Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Önemsemek ve önemsenmek…

                                                                                                         
Kabul etsekte etmesekte; her birimiz, farklı kişiliklere sahibiz.
Doğduğumuz yer, yetiştirilme tarzımız, yaşam tarzımız, karakterimiz, mizacımız, eğitimimiz, beğenilerimiz, algıda seçiciliğimiz vs. gibi birçok faktör bunu etkiliyor.
Her birey, insan olma ortak paydasında kendine biçilen rolün kahramanı olarak ya kolayı seçip yerini kabul ediyor; ya da yadsıyor.
Ancak hiç kimse kendini önemsiz hissetmek istemiyor;
Hiç kimse değersiz biri gibi davranılmaktan, adam yerine konulmamaktan hoşlanmıyor; öyle değil mi?
***
Köşe yazılarımda sıkça, kişisel gelişim ve liderlik uzmanlarının sarf ettiği;
“Her insanın alnında görünmeyen harflerle beni önemli hissettir cümlesi yazılıdır” sözünü paylaşırım…
Kesinlikle hepimizin görmesi gereken, her insanın/canlının, dünyada kapladığı yeri gerçekten hak ettiğini bilme (değerinden emin olma) isteğini ne yazık ki atlıyoruz.
***
Çoğumuz karşımızdaki insanın duygu ve düşüncelerini konuşmaktansa, daha çok kendimizden bahsetmeyi tercih ederiz.
Aslında konuştuğumuz ya da anlattığımız konunun önemini ortaya koyan, karşımızdaki insanın ilgisini çekmesidir.
Biri ile konuşurken, onu dikkatli bir şekilde dinlediğimizi hissettirmekte çok önemlidir. Bunun için, karşımızdaki kişiyi dinlerken başka şeylerle meşgul olmayıp, yüzüne bakmamız gerekir.
Eğer konuşmalarını onaylıyorsak“haklısın”, “aynı fikirdeyim” gibi onay sözcükleri ile konuşmasınıdesteklemeliyiz.
Edilgenliğe mahkum etmek yerine diyalog kurduğumuzu ve değer verdiğimizi, dikkate aldığımızı hissettirmeliyiz…
Siz ne kadar önemli biri olursanız olun, ancak karşınızdaki kişiye kendisini değerli hissettirdiğinizde, onun gözünde önemli olursunuz.
Araştırmalara göre, söylenen sözcükler ne kadar iyi ya da kötü anlamlı olursa olsun, zamanla unutulabiliyor. Buna karşın o kişiye hissettirdiğiniz “önemliyim” duygusu asla unutulmuyor…
***
Tokalaşırken muhatabının yüzüne bakmayan insanlara çok kızıyorum.
Tokalaşmak, önemli bir ayrıntı,bir değer göstergesidir aslında…
Birinin elini sıkarken yüzüne bakmamız, ona verdiğimiz değeri gösterir.
Yalnız biraz dikkat! Kemik kıran cinsinden sert veya ölü balık tabir edilen gevşeklikte olmamalı…
Bunun yanında yeni tanıştığınız insanlara tanışma esnasında ve sonraki karşılaşmalarınızda ismi ile hitap etmeniz onların gözünde sizi yüceltecektir. Deneyin, fark edilecek ve fark edeceksiniz.
***
Toplum olarak eleştirmeyi pek severiz…
Bir başarıyı kabullenmek, kutlamak, övmek nedense içimize sinmez; zor gelir. Başarının altında mutlaka bir bit yeniği ararız. Özellikle ulaşmak istediğimiz güce veya her hangi bir hedefe varan kişileri eleştirmek, Süper Kupa finalinden daha heyecanlıdır. Hâlbuki hak ettikleri zaman insanları övmek, kutlamak onlara değerli olduklarıhissini vermek, gerçekten özel bir güç ister. Tabii eğer hak ediyorlarsa…
Böyle bir tavır, bizim üstünlüğümüzü, farkındalığımızı ortaya koyar.
Aksi ise, tam manasıyla bir kompleks ve yetersizlik sakızı çiğnemeye benzer. Yine kendimizi öne çıkarmaya, rakibimizi ise yok saymaya çalışırız... “Ben” vurgusuna sığınırız. “Ben”,“bana”, “benim” gibi kelimeler yerine; sen, sana, senin, hatta daha iyisi “biz”i vurgulayan sözcükler kullandığımızda sihirli bir havanın estiğini de nedense, fark etmeyiz.
Oysa bu sihre hepimizin çok ihtiyacı var. Öyle değil mi?

Öyle güzel uyuyordun ki!


                                                                                                  
Geçen hafta e-reçetelerle ilgili bir yazı yazmıştım…
O yazımın üzerine, bir okurumdan aldığım elektronik postayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Dikkatle okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü bu ileti, ülkemizde ki yasa boşluklarından faydalanıp, insan sağlığı hatta yaşamı ile nasıl oynandığını en ince detaylarına kadar anlatıyor.
***
Balıkesir´de bir kadın,
Güzel mi güzel.
´´Yolun yarısı eder´´de, Cahit Sıtkı´nın deyimiyle…
Balıkesir´de bir radyo,
Gün boyu dönüp duran bir reklam.
Ya zayıflayacaksınız ya da zayıflayacaksınız türünden…
Balıkesir´de bir kadın,
Güzel mi güzel
Ve daha yarısındayken her şeyin,
Yol biter…
Türkiye´de mevcut yasalar ilaç reklamının yasak olduğunu söyler. O nedenledir ki, üretici ya da ithalatçı firmalar tanıtımlarını “Sayın Doktor ve Eczacılar” diye başlayan ilanlarla sunarlar. Peki, nasıl oluyor da bir radyo programın da ya da internet sayfasında açık ve rahat şekilde tanıtım, reklam ve pazarlama yapılabiliyor?
Cevap şu; pazarlanan ürün ilaç değil çünkü. Yasal açıklıklardan yararlanan uyanıklar, büyük paralar ödeyerek kiraladıkları doktorlara ´´eğer kullanmazsanız çok şey kaybedersiniz´´i birşekilde söyletip insanların umutlarını sömürmektedirler.
Olay yasal mıdır? Evet.
Olay etik midir? Hayır.
Olay ahlaki midir? Asla…
Çelişkilerin çok rahat yaşanabildiği güzel bir ülke Türkiye…
Kapitalizmin para= tanrı tavrı; birilerinin para kazanmak adına yasal boşluklar aramasına, bulunan boşlukların vahşice ve sonuçlarıdüşünülmeden paraya çevrilmesine çanak tutmaktadır. Vitrine de parayı bastırıp bir hekim, bir sanatçı ya da bir siyasi oturttuğunuzda geriye siparişleri almak ve paraları destelemek kalıyor ne yazık ki!
Yıllarca bu ülkede, Beyazıt baharatçılarından alınan muhtelif otlar, merdiven altımekanlarda muşambalar üzerinde harmanlandı ve çok güzel ambalajlara konup çok tirajlı gazetelere ödenen çok büyük reklam paraları karşılığı büyük bedellere pazarlandı.
Homojenite sağlanamayan karışımlar, hijyen şartlarından uzakta piyasaya sürüldü ve bazı uyanıklara büyük paralar kazandırdı. Para alıp reklama çıkan hekimlerce de, serbest piyasa ticareti diye bakan hükümetlerce de, madem talep var satıp kazanayım diyen eczanelerce de ilaç ile zehir arasındaki tek farkın doz olduğu unutuldu.
Çelişkilerin çok rahat yaşandığı bir ülke Türkiye demiştik.
Fare zehirleri Sağlık Bakanlığı izni ile üretilirken, bebek mamaları ithali için Tarım Bakanlığı oluru yetiyor mesela.
Bildiğiniz oje silmeye yarayan aseton üretip satmak için, Sağlık Bakanlığıiznini almak zorundayken; Dr. Bilmem Kim’in reklamını yaptığı zayıflama tableti Tarım Bakanlığı izinli çıkıyor.
Tüy dökücü krem üretmek için Sağlık Bakanlığı koridorlarını aşındırmanız gerekiyorken, bir başka Dr. Bilmem Kim´in migren tedavi tableti Tarım Bakanlığıonayıyla rahatça ve açıkça satılabiliyor.
Sağlıksız bir Sağlık Bakanlığı, yasal göründüğü için izin ya da ruhsat vermede sakınca görmeyen Tarım Bakanlığı, umutları sömürülüp, paralarından, sağlıklarından ve bazen de canlarından olan insanlarımız...
Kazananı kim mi bu tablonun?
Parayı koyacak yer bulamayan reklam hekimleri ile büyük reklam bedelleri alarak sayfalarca ilanlar yayımlayan gazeteler, dergiler, internet siteleri.
Denetleyecek makamı mı sordu biriniz?
Tabi ki devlet ama Aziz Nesin´in dediği gibi;
´´Bir gün bu memleketin yanağına öpücük, başucuna da bir not bırakıp gideceğim´´
Not ta şunlar yazıyor olacak; ´´Öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım´´
* Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki ve Gebze Haber Gazetesi

Sudan sebepler

Son birkaç haftadır, yazılı ve görsel basının en önemli gündem maddelerinden biri de;   damacana suları oldu…

Şebeke suyuna güvenmeyip, damacana suyu kullanan herkes diken üstünde…

Neden olmasın ki? Yıllardır sağlıklı su içtiğini zannederken, bazı su markalarını tercih edenler, aslında musluk suyundan daha kötü su içtiklerini öğrendiler.

Şaka gibi değil mi? Olsun, Yıllarca sağlıklı su içmek için damacanaya ödedikleri para üstüne bir bardak soğuk su içip, dua etmeliler. Ya Sağlık Bakanlığı konuyu açıklamasaydı, ya sudan sebeplerden dolayı hastalansalardı!



***

Uzmanlar, hemen her gün televizyon kanallarında saatlerce damacana sularını anlatıyor, tartışıyor.

Sağlıksız koşullarda üretilmiş olan bu suların, sağlık açısından ne gibi zararları olduğundan  bahsediyorlar. Bugüne kadar akılları neredeydi, neden bu kadar sık ve ısrarla anlatıp halkı uyarmadılar? O da ayrı bir konu.

Konuşmaları dinleye dinleye neredeyse biz de su uzmanı olduk. Gerçi olmamız da gerekiyor çünkü şu anda farkında olsak ta olmasak ta,  ülkemizin hatta dünyanın gelecekte ki en önemli sorunlarının başında su sorunu geliyor. Biz ise şu anda, su kaynaklarımızı hoyratça kullanıyor, yabancılara satıyoruz.  Nasıl olsa ülkemizin üç tarafı sularla çevrilmiş, derelerimiz, ırmaklarımız, nehirlerimiz, göllerimiz bol… 50 yıl sonra, kuraklık beklenen ülkelerin içinde ismimiz geçiyor ama olsun.  “Say say bitmez; sat sat bitmez!”



***

Sağlık Bakanlığı, yetkilileri, hangi firmaların kusurlu olduğunu, isim isim açıklıyor.

Bu tesislere yetki belgesi verirken, kusurlarını fark etmediler mi acaba?

Yıllardır eşime dostuma damacana sularının, uygun koşullarda üretilmediğini, taşınmadığını, depolanmadığını anlatmaktan dilimde tüy bitti. Bir iki sefer de köşe yazımda anlattım:

 “Damacanalar yeteri kadar temizlenmiyor. Üretildikten sonra,  üstü açık kamyonlarla taşınıyor, marketlerde dışarıda bırakılıyor;  güneşe maruz kalması, dioksin denen kanserojen maddenin oluşmasına sebep oluyor” diye.

Bu arada gözden kaçırmamamız gereken bir konu da, pet şişe içindeki her türlü gıda maddesinin güneşe maruz kalmaması gerektiği; sadece suyun değil…

Mutlaka sizinde gözünüze ilişmiştir, üstü açık kamyonlarla taşınan ya da marketlerin önünde dizi dizi sıralanan pet şişe içindeki meşrubatlar…



***

Herkesin aklı karışık… Yetkililer, uzmanlar, bugüne kadar damacana sularının sağlıksız ortamda üretildiklerinin farkında değiller miydi? Neden bunca yıl halkı uyarmadılar, neden tesisleri denetlediklerinde, kapatmadılar?  Neden şimdi?

Birileri su arıtma cihazı işine mi girdi? Yoksa damacanaların yapıldığı Polikarbon’a ya da pet şişelere alternatif geliştirilen Tritan Copolyester işine mi girdi?

Bekleyip, göreceğiz…



 








Sandal küreği ile yat yüzdürmek!

                                                                                                                            

1Temmuz itibariyle başlayan “Ulusal E-reçete Projesi”nin hem vatandaşa hem de eczacılara kolaylık sağlayacağını düşünürken; gerek basından gerekse tanıdığım insanların bizzat yaşadıklarından, vatandaşın ve eczacının bir takım sıkıntılarla karşıkarşıya kaldığını öğrendim.
Elbette yeni bir sisteme geçildiğinde, başlangıçta aksaklıklar olabilir ama ya bu aksaklıklar kalıcı olursa, ya yapılan onca elektronik yatırım boşa giderse?“ diye düşündüm ve eğrisiyle doğrusuyla e- reçete projesini, bilgi ve tecrübesine güvendiğim bir eczacı tanıdığıma sordum. Yanıtını sizlerle paylaşıyorum:
01.07.2012 tarihinde uygulamaya giren “Ulusal E-reçete Projesi” reçete suistimalinin önlenmesi, eczanelerin kuruma teslim ettikleri reçetelerin yasal süresince depolanması, muhafaza güçlüğü ve getirdiği maliyet, ilaç, reçete, hasta ve hekim istatistiklerinin sağlıklı tutulabilmesi vs. anlamında oluşturulmuş bir sistem gibi gösterilmektedir.
Ne var ki, adı geçen proje altyapı tamamlanmadan, “ben yaptım oldu”, “kervan yolda düzülür” mantığı ve “sorun çıktıkça çözmeye çalışırız” mantıksızlığı ile Eskişehir ve Konya gibi illerde 2-3 aylık pilot uygulamalar sonrası tüm Türkiye´ye dayatılmış, deve mi kuş mu olduğu anlaşılamayan bir projedir.
Modern ülkelerde, istatistikî bilgilerin planlama ve yatırım anlamında çok önemli olması açısından bakıldığında, mutlaka uygulanırlığı sağlanması gereken bir sistem olmakla beraber, ülkemizdeki yönetici erkin modernite, akıl ve hukuk tanımazlığı nedeniyle, teorideki güzelliğin asla yaşanamayacağı bir ütopyadan öteye gidemeyeceği görülmektedir.
Zira siz suç ve suçluyla mücadelede teknolojiyi ne kadar geliştirirseniz geliştirin aynı, hatta bazen daha ileri teknolojileri kullanan suç örgütleri yeni yöntemler oluşturarak sisteme sızmakta geç kalmamaktadır.
Ulusal E-Reçete Projesi neden doğru?
- Çevreci bir açıdan bakıldığında binlerce ton kâğıt israfının önlenmesi anlamında mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
- Geçtiğimiz günlerde yazılı ve görsel basından izlemiş olmalısınız; binlerce kutu kullanılmamış ve miadı dolmamış ilacın çöplüklerde bulunması, genelde kamunun özelde de bu ülke insanının parasının firma, hekim, eczacı, hasta şirketleşmesiyle, haksız kazanç olarak birilerinin cebine aktarılmasının önlenmesi anlamında mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
-Eczaneler açısından bakıldığında, bürokratik işlemlerin yarı yarıya azalması söz konusu olacağından, mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
-SGK boyutu incelendiğinde, eczanelerin teslim ettikleri reçetelerin incelenmesi için istihdam edilen yüzlerce nitelikli personelin daha verimli alanlarda kullanılabilmesi anlamında da mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
Bu kadar olumlu özellikleri olan bir sisteme neden mi karşıyız?
1- Kişisel görüşümü soracak olursanız siyasi iktidarın ülke ve ülke insanına faydalı olabilecek herhangi bir şeyi uygulamaya koyacağına inanmıyorum. Elde edecekleri istatistiki bilgilerle, bu pazarın reel değerini öğrenip yandaşları için yeni arpalıklar oluşturacaklarını düşünüyorum (Bkz. SGK’lı hastaların özel hastane ve polikliniklerde muayene imkânı ile yandaş sağlık kurumlarının, tetkik ve teknik ekibin zengin edilmesi).
2- Türkiye’de yaklaşık 24.000 eczanede SGK reçeteleri karşılanmakta olup bazı eczanelerde çok sayıda bilgisayardan aynı anda reçete girildiği, diğer sağlık sunucularının da aynı server (sunucu) üzerinden hizmet verdiği düşünüldüğünde alt yapının en az yüz bin işlemi aynı anda yapabilecek kapasitede olma zorunluluğu varken; eczanelerin gün içinde aldıkları dökümü saat 17.00 öncesi faturalayamamaları, server yetersizliğinin en somut örneğidir. Mevcut sistemdeki teknolojik yetersizlik yukarıda açıklamaya çalıştığım biçimiyle devam ettiği sürece “Ulusal E-Reçete Projesi”ni sandal küreği ile yat yüzdürülmeğe benzetmek kaçınılmazdır.
3- Amaçları tribüne oynamak olan, mümkün olan her yerde “insanımız dilediği sağlık kurumunda muayene olup dilediği eczaneden ilacını beklemeden alıyor” diyerek alınan hizmetin nitelik ve kalitesinden bahsetmemek, reçete katılımı, ilaç katılımı, fiyat farkı, muayene ücreti, yüzde katılımı adlarıyla ortalama bir reçete bedelinin neredeyse yarısını hastadan tahsil etmek ve bunu da eczaneler üzerinden yapmak, tipik bir şark kurnazlığıdır…
4- Sağlık politikasının bir parçası olan, e-reçete uygulaması tüm güzel yanlarına karşın genel politikada süregelen yanlışlar nedeniyle düşüp kalmasa bile “yalnız ve güzel ülkemde” tökezlemek zorundadır. Çünkü hükümetin adalet, eğitim, savunma politikalarına yönelik eleştirilerle sağlık politikasındaki çıkmazlar aynıdır.
Sivrisinek avlayarak çözülemez bu iş, bataklık kurutulmalıdır! Saygılarımla…
***
Bu kadar ayrıntılı bir anlatımdan sonra, bana söyleyecek söz kalmadı. Yapacağımız tek şey bekleyip görmek...

*Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki ve Gebze Haber Gazetesi'nde yayımlanmıştır



Obez misiniz?

Kilo konusu; özellikle de biz kadınların en çok kafaya taktığı, mutsuz olduğu bir konudur…
Yanlışbeslenme alışkanlıklarımız, hareketsiz bir yaşam tarzı ve dünyanın en leziz mutfaklarından birine sahip olmamız sayesinde, nasıl olduğunu bile anlamadan bir de bakmışız ki; kilo almışızdır!
***
100 kiloyu aştığı halde “Ben kendimle barışığım, kilolarımı seviyorum” diyen birkaç
tanıdığımın dışında, hemen her kadının elinin altında, en az bir diyet listesi olduğunu biliyorum. Hal böyle iken, her geçen gün diyet konusu da, ticarete döküldü.
Uzman olsun olmasın, önüne gelen konuyla ilgili kitap yazdı.
Beslenme Uzmanı ve Diyetisyenler arası diyet savaşları çıktı…
***
Birinin“kesinlikle yemeyin” dediğine, “ istediğin kadar yiyebilirsin” diyen mi ararsın;“Benim diyetim, senin diyetini döver” diyen mi?
Gerçi bir zamanlar “Ben şu diyetle zayıfladım” diye kitap yazan ünlüler, yaptıklarıdiyetin yanlış olduğunu, tekrar kilo aldıklarını itiraf etmeye başladılar.
Yani kısacası, diyet yapan ya da yapmak isteyen herkesin kafası karmakarışık durumda!
***
Dünya Sağlık Örgütünün, çağın salgın hastalıklarından biri olduğunu bildirdiği “obezite” ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık, ne yazık ki tüm dünya da olduğu gibi ülkemizde de artmakta!
Obezite, vücutta fazla miktarda yağın birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık…
Sağlık Bakanlığımız da bunun farkına vardı ve obeziteye karşı savaş açtı.
Fakat yaptığıaraştırmalara göre, sağlık çalışanlarımızın neredeyse yarısının obez ya da fazla kilolu olduğu ortaya çıktı. Ne demiş atalarımız, “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma”
***
Bazen zayıf olduğu halde, “şu kadar eksiğim ya da fazlam var” diyenlere, kilolu insanlar kızıyor ama zayıf görünmek demek, ideal kilonuzda olduğunuz anlamına da gelmiyor.
İdeal kilonuzu, kilonuzun boyunuza göre oranına bakarak, vücut kitle endeksini hesaplayarak bulabiliyorsunuz.
Vücut ağırlığınızı boy uzunluğunuzun karesine bölerek elde edilen vücut kitle endeksi ile zayıf mısınız, normal kiloda mısınız, obez misiniz, ölümcül obez misiniz? Öğrenebiliyorsunuz.*
Hadi bakalım, hesaplayın. Obez misiniz, değil misiniz?
*Vücut Kitle Endeksi aralığı
  • 20.0-24.9: Zayıf
  • 25.0-29.9: Normal
  • 30.0-34.9: Hafif şişman
  • 35.0-44.9: Sağlık açısından önemli derecede obez
  • 45.0-49.9: Aşırı obez
  • 50 ve üstü: Morbid (ölümcül) obez

Çöp

Belediyelerin en büyük sorunlarından birisi de “çöp” olsa gerek.
Hele de arıtma tesisi, depolama alanları yoksa…
Neyse ki biz kent olarak şanslıyız, İZAYDAŞ çöp fabrikamız var.
Gerçi 5 yıl sonra evsel atıkların depolama alanı kapasitesinin dolacağını, başka bir alan arayışı içinde olduklarını söylüyor yetkililer amaşimdilik rahatız.
Son yıllarda; kağıt, cam şişe, teneke kutularının geri dönüşümünü sağlamak, doğaya zarar veren pet şişe ve pillerin gelişi güzel atılmasını engellemek için çöp ayırma konteynerleri yaygınlaştı.
Bu konteynerler, halen tam manasıyla kullanılmasa da, eskiden hiç yoktu diye avunuyoruz. Hiç yoktan iyidir ya!
***
Zaman zaman hiç hoşlanmadığım halde, cennet ülkemizi, başka ülkelerle karşılaştırmak zorunda kalıyorum. Çünkü belediye hizmetleri ve halkın duyarlılığı beni etkiliyor açıkçası.
Sokakta giydikleri ayakkabılarla evde dolaşmalarını tasvip etmesem de, sokaklar o kadar temiz oluyor ki; yağmur da yağsa, fırtına da çıksa ne toz ne çamur.
Kıskanılası bir durum…
Bizim belediye başkanlarımız, sık sık yurt dışına gidiyorlar; metro, monoray, bisiklet yollarını vs. incelemek ve araştırmak için. Gittiklerinde “bal dök yala” yollar, kaldırımlar dikkatlerini çekmiyor mu acaba?
***
Şimdi bu yazıyı neden yazdım anlatayım:
Uzun zamandır, işime gidip gelirken, Belsa Plaza’nın önünde çöp yığınları ile karşılaşıyorum.
Her ne hikmetse, burada çöp koyteyneri yok; çöpler çöp torbaları ile atılmış vaziyette. Bu çöp yığınının ne kadar süre bu şekilde kaldığınıbilmiyorum. Belki çok uzun saatler durmuyor ancak çöp yığınından sızan sular, kaldırımın rengini değiştirmiş. İnsanlar bu suların üzerine basarak geçiyor. Kavurucu sıcaklarda, çok kısa sürede çöplerin kokacağını, mikrop üreteceğini söylemeye gerek var mı bilmem?
Hiç kimse de bu durumdan rahatsızmış gibi durmuyor, hatta çöp suların üzerinden geçtiklerinin farkında bile değiller…
***
Geçtiğimiz günlerde yerel basında, Belsa Plaza’nın çevresini düzenlemek için bir ihale yapıldığı haberi vardı. 4,5 milyona yakın bir bütçe ayrılacak gibi gözüküyor.
Umarım ihaleyi kazanan yüklenici firma, bu çöp yığınına da bir çözüm bulur!
 
                                                                          Çöpler kalktıktan sonra geriye kalan kirlilik
  

karizmatik mi, mıknatıs mı?

Bu hafta ki köşe yazımda; okuduğum bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bu kitap, liderlikle ya da liderlerle ilgili, düşündüğüm şeylere tercüman olmuş desem yeridir.

Sık sık konuşulan “ Liderlik doğuştan gelir” sözüne katılmadığım gibi;

 “Karizmatik liderler” konusunda da, insanlarla hemfikir olamıyordum zira.

Karizmatik lider diye gerek iş dünyasından, gerek sivil toplum kuruluşlarından gerekse politikacılardan öve öve bitirilemeyen insanlar, bana o kadar da hitap etmiyordu. Uzun boylu olmak, efe gibi yürümek, az gülmek, yeri geldi mi gürlemek, sağa sola emir yağdırmak, insanları küçümsemekle; karizmatik olunmaz, lider olunmaz, diye düşünüyordum.

Benim düşündüğüm, beklediğim liderlik; karizmatik liderlik değil, mıknatıs liderlikmiş meğer…      

Bunu “mıknatıs insanlar” kitabını okuyunca anladım. Neymiş arada ki fark?

 Bizi kendine çeken, saygımızı kazanan ve mutlak bağlılığımızın sağlayan mıknatıs insanın (liderin) sırrı neymiş; bakalım mı?



·        Karizmatik insanlar (liderler), bencil olmaya eğilimlidir; mıknatıs insanlar (liderler), cömerttir.

·        Karizmatik insanlar genellikle alıcıdır; mıknatıs insanlar verici.

·        Karizmatik insanlar çoğunlukla güvensizdir ve alkış ister; mıknatıs insanların buna ihtiyacı yoktur.

·        Karizmatik insanlar kendilerine odaklanır; mıknatıs insanlar nedene ve yapılması gereken işe.

·        Karizmatik insanlar bağlılık yeminlerine inanır; mıknatıs insanlar içinse sözden çok eylem önemlidir…

Dedikten sonra mıknatıs insan tanımını yapıyor yazar:

“Mıknatıs insanlar; örnek yol göstericiler, liderler ve karakter modelleridir. İnsanları cezbederler, çünkü bir övgü ya da kesin bir sadakat beklemeksizin çevrelerindekilere yardım ederler. Mıknatıs insanların karizmatik olması gerekmez ya da onlar buna ihtiyaç duymaz. Temel fark; karizmanın durumuna göre, kullanılması ya da kullanılmamasıdır.  Mıknatıs insanlar aynı zamanda cömert etkileşimlerinde, içten ve tutarlıdır. Etkileri süreklidir.

Karizma ise, belli ortamlarda (!) azalabilir ya da yok olabilir. Yeniden canlandırmaksa, neredeyse imkansızdır.”

Ve bir tokat gibi şu sözleri suratımıza çarpıyor:

“Pek çoğumuz, toplumsal değerlerin önemini kabul eden ve bunları uygulayan bir kültür içinde yaşamak istediğimizi söylemek isteriz. Ne yazık ki çoğu insan güven, onur ve saygınlığa giden zorlu basamakları çıkmaktan kaçınarak; ün, şöhret ve popülerliğe kısa yoldan ulaşmaya çalışır. Sizin de anlaşılmaz nedenlerle, bir anda zirveye ulaşmış gibi görünen insanlardan oluşan bir liste yapabileceğinize bahse girerim. Şahsen ben, onlara yapılan yaltaklanmalardan bıktım; özellikle de birçoğunun düpedüz dolandırıcı olduğu kanıtlanmışken…



***





  

Evlilik üzerine...

Kimileri için zordur, evlilik kararı almak; kimileri içinse, çok kolay.
Kimi, kılı kırk yarıp, kırk küsur yaşına kadar beklerken; kimi de, on yedi yaşında, üç gün önce tanıştığı kişiyle evlenmeye karar veriverir!
Kararın ardından başlar, Söz, nişan, düğün seremonileri;
Bir kutu çikolata, bir demet çiçek ve de son yılların trendi tek taş pırlanta ile başlayan…
Sonra söz bohçası, nişan bohçası, takı alışverişleri, düğün hazırlıkları…
Kayınvalideye, döpiyeslik kumaş; damada, tıraş takımı, terlik, pijama, çorap.
Kayınpedere; kravat, gömlek vs.
Artık herkesin bütçesine, kültürüne, gelenek ve göreneğine göre; elden ne gelirse…
***
Sevinçli, heyecanlı, mutlu, günlerdir.
Rüya da gibidir insan; bulutların üzerinde yürüyordur da bazen olayın adı ve tarihi konduktan sonra, sorunlar da başlar.
Bir taraf ille de düğün istiyordur, diğer tarafsa sadece nikah…
Her iki taraf hem fikir olsa da, bu sefer başka bir sorun; nerede olacak, nasıl olacak?
Kız tarafı şunları, erkek tarafı bunları alacak!
Gelinlik nasıl olacak, nereden alınacak, hangi kuaföre gidilecek?
Gelin arabası, davetiye, uzaktan gelen davetlilerin konaklaması nasıl olacak?
Kafaları karıştırır ama tatlı telaşlardır bunlar…
Ama bazen bu kadar telaşe, bu kadar ritüel belki de en güzel, en mutlu geçmesi gereken günleri zora bile sokar; hatta yorar insanları…
Bir ömür boyu birlikte olmak için çıkılan yoldan dönerler; çok basit ya da ciddi sebeplerden dolayı…
Kimi düğün öncesi, takılacak takıları seçmek için gidilen kuyumcu da, kayınvalidenin suratına takıları fırlatarak son verir;
Kimi nikah saatine çeyrek kala…
Kimi gelin arabasında dayak yiyip, yerlerde sürüklendiğinde;
Kimi de evlendiği gece kendini pencereden atarak!

***
Hepimizin “evlilik üzerine” dinlediğimiz, bildiğimiz, yaşadığımız, birçok hikaye vardır; mutlu ya da mutsuz sonlanan!
Eğer evliyseniz ya da evlenip ayrıldıysanız, en azından kendi hikayeniz…

***
Ramazan’a kadar düğün /derneklerini yetiştirme telaşında olanlar için;
“İstanbul’un göbeğinde bir damat, evleneceği kadını sokak ortasında dövdü. Gelinliği ile yerlerde sürüklenen genç kadın baygınlık geçirdi. Düğün karakolda bitti. Düğünün yapılacağı yere otomobille gelen gelin ve damat araç içinde tartışmaya başladı. Tartışma bir süre sonra kavgaya dönüşürken damat, gelini ağır bir şekilde darp etti. Damadın geline yönelik saldırısına gelinin akrabaları karşılık verince, kız ve erkek tarafı bir anda birbirine girdi. Yol ortasında yaşanan kavgayı vatandaşlar da kaldırımdan ve pencereden izledi.”
haberini okuyunca, bu yazıyı yazasım geldi!

Aman dikkat!



Birkaç ay önce Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu: “İzmit Körfezi`nde bir plajımıza mavi bayrak almak için eksikliklerimiz tamamlıyoruz. Çok yakında mavi bayrağımızı alacağız” dediğinde, önce sevindiğimi sonrada şaşırdığımı yazmıştım. Sevinmemin sebebi, kentimizin “Turizm Kenti” olmasını en çok isteyenlerden biri olmamdı. Şaşırmamın sebebi ise;
“Mavi bayraklı plaj olabilmek için; “ atıkların plaja dökülmemesi,  suda zararlı bakterilerin ve kimyasal atıkların olmaması gerekir” gibi kriterlerin olması idi. Şu anda körfezin tüm çevresinde irili ufaklı yüzlerce fabrika, kırk küsur liman varken, hatta yenilerinin açılması planlanırken; mavi bayrağı bize kim verecek, nasıl alacağız? Açıkçası merak ettim.
Aklımın yettiğince düşündüm. En basitinden mavi bayrak alabilmek için, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan, D-100 karayolundan her gün geçen yüzlerce ağır tonlu vasıtanın denize bıraktığı kurşunu bertaraf etmemiz gerekmez miydi?
Sonra Büyükşehir Belediyesi’nin geçtiğimiz yıllarda lağım sularının aktığı yerde uluslar arası yüzme yarışması düzenlediğini hatırladım ve bu zihniyetle, İzmit Körfezi’ne mavi bayrak almayı düşünmenin, çokta zor olmayacağına karar verdim.
Mavi bayrak almak, kıyı kanununu yemek kadar kolay olacak mı? Bekleyip göreceğiz. Zira bildiğim kadarıyla mavi bayrak, pazardan ya da tuhafiyeciden alınmıyor! “ demiştim.
***
Ve geçtiğimiz günlerde, Karamürsel’in Altınkemer Plajına  “Mavi Bayrak” verildi.
Yani Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı'nın, çevre ve turizm konusunda belirlediği tüm kriterlere uyan plaj ve tesislere verdiği, “denize girmek için hiçbir engel yoktur” anlamı taşıyan bayrak…
Türkiye çapında mavi bayraklı 355 plajdan biri de bizim kentimizde artık; ne mutlu bize…  
Sırada Başiskele ve Dilovası varmış! Şimdiden hayırlı olsun; ne diyeyim.
***
Altınkemer Plajına henüz gitmedim ama orada yaşayan bir meslektaşıma sordum: Deniz suyu analizleri,  kriterlerde belirtildiği gibi her on beş günde bir düzenli yapılıyor mu? Kriterlerde belirtildiği gibi Yüzme suyunun Fekal Koliform /E.Coli ve Fekal Streptekok/Enterekok (FS/IE) değerlerine, kimyasal parametrelere bakılıp, mavi bayrak bilgilendirme panosunda sergileniyor mu? Diye.
Şubat ayından itibaren, ayda bir parametrelere bakılmış (yüzme sezonunda on beş günde bir) ancak sadece Toplam Koliform, Fekal Koliform/ E.Coli değerlerine bakılmış.
Fecal Streptekok ve kimyasal parametreler panoda yazılı değilmiş…  “Bu parametrelere bakılmamış mı acaba?” diye Kocaeli İl Sağlık Müdürlüğü web sitesine baktım. Gerçektende Fekal Streptokok ve kimyasal parametrelerle ilgili bilgi yok ama tablonun karşısında gülen bir surat var yani deniz çok temiz… Bu değerlere bakmak zorunlu değil mi acaba?
Ayrıca plajda; kumların üzerinde, oturma gruplarının altında, meşrubat şişeleri, karpuz kabukları, çöpler mevcutmuş… Aman dikkat! Biz denizin kirliliğinden korkarken, çevre kirliliğinden mavi bayrağımızı kaybetmeyelim de…

Dikkat tünel var!


Her büyük kentin sorunu gibi, bizim kentimizin de en büyük ve çözülmesi en güç sorunlarından birisidir ulaşım sorunu...

“Neden çözülmesi güçtür?” konusundaki düşüncelerimi paylaşacağım sizlerle naçizane, lütfen ukalalık olarak algılamayın…
Çünkü ben ne mühendis, ne mimar, ne şehir plancısı ne de konuyla ilgili meslek gurubu mensubu değilim.
Sadece, sıradan, sade bir vatandaş olarak düşüncelerimi paylaşacağım:

Birincisi; zamanında kent planlaması yapan büyüklerimiz, ne yazık ki vizyoner olamamış, sadece o anki ihtiyacı karşılayacak yollar yapılmıştır. “Elli yıl, yüz yıl sonra bu kentin nüfusu, araç sayısı ne olur?” diye kimse düşünmemiştir.
Belki de düşünenlere de “hadi canım sende” denmiştir.
İkincisi; seçim öncesi vaat edilen teleferik, monoray, metro gibi toplu taşım araçları için, henüz kazma dahi vurulmaması;
Büyükşehir Belediyesi’nin 9 yıldır sonuçlandıramadığı ulaşım mastır planını gerçekleştirememesidir.


***

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler de, zamanında planlanmayan yollar, nüfus ve trafik arttıkça, yetmemeye başlayınca;  “battı çıktı” ya da başka bir tabirle “daldı çıktı”lar yapılmaya başlanır ya; bizim kentimiz de battı çıktılar yapıldı birkaç yıl önce.

Bu battı çıktıları yaparken şehir içi trafiğinden ziyade şehirlerarası geçişin hızlandırılması düşünüldü.  Oysa ağır vasıtaların otobanı kullanmaları, şehir içine girmemeleri, daha ucuz bir yöntem olamaz mıydı?
Her neyse! Yeterli sayıda ki parmak,  karar verme merciinde kalkınca; bize söz söylemek düşmez belki amma alınan ihaleyi yarıda bırakıp giden firmanın teminat mektubunun akıbetini yıllar geçse de sormak hakkımızdır sanırım.
Ne de olsa, “bizim vergilerimizle” mevzuu söz konusu…   

***

Gelelim sadede; bizim vergilerimizle yapılan, kentte yaşayanlara ulaşım açısından ekstra bir avantaj sağlamayan, üstelik istatistiklere göre her ay 2 ila 4 kaza olan tünellerden birine: Seka Tüneli’ne…
(Tünel yapılmadan önce, orada ayda kaç kaza oluyordu acaba?)
Uzun bir yolculuğun sonunda, gecenin bir yarısında,  “ nihayet evimize geldik” güvencesi ve rahatlığı içinde iken; tünelde,  birden önümüze ne olduğunu bile anlayamadığımız (büyük olasılıkla bir kamyonun lastik kalıntıları) büyük bir kitle çıktı ve üzerinden geçtik. Biraz ileri de tünelin içerisinde durmak tehlikeli olduğu halde,  iki araç durmuştu. Belli ki aynı deneyimi onlarda yaşamıştı.
Uygun bir yerde durup 155’i arayıp durumu bildirdik. Neyse ki aracımızda fazla hasar yoktu. Bu olaydan sonra, tünelin yeterince ışıklandırılmadığı vs. gibi eksiklerinin olduğunu öğrendim. Sağanak yağmurlarda yüzme havuzu olduğunu ise zaten hepimiz biliyoruz…

***

Yaşadığım deneyimden sonra “bir daha o tünele girer misin?” diye sorarsanız eğer; “kesinlikle alternatif yolu tercih ederim!” derim. Hatta tünele 100 metre kala, büyük harflerle “Dikkat tünel var!” diye uyarı levhasının asılmasını öneririm.





Barınaklar ne işe yarıyor?


Bir arkadaşım var. Sokakta yaşayan hayvanlar konusunda aşırı duyarlı. Mahallesinin bütün kedilerini besler, onlara özel kuru mamalar, sosisler, salamlar alır.
Şanslı adında bir kedisi vardı, küçükken sokaktan aldığı; arkadaşım bulduğu için ismi gibi şanslıydı. Evde prensesler gibiydi. Her şey ona göre ayarlanıyordu; tatil bile…

***
Tabii kedi ve köpeklerin ömrü insanlar kadar uzun olmuyor. Şanslı o kadar yaşlanmıştı ki, doksan küsur yaşındaki bir insanın ömrüne denk geliyordu yaşı…
Bir sürü rahatsızlığının yanında, bir de karaciğer yetmezliği gelişmişti. Veterinerde neredeyse iki hafta boyunca tedavi gördü. Arkadaşım sanki aileden biri hastaneye yatmış gibi her gün veterinere gitti. Serumları, ilaçları verilirken sabahtan akşama kadar başında bekledi.
Kendini o kadar yıprattı ki,“Eğer durumu kötüyse, uyutsunlar” diyesi oldum; tedaviyi sonuna kadar bekleyeceğini söyledi. Sonunda tedaviye cevap veremedi Şanslı ve hakkın rahmetine kavuştu.

***
Arkadaşım aileden biri ölmüş gibi üzüntü içindeyken, Körfez yakınlarında, arkadaşının kullandığı aracın önüne aniden çıkan bir köpeğe çarparlar. Köpek topallayarak karşıya geçmiştir. Geri dönüp, köpeği arar ve bulurlar. Tasması olan sahipli bir köpektir, belli ki evden kaçmış…
Körfez Belediyesinden yardım isterler. Belediye görevlileri Golden cinsi olan köpeği Alikahya’daki hayvan barınağına götürür.
Arkadaşı ile ertesi gün köpeği görmek için barınağa giden arkadaşım, hiçbir müdahale yapılmadığını görünce köpeği alıp veterinere götürürler. Veteriner röntgen çektiğinde ayağında küçük bir kırık olduğunu tespit eder ve gerekli müdahaleyi yapar. Bir gece yatırdıktan, masrafları ödedikten sonra, tekrar barınağa götürürler.

Ertesi gün tekrar ziyarete gittiklerinde, köpeği göremezler. Yetkililerden. “Köpeği sahiplendirdiklerini, İzmit Belediyesi elemanlarının alıp sokağa saldığı vs” çelişkili yanıtlar alırlar.
İzmit Belediyesine giderler, yetkili kişiyi epey bir beklerler ancak elemanları ile toplantı da olduğu için görüşemezler. Olayın bu kadar üstüne gidince, ertesi gün köpeğin öldüğünü söylerler.

Tekrar veterinere gidip sorarlar. Veteriner “Sizin çarpmanızla ilgili bir sorun yok. Eğer bakılmazsa en kötü ihtimalle ayağı kesilir. O da ölüme sebebiyet vermez” der.
Köpeğe çarpmanın vicdan azabı varken, bir de “Keşke barınağa götürmesek” pişmanlığı ile arkadaşım soruyor. “Bu barınaklar ne işe yarıyor?”

Her saniye değerlidir


Bu hafta sizinle iki yıl önce yazdığım ve bugünlerde tekrar hatırlama ihtiyacı duyduğum, köşe yazımı paylaşmak istiyorum.

***
Lance Armstrong ismini duydunuz mu?
İlk anda anımsayamayabilirsiniz belki ama bisiklet sporunun en önemli organizasyonu olan Fransa Bisiklet Turu’nu aralıksız yedi kez kazanarak gelmiş geçmiş en büyük bisikletçi olarak kabul gören;
Yazdığı kitapla New York’ta en çok satanlar listesinde bir numara olan Armstrong’un kanserle savaşma öyküsü belki bir yerde kulağınıza çalınmıştır.
Armstrong’un hayat hikâyesini ilk duyduğumda çok etkilenmiştim.
Her saniye değerlidir kitabını okuduğumda ise; hayatının bazı bölümlerin sizlerle paylaşmak istedim...

***
Armstrong gençliğinin baharında 25 yaşındayken karyokarsinom (kanser türü) karnını, ciğerlerini ve beynini sarmış; iki ameliyat ve dört kemoterapi kürü görmüş.
Doktoru hastalığın neredeyse onu öldürmek üzere olduğunu söylediğinde;
‘‘Hayatımın en yüksek ve en doğru amacı ne?’’ diye sormuş kendine.
Amacının dünyanın en zorlu sporu olan Fransa turunda yarışmak olduğunu fark ettiğin de nükseden (tekrarlayan) kanseri bir kez, bir kez, bir kez daha yenmiş...
Armstrong şöyle diyor: ‘‘Hastalıktan aldığım ders olmasaydı, tek bir Fransa turunu bile kazanamazdım. Ağrı geçicidir, pes etmenin yaşatacağı duyguysa sonsuza dek sürer. Bana göre Fransa turunu tamamlamak hastalıktan kurtulmuş olduğumun göstergesidir.’’

***
Bisiklet turu deyip geçmemek lazım...
 Armstrong Fransa turunun zorluğunu şöyle anlatıyor: ‘‘Mantığa sığmayan sarp kayalıklar, kasaba kasaba bazen sahil boyunca ilerlemek, köprüleri geçmek, dağ yamaçlarını kat etmek hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar güç gerektirir. Tur o kadar zorludur ki; Alplere uzun bir tırmanıştan sonra, Hollandalı yarışçı Hennie Kuiper ‘‘Kar gözüme siyah görünmeye başladı’’ demişti. Üç hafta süren tur, insanoğlunun çabalarının küçük komedi ve trajedilerinin gündelik şenliğidir. Yarış birçok açıdan yaşama benzer yalnız sonuçları daha az korkunçtur ve sonunda ödül vardır.’’
Sık sık kanserin başına gelen en iyi şey olduğunu söylüyor, Armstrong:
‘‘İnsanın yaşamını tehdit eden bir hastalık iyi bir şey olabilir mi? Ben bunu söyleyebiliyorum çünkü hastalığım benim için aynı zamanda bir panzehirdi; tembelliğimi iyileştirdi.’’ diyor.

***
Olumlu düşünce tarzını hiç bırakmamış, pes etmemiş; yandım bittim mahvoldum moduna hiç girmemiş: ‘‘ İlk hastalandığımda bazı doktorlar yaşama şansımın yüzde elli olduğunu, bazıları yüzde kırk bazıları ise yüzde yirmi olduğunu söyledi. Ancak bir şey kesindi. Her ihtimal yüzde sıfırdan daha iyiydi. Kendime: Tamam bir seçim yapacaksın; teslim olabilirsin ya da deli gibi bir umutla yaşamak için savaşırsın...’’ dedim.

***
Kitabın beni en çok etkileyen bölümü ise; Armstrong’un kendisi gibi bisiklet yarışçısı olan bir arkadaşının, yaşadığı kasabaya uğrayıp, bir şeyler içmek için onu aradığında gelişen diyalog…
Aralık ayı ve sezon dışıdır. O soğuk hava şartlarında, kimsenin antrenman yapmak gibi bir derdi yoktur. Arkadaşından telefon geldiğinde, Armstrong bisiklet tepesinde dördüncü saatini geçirmektedir. Arkadaşı çok şaşırır. ‘‘Nasıl olur, bu hava şartlarında bisiklet tepesindesin misin?’’
Bu soru benim için çok anlamlıydı. “Başarının tesadüfi olmadığını anlatan” bir soruydu çünkü. Özellikle de profesyonel bir bisikletçinin bu soruyu sorması, kayda değerdi!
Bisikleti ile bütünleşmiş Armstrong, bisikletin üzerindeyken hiçbir şeyi duymadığını, görmediğini, etrafındaki hiçbir şeyi fark etmediğini söylüyordu.
Başarıya giden yol, bu olsa gerek:
“Karar vermek, kendini yaptığın işe adamak ve etrafındaki hiçbir şeyi duymamak, görmemek, fark etmemek”

  








Nasıl olur?

Son zamanların en önemli konularından biri; yediğimiz, içtiğimiz şeylerin ne kadar sağlıklı olduğu…



Gelişen teknoloji ile birlikte, kısa sürede daha fazla verim alabilmek, daha uzun süre saklayabilmek, daha fazla para kazanabilmek için ürünlerin genetiği ile oynanıyor, Bilinçsizce hormon ya da katkı maddeleri ekleniyor.


Kısacası; yediğimiz, içtiğimiz şeylerin ne olduğunu bilmiyoruz!


***


“Köylü üretiyor, daha natüreldir” diye satın aldığımız sebzenin otoban kenarında yetiştirilip yetiştirilmediğini, fabrika atıkları ile kirletilen derenin suyu ile sulanıp sulanmadığını, ya da bilinçsizce gübrelenip gübrelenmediğini vs. bilmiyoruz.


Bir ülkenin kalkınması için, sanayinin önemi kadar, tarımın da çok önemli olduğunu düşünenlerdenim.


Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre şu anda dünya da yaşayan bir milyar aç insan olduğunu ve her yıl bu nüfusun arttığını göz önünde bulundurursak eğer; gelecekte tarımın sanayiden de önemli olacağına inanıyorum.


***


Geçenlerde ilginç bir haber vardı, basında... Organik tarımın yapıldığı Kuşadası’nın Kirazlı Köyü’nde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2010 yılında maden arama ruhsat vermişti.


Organik tarım; tamamen doğal üretim yöntemleri ile yani kimyasal gübre, hormon, ilaçlama olmadan yapılan tarıma deniyor. Organik tarım sertifikası almak ise pek kolay değil.


Kirazlı sakinleri, organik tarım yapılabilirlik onayı bulunan, Türkiye’nin ilk ekolojik pazarının kurulduğu köylerinde gerçekleştirilebilecek madencilik faaliyetinin, üretimi olumsuz etkileyeceği düşünerek, idare mahkemesine başvurmuş ve iki yıl takip ederek, verilen ruhsatın iptalini sağlamıştı.


***


Bu haberi dinlerken; aklıma, mevcut sanayi kuruluşlarının sürekli kapasite artırmaya çalıştığı, atık bertaraf tesisleri kurmaya çalışıldığı, Dilovası ve Hereke geldi


Elbette sanayiden vazgeçemeyiz, ülkenin kalkınması için gereklidir. Ancak sanayi tesisler tarıma elverişli, bitek topraklar yerine; iyi bir planlama ile toprakları kıraç olan yerlere kurulsa nasıl olur?
Elbette ulaşım zorluğu maliyeti artıracaktır ama gülü seven dikenine katlanır.


***

Aç insanın düşündüğü tek şey bir sonraki yemeği ne zaman yiyeceğidir. Ne yiyeceği o kadar önemli değildir; yeter ki yiyebileceği bir şeyler olsun. Bozuk, küflü, kokmuş bile olsa yer ama makinaları ya da sanayi atıklarını yiyemeyeceği de bir gerçek!


Bu durumu düşünerek, Kirazlı sakinleri gibi biz de topraklarımıza sahip çıksak, kirletilmesine göz yummasak, nasıl olur?






Eğitimle ilgisi var mı dersiniz?

Nasıl bir toplum olduk biz böyle?



Her gün, basında çıkan yeni cinayet ya da yaralama haberleri ile irkiliyorum…


Sabah-akşam dayak attığı karısını, evi terk etti diye yolun ortasında bıçaklayan/ kurşunlayan koca tipine;


Erkek arkadaşına mesaj attı diye, kız kardeşini göz kırpmadan katleden ağabeylere;


Bakkala alışverişe ya da komşuya oturmaya gitti diye komaya sokulan kadınlarla ilgili haberlere; toplum olarak alıştık sanki. Doğru dürüst tepki bile vermiyoruz.


Ara sıra “kadına şiddete hayır” diye bağırıyor, pankart açıyoruz. Sonrasında yine eski tas, eski hamam…






Kadına şiddetin yanı sıra, hemen her gün; “Neden yan baktın? Neden benim yerime park ettin? Neden beni solladın?” “Topun bahçeme kaçtı” gibi sudan sebeplerle, insanlar birbirini kurşunluyor, bıçaklıyor artık. Gazetelerin üçüncü sayfası hiç boş kalmıyor.






***






Geçen gün basında, yine beni şaşkına çeviren bir haber vardı. Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı girişinde, x-ray cihazında tespit edilerek alınan, daha sonra sahiplerince unutulan; delici, kesici aletlerin sayısı bin 575 idi. Ne kadar sürede diye soracak olursanız sadece on ayda!


Bu sayı unutulan aletlerin sayısı, bir de geri alınanları düşünürsek, sayı daha da artacaktır.






***






Bıçak, çakı, tornavida ve benzeri delici aletleri taşımak ne zamandan beri moda oldu? Bilmiyorum ancak gördüğüm, duyduğum kadarıyla; ilkokul çağına kadar inmiş durumda.






Geçtiğimiz günlerde, liseli bir çocuk, tasdiknamesini almak için okuluna gittiğinde, öğretmenini bıçakladı. Bu haberi okuduğumda içim cız etti açıkçası.


Sebebi ne olursa olsun; bir öğretmene, öğrencisi nasıl bıçak çekilebilirdi? Aklım almadı…


Bırakın bıçak çekmeyi düşünebilmeyi; öğretmenlerimin karşısında, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum hala...






***






Geçtim ülke genelini; sadece geçen hafta bizim kentimizdeki ölümlere, yaralanmalara baktığımızda bile, ürkütücü bir durum ortaya çıkıyor. Üstelik bu ölüm ve yaralamalara hasımları değil, en yakınları sebep oluyor.


Gün geçtikçe psikopatlaşıyor muyuz? Bilmiyorum ama her geçen gün ruhsatlı/ ruhsatsız ateşli silahların yanı sıra; kesici, delici aletlerde taşımaya başladı insanlar. Kızdı mı, sinirlendi mi; batırıveriyorlar.






***


Neden insanlar, başkalarının haklarına saygılı olmayı, kendi özgürlüğünün bittiği yerde başkasının özgürlüğünün başladığını bilmiyor?


Neden sadece kendini düşünüp, bencilce hareket ediyor?


Neden?


Eğitimle bir ilgisi var mı dersiniz?


Aklım yine karıştı (II)


Dün yazdığım “Aklım yine karıştı” adlı köşe yazım da; Hereke Çevre Derneği’nden gelen e-mailden bahsetmiştim. 
Dilovası’nda faaliyet gösteren Çolakoğlu firmasının, atıklarını bertaraf etmek için, Hereke’de tesis kurmayı planladıklarını ancak bu tesisi kesinlikle istemediklerini net bir şekilde ifade ediyordu.
Konu bana ilginç gelmişti ve ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantısına katılmaya karar verdim.    
Fabrika Dilovası’nda olduğu halde, çıkan cüruflar neden Hereke’de bertaraf edilecekti?
Mevcut taş ocakları ve Nuh Çimento Fabrikasının kirliliğinden bıkan Hereke’liler, bu yeni tesis için neler söyleyeceklerdi; kaygı ve düşüncelerini nasıl ifade edeceklerdi?
Toplantıyı izleyip görmek istedim…

***

ÇED toplantısının yapıldığı mekana gittiğimiz de, beklediğim kalabalığı göremedim. Nedenini sorduğumda, yeterince duyuru yapılmadığı, toplantı yerinin tesisin yapıldığı yere uzak olduğu vs. gibi sebepler söylendi.
Firma yetkilileri ÇED toplantısında,  projenin ne kadar zararsız (!) olduğunu, slaytlarla ve teknik terimlerle anlattılar; bu halkı bilgilendirme toplantısında...  Bilgilendirme esnasında “izne konu olan sahanın agrega üretiminin yapıldığı II. Grup kalker sahası olması” gibi cümlelerden hiç bir şey anlamadım; üniversite mezunu olduğum halde.

Anladığım kadarıyla taşocaklarından kalan çukurlar, fabrikadan gelen atık maddelerle (cüruflarla) doldurulacaktı. Bunu yaparken, öyle güzel önlemler alınmıştı ki, atıklar kesinlikle yer altı suları ile karışmayacak; gelen/giden kamyonların tekerlekleri özel olarak yıkanacaktı vs. vs.
Firma yetkilisi, kurulacak tesisi güzel güzel anlatırken; aklıma şu soru geldi.

 “Madem bu cüruflar; dedikleri kadar zararsızsa,  neden bu kadar çok önlem alınıyor?
Demek ki, bir takım riskler var. Peki, herhangi bir risk varsa, bu riski neden Hereke halkı göğüslemek zorunda?”

Sonrasında, aklıma “tarihi iyi bilen bir dostumuzun anlattığı, Roma İmparatoru Büyük Konstantin ve annesi Aziz Helene’nin  öldüğü yerin Yukarı Hereke olduğu; yüzyıllardan beri istasyonla, Halıhane arasından denize akan, böbrek taşlarına iyi geldiği söylenen şifalı su;
Şu anda Çinlilerin sahtesini çıkarttığı Hereke halıları;
30 yıl öncesine kadar, denizden çıkan bin bir çeşit deniz mahsülü;
Saraylara kadar giren, meşhur çavuş üzümü bağları, kiraz bahçeleri”geliyor…
“Hereke neden cüruf bertaraf merkezi olsun ki, bu haksızlık değil mi?”  diye bas bas bağırasım geliyor.    

*20 mayıs 2012 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki



Aklım yine karıştı (I)



Geçtiğimiz günlerde Hereke Çevre Derneği’nden bir e-mail aldım.
Bu e-mail Dilovası’nda faaliyet gösteren Çolakoğlu Metalurji’nin, Hereke’de tehlikesiz atık bertaraf tesisi kurması ile ilgili idi.
Bir düşündüm; fabrika Dilovası’nda olduğu halde neden atık bertaraf tesisi, Hereke’ye kurulmak isteniyordu? Hereke’nin başı zaten taşocakları yüzünden yeteri kadar yanmamış mıydı? 2014’ e kadar taş ocaklarının kapatma sözü veren büyüklerimizin, Hereke için başka planları mı vardı? Açıkçası aklım yine karıştı.  
Bugünkü yazımda, Hereke Çevre Derneğinden gelen e-maili sizlerle paylaşıp, bir sonraki yazımda ise bu konuyla ilgili katıldığım ÇED(Çevresel etki değerlendirmesi) toplantısında ki izlenimlerimden bahsedeceğim. 
Mail özetle şöyle:

Geçtiğimiz yaz döneminde; Hereke de ki Küçükkaya taş ocağına, gündüz gözüyle yasa dışı olarak fabrikasının atıklarını döken Çolakoğlu firması, baskılarımız üzerine izinsiz olan atık döküm işini geçici olarak durdurmuştu. Ancak görüyoruz ki huylu huyundan vazgeçmiyor.
Bu gün burada yapılmak istenen ÇED toplantısı tepkilerimizi bir kez daha ortaya koyabilmek için sebep olmuştur. Başta Kışladüzü halkı ve tüm sivil toplum örgütleri ve mahalle muhtarlıkları Hereke’ deki kapanacak taş ocaklarının atık deposuna dönüştürülmesine şiddetle karşıyız.
Taş ocaklarına ve maden sahalarına işletme ruhsatı verilirken sahayı aldığı gibi teslim etme ve üzerini ağaçlandırarak teslim etme konusunda taahhütname imza ettirilmektedir. Ne maden mevzuatı nede orman mevzuatı,  kapanacak sahaların atık deposuna dönüştürülmesini öngörmemektedir.
Kocaeli genelinde oluşan yoğun sanayileşme nedeniyle üretim atıkları başa bela olmuştur. Elbette ki bu tip atıkların bertaraf edilmesi veya geri kazanılması gereklidir.  40 yıldır faaliyet gösteren koskoca demir çelik firması neden bu saatten sonra atıklarını dökecek yer arama derdine düşmüştür?  Bu soruya bu kenti yönetenlerin ve bu ve benzeri firmalara işletme izni veren idari makamların cevap vermesi gerekmektedir.
Mevcut termik santralin yanı sıra yeni kurulmak istenen termik santralde, yılda bir milyon ton kömür yakılacak. Dumanıyla zehirlendiğimiz yetmiyormuş gibi oluşan yıllık 400 bin ton kül yine beldemizdeki taş ocaklarında stoklanacaktır. Sorun sadece cürufla sınırlı değildir.
Altında kül, cüruf ve diğer tehlikeli atıkların bulunduğu sahalarda piknik yapılmaz. Bunu özellikle belediye yetkililerine duyurmak istiyoruz.
Hem toprağa hem suya hem de partikül madde olarak havaya karışarak sağlığımızı bozacağı açık olan bu yatırıma şiddetle karşıyız. Zira beldemizdeki ölümlerin neredeyse tamamı artık kanserdendir. Basına ve kamuoyuna önemle duyurulur.”

***
İnanılır gibi değil; değil mi?   

*19 Mayıs 2012 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 


Duvar


Geçtiğimiz hafta, Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden, II. Dünya Savaşı’nda en çok bombalanan, hasar gören kentlerden birinde; Berlin’deydim.
Berlin birçok tarihi eserinin yanı sıra, filmlere, şarkılara konu olan “utanç duvarı” ile de anılır.  
Berlin’e kadar gitmişken; duvarı görmeden dönmek olmazdı.


***

Berlin, 1945’te II. Dünya Savaşı’nın ardından, müttefikler tarafından önce dört sektöre bölünür. Sonrasında batılı müttefikler ile Sovyetler’in ideolojileri uymadığı için; 1961 yılının, 12 Ağustos’unu13 Ağustos’a bağlayan gece de oluşturulan 46 km.lik bir duvarla, doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılır.  

13 Ağustos sabahı uyanan insanlar, neye uğradıklarını şaşırırlar…

Karşılıklı binalarda oturan akrabalar, her sabah uyandıklarında birbirlerini selamladıkları pencerelerin karşısında bir duvarla karşılaşmışlardır…

Duvarın inşa edilme sebebi, genç ve eğitimli kesimin batı Berlin’e göç etmesini engellemektir.
Ancak duvar yükseltilse de, etrafında ki tarlalara mayınlar döşense de, keskin nişancı askerlerle çevrilse de, batıya geçmek isteyenleri engelleyememiş.
İnsanlar ölümü göze alarak, duvarı aşabilmek için, tüneller kazmış, balonlarla uçmuş, vurulmuş, ta ki 1989 yılının 3 Kasımında duvar yıkılıncaya kadar…     


****

Duvarın yıkıldığı günü anımsıyorum. Tüm dünyada televizyonlar, radyolar bu tarihi günü canlı yayınla bildirmişti. Duvar yıkıldığında, insanlar birbirlerini tanısın tanımasın, sarılıp ağlamışlardı…
Batıya geçenlere, “hoş geldin parası” olarak 100 mark verilmiş, o günlerde.
100 Markı alan Doğu Almanların ilk yaptığı şey marketlere girip, muz almak olmuş, çünkü muz yemeleri yasakmış. Çok kısa bir sürede marketler de muz kalmamış…
Bu beni çok etkilemişti.

***
İnşasından sonra, zamanla üzerine yapılan resimler, yazılan yazılarla bir grafiti anıtına dönen duvarın bir bölümü sembolik olarak bırakılmış, önünde fotoğraf çektiriliyor.  
Küçük parçalar halinde ya da kartpostalların kenarına iliştirilmiş olarak, turistler anı olarak alsın diye, kitapçılarda, marketlerde satılıyor.
“Duvarların dili olsa da konuşsa” diye bir söz vardır ya “utanç duvarı” konuşabilseydi, 28 yıl boyunca tanık olduğu ne çok hikaye anlatırdı değil mi?
Çoğu hikayenin sonu, hüzünlü olsa da,  özgürlüklerin ve hayallerin bir duvarla engellenemeyeceği ile biterdi…

Nice olur halimiz?

Yer: Kentimiz de ki Ağız ve Diş Sağlığı Merkezlerinden biri.



Saat: 23:30 yani gecenin bir yarısı...


Akut diş ağrısı ile gelen şahsa, diş hekimi “dışarı da giriş işlemlerinizi yaptırmanız gerekiyor” der.


Şahıs: Ben acil hastayım; mecbur bakacaksınız. Başbakan acil durumlarda, para ödemeyeceksiniz dedi.


Diş hekimi sakinliğini bozmadan “Beyefendi kurumumuzun prosedürü bu.


Kayıt olmadan, size işlem yapamam. Kaydınızı yaptırıp öyle gelin” dediğinde;


“Sizi boşuna öldürmüyorlar, hak ediyorsunuz işte”


Sözüyle karşılaşır…


***
Gaziantep’te, ölen bir hastanın yakını tarafından öldürülen, Kardiyoloji doktoru;


Domuz bağıyla infaz edilen, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı doktor;


Ülkeyi yönetmeye talip olup, seçilen bir vekilin tekme tokat saldırdığı doktor;


Son bir aydır, gündeme damgasını vuran haberler…


Sağlık emekçilerine yapılan ve basına yansımayan daha kaç şiddet vakası vardır;


Kim bilir?


***


Doktor olmak çok meşakkatli bir iştir. Hele de uzman doktor olmak…


Lisede gece gündüz çalışıp, fakülteye kapağı atmak yetmez.


6 yıllık zor bir süreç vardır, doktor adayının önünde. Yine gece gündüz çalışması gerekir.


Mezun oldu mu, bitmez, yeni bir süreç başlar, TUS denen sınavı geçebilmek için, gece gündüz çalışması gerekir.


TUS Kazanılınca, 4-5 yıl sürecek yeni bir maraton daha başlar.


Sınavlar, mecburi hizmetler, nöbetler, seminerler, kongreler…


Zordur gerçekten; tıp doktoru olabilmek…


Şairin “yolun yarısı” dediği yaşa kadar hem çalışıp hem de okumakla geçer hayatı.


Doçent ya da profesör olmaksa niyeti, nerdeyse ömrünün tamamı…


***
Tüm hekimlerin amacı, insan yaşamının devamını sağlayabilmektir.


Kendilerini hastaların iyileşmesine adamışlardır.


Son yıllarda hekimlere ve sağlık çalışanlarına karşı yapılan saygısızlıkların artması;


duygusal, fiziksel şiddetle yetinmeyip, ölüme kadar gitmesinin sebebi ne olabilir?


Sağlıkta dönüşüm Projesi ile sınırsız hizmet alacağına inandırılan hastaların,

yetersiz donanım ve ekipmanla çalışmaya zorlanan doktorların karşı karşıya getirilmesi mi?


“Hasta hakkı”, “Hekim seçme hakkı” konusunda yanlış yönlendirilmesi mi acaba?


Konuyu görüştüğüm bir hekim arkadaşım önemli bir noktaya dikkat çekti.


“… Yalnız unutulmaması gereken bir durum var. Hastanın hekim seçme hakkı olduğu kadar, hekiminde hasta seçme hakkı vardır” *

Hakikaten ya hekimler de bu haklarını kullanmak isterlerse!

Nice olur halimiz?


*Tıbbi Deontoloji Nizannamesi’nin 19. maddesi : “Tabip ve diş tabibi, acil yardım, resmi veya insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir.”