Dolayısı ile bu projeler bittiğin de, “Körfez” diye bir şey
kalmayacağı kuşkusuzdur. Hatta liman ve iskelelerin yapımı nedeniyle doldurulan
Körfezi yürüyerek karşıdan karşıya geçmek neredeyse mümkün olacaktır.
Peki, Dubai Port limanın yapımının durdurulması için kaç
kişi canla başla uğraşıyor?
Saymaya kalksak, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar
az… Yargıya
başvurdular ve Dubai Port’un yapımını şimdilik durdurdular.
...
Kime sorsak çevreci, kime sorsak çevre konusunda ahkam
kesiyor ancak İstanbul’un
kirletici ne kadar sanayi ve limanı varsa hepsi soluğu Kocaeli’nde, Sakarya’da
Düzce’de aldığı halde kimseden tık yok! Bu nasıl bir çevrecilik bilincidir?
Biz ne zaman “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”
düşüncesini bile aşarak yılan dokunduğu halde kıpırdamayan bir toplum olduk.
Neden bu kadar tepkisiz, umursamaz olduk?
Can çekişen Körfez’in talan edilmesine gerçekten göz
yummaya devam edecek miyiz?
Yoksa duyarlılık gösterip, Dubai Port projesinin
akıbetini takip mi edeceğiz?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 28 Mayıs 2011
Duvarı tamir ettirelim mi, ettirmeyelim mi?
Geçen hafta Mayıs ayı
“İl Genel Meclisi Toplantısı”na katıldım.
İl Genel Meclisi,
il özel idaresinin karar organıdır ve ilimizin yönetimi konusunda ki önemli
kararları her ayın ilk haftasında toplanarak görüşür.
Belediye Meclis Toplantılarına sık sık katıldığım halde, İl
Genel Meclis Toplantısına ilk defa katıldım…
…
Basına İl Genel Meclisi’ndeki gündemin her ne kadar “İl Özel
İdaresi çalışanlarına yapılmak istenen sosyal denge zammı” tartışmaları
damgasını vurdu” şeklinde yansısa da;
benim ilgimi çeken gündem maddesi Gebze ilçesinde ki Kocatepe İlköğretim Okulunun
istinat duvarı ile ilgili komisyon raporunun meclise sunulması idi…
Duvarı yıkılma tehlikesi arz eden okul ve bahçe duvarı, 2006
yılında inşa edilmiş ancak tehlikenin hissedilmesi, üzerine ilçe eğitim müdürü
geçtiğimiz aylarda okulu tahliye ettirmiş…
Duyduklarıma inanamadım. Mevzusu geçen okul 2006 yılında
yani depremden çok sonra inşa edilmiş ama istinat duvarı yıkılmak üzere. İlk şikâyet
dilekçesi de 2007 yılında verilmiş. Meclis üyeleri söz alıp konuştukça, konu
çok daha ilginç hale geldi. Bir meclis üyesi; “Okulun bahçesinde yüksek gerilim
hattı direklerinin olduğunu, bu direklerin çocukların sağlığı için tehlike
yarattığını, derhal kaldırılması gerektiğini” söyledi. Başka bir meclis üyesi
ise “Bunun imkânsız olduğunu çünkü bu direklerin 1977/ 78 yıllarında
yapıldığını, Edirne’ye kadar iki yüz fabrikanın
elektriğinin oradan geçtiğini, bu fabrikaların bir gün bile elektriksiz
kaldığında ne kadar zarar edeceğinden” bahsetti. Yine bir meclis üyesi ise; “Müteahhitin malzemeden çaldığını, hatayı
yapandan hesap sorulması gerektiğinden” bahsetti…
Başka bir öneri ise; 250 bin TL tutarındaki tadilat parasını
vererek duvarı tamir ettirmekti…
İnanılır gibi değil! Bir okul yapımına karar veriliyor.
Arsası seçiliyor, ihale yapılıyor, okul bitince teslim alınıyor ve bir yıl
sonra yapım hataları görülüyor.
Aradan üç yıl daha geçmiş ve hala “okulun duvarını tamir
ettirelim mi, ettirmeyelim mi?” konusu tartışılıyor…
…
Plan ve proje yapılmadan okulun inşa edilmesine “kimler karar vermiş, bittiğinde kimler teslim
almış?” açıkçası çok merak ettim ve aklımdan bir sürü soru geçti…
“Karar vericiler, yüksek gerilim hattının olduğu yerlerde
yaşayanların sağlıkla ilgili ne tür sorunlarla karşı karşıya olduklarını
biliyorlar mı? Kendi çocuklarını bu okula yollarlar mı? İstinat duvarı çocuklar
bahçedeyken yıkılsa ne olurdu? Hesabını kim verirdi? Şu anda başka okula
nakledilen 600 öğrenci sıkış tepiş bir şekilde sağlıklı eğitim alabiliyor mu?”
Bu soruların yanıtını ve okulun akıbetini hemen
öğrenemeyeceğim zira İl Genel Meclisi iki aylık bir tatile girdi.
Gebze ilçesinde yaşanan durumun erken fark edilip, öğrencilerin
başka okula aktarılması isabetli olmuş. Çünkü geçtiğimiz hafta sonu Kuruçeşme
Yeni Mahalle’de bulunan, 2003 yılında inşa edilen Yeni Mahalle İlköğretim
Okulu’nun istinat duvarı çöktü. Allahtan olay hafta sonu meydana geldi de o esnada
okulda öğrenciler yoktu!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 14 Mayıs 2011
İyi anne olmak…
Anne olmak çok güzel çok farklı bir duygu olmakla
birlikte, aynı zamanda dünyanın en zor zanaatıdır, öyle değil mi?
Anne olmak
derken, ille de biyolojik annelikten yani doğurmaktan söz etmiyorum.
Zira doğurur
doğurmaz çocuğunu çöp konteynırına atarak ya da cami avlusuna bırakarak ölüme
terk eden biyolojik annelere, anne demek sadece abesle iştigaldir diye
düşünüyorum…
Toplumun
kadınlardan en önemli beklentisi “anne” olması hatta “İyi anne” olmasıdır. Küçük yaştan itibaren
kız çocukları bu düşünce ile yetiştirilir. Oyuncakları bebekler; bayramlarda,
düğünlerde giydikleri giysileri gelinliktir…
Peki, “iyi anne olmanın kıstasları nelerdir?”
Evrensel tavır ve davranışlar var mı, hatta sonu ve sınırı?
İyi anne olmak
demek; çocuğunun/çocuklarının karnını doyurmak, üstünü başını düzenlemek;
Okusun, büyük
adam olsun diye, sabah erkenden kalkıp okuluna yetiştirmek;
Akşam eve
geldiğinde “bütün gün ayrı kaldık, seni özledik” diyerek en güzel yemekleri
yedirmek;
En güzel
oyuncakları almak, en iyi dershanelere ya da özel okullara yollamak;
Özveride
fedakârlıkta bulunmak, çocuğu için her şeyden vazgeçme konusunda sınırları
zorlamak;
Tabiri caizse
saçını süpürge etmek;” midir?
…
Ruhsal bir
rahatsızlığı yoksa eğer; aldığı eğitim, kültür ne olursa olsun, çalışsın ya da
çalışmasın, az ya da çok doğursun, güçlü ya da zayıf her kadın “iyi anne” olmak
için çabalar...
Tüm bunları
düşünmeme sebep olan konu; geçtiğimiz günlerde kamuoyunda büyük yankı uyandıran
annelerinin ölümünden sonra intihar eden dört kardeşin yakınlarından birinin söylediği “anneleri güneşti onlar da gezegen. Anneleri
ölünce yörüngelerini kaybettiler” sözü!
Profile
bakıldığında varlıklı, kültürlü bir ailenin eğitimli ama kendi başına adım
atamayan, anne bağımlısı çocuklar…
Yaşlarına
bakıyorsun, kandırılacak kadar küçük değiller;
eğitimlerine bakıyorsun, cahil değiller hatta yurtdışı eğitimleri,
doktoraları vs. var.
İyi bir anne
olup, iyi bir çocuk yetiştirmek için bu kadar debelendikten sonra, kendi
ayakları üzerinde duramayan, birey olamayan, bağımlı çocuklar yetiştirmek istenen
bir sonuç değildir sanırım…
İyi bir anne
olmak demek;
Lokmaları kolay
yutabilsin diye çiğneyerek vermek;
Yediklerini
yakmasın, kilo alsın diye hareket etmesini engellemek;
Düşecek,
kendini incitecek kaygısıyla top oynamasına izin vermemek,
Ev ödevlerini onun
yerine yapmak;
Üzülmesin diye
onun yerine kararlar vermek demek değildir…
Son söz
olarak; ben de dâhil “iyi bir anne olabilmek uğruna” aşırı koruyucu ve
kollayıcı davranarak “kaş yapayım derken göz çıkartmayalım” derken,
“Tüm annelerin
ve kendini anne hissedenlerin anneler günü kutlu olsun” dileklerimi sunarım…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 7 Mayıs 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)