Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Biz nerede yanlış yaptık?

                                                                                                                
Gazete okumaya, televizyonu açmaya korkar oldum artık.
1. sayfada şehit haberleri, 3. Sayfada cinayet haberleri gün be gün artmakta zira.
Bazen öyle çirkin haberler oluyor ki, okumaya dahi utanıyorum!
***
Ne yazık ki; terör, hırsızlık, arsızlık, tecavüz haberleri sanki olağanmış gibi karşılanıyor artık güzel ülkemde!
Eline ateşli silah alan herkes, sinirlendi mi, basıyor tetiğe;
Dünyanın, bilgi ötesi bir çağı yaşadığı 21. Yüzyılda…
En kıymetlisini;
Yani annesini,
kız kardeşini,
bir harf için köle olduğu öğretmenini,
uğruna canını verebileceği, sevdiğini öldürüyor…
Ya basıyor tetiğe ya da yerde gördü mü, üç kere öpüp başına koyduğu nimeti kestiği bıçağa…
***
Bir insanın değil bir insanı öldürmesini anlamak; herhangi bir canlıya verdiği zararı anlamakta bile zorlanırken;
“37 ya da 50 bıçak darbesi ile öldürmek, ne demek?”
“15 yaşında ki bir çocuğun, çok sıradan bir sebep için öğretmenini öldürmesi ne demek?”
Anlayamıyorum, algılayamıyorum, algılamak ta istemiyorum!
Biz nerede yanlış yaptık, ya da yapıyoruz?
Biz nereye gidiyoruz?
Korkuyorum!

Görünen köy!


                                                                                                           
3 Eylül’de yazdığım “Bir siyanürümüz eksikti” adlıyazımda;
Gün geçmiyor ki kentimizde özellikle de Dilovası´nda yeni bir fabrika kurulmasın ya da var olan tesise yeni ilaveler yapılmasın…
Şimdi de Dilovası ve Körfez ilçelerinin, Naipköy-Tepecik-Şemsettin köylerinde;
kurşun, çinko, bakır ocağı ve zenginleştirme (flotasyon) tesisi kurma çalışmalarının planlandığıöğrendik.
Tesisin projesi ile ilgili başvuru dosyası hazırlanıp, ÇED (çevresel etki değerlendirmesi) süreci başlatılmış bile…
Kocaeli Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü;
"ÇED süreci tamamlanana kadar projeye ilişkin görüş, soru ve önerileriniz değerlendirilmek üzere valiliğimize veya Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilebilecektir. Proje ile ilgili görüş ve önerilerin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğümüze yazılıolarak bildirilmesi halkımıza ilanen duyurulur” diyor.
Öncelikle “bu köyler de kurşun, çinko ve bakır madeni mi var?” sorusu aklımdan geçti. Sonra da “flotasyon nedir?” sorusu…
Konunun uzmanıolmadığım için, araştırayım dedim” … diye başlayan yazımda, yaptığım araştırmalara göre flotasyon yöntemlerinden birin de siyanür de kullanıldığı endişesini paylaşmış ve
“Kentimizde ki, sanayiye bağlı kirliliği düşününce; “Hah bir siyanürümüz eksikti” diyorum ve umuyorum, konu ile ilgili meslek örgütleri, sivil toplum örgütleri, yörede yaşayan halk; proje hakkındaki görüş ve önerilerini, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünün ilan ettiği gibi yazılı olarak bildirirler” demiştim…
***
İşte bu ÇED toplantısı geçen hafta Hereke’nin Şemsettin Köyü’nde yapıldı.
ÇED toplantısında görmeyi arzu ettiğim ya da arzu etmenin ötesinde mutlaka orada olması gerekir diye düşündüğüm; konuyla ilgi meslek örgütlerinden Sivil Toplum Kuruluşları’ndan, birçok bilgili, deneyimli, çevre dostu kişi yoktu ne yazık ki (Çoğu ÇED toplantısında olduğu gibi)!
Ancak Şemsettin Köyü’nde yaşayan ve özellikle de gençlerin ve kadınların çoğunlukta olduğu bilinçli bir topluluk doldurmuştu ÇED toplantısın yapıldığı köy kahvehanesini…
Ve yapılacak olan tesisin, çevreyi ne kadar kirletmeyeceği ile ilgili bir sürü bizim anlayamayacağımız dilden bilgileri anlatmaya, ikna etmeye gelen yetkililere dediler ki: “ Biz köyümüz de maden ocağı falan istemiyoruz. Suyumuz zaten kirli, bir yağmur yağsa çeşmelerden çamur akıyor. Maden ocağı kurulsunda bir de zehir mi aksın?”
“Köylüyüz diye, bizi cahil mi sandınız?”
“Bu toplantıyı yapmanızı, kurulması planlanan tesisle ilgili bizi bilgilendirmenizi istemiyoruz!
Çünkü biz evlatlarımıza, torunlarımıza temiz su, temiz çevre bırakmak istiyoruz” dediler…
***
“Görünen köy kılavuz istemez” demiş atalarımız.
Şemsettin Köy sakinleri yörelerinde kurşun- bakır-çinko tesisi kurulmasın diye, ÇED toplantısının yapılmasını dahi istemedi ama işAnkara’da, bakanlıklarda bitiyor.
Bakalım Türk büyüklerimiz, bu duruma ne diyecekler? Bekleyip göreceğiz!

Asıl sebep

                                                                                                           
Ülke olarak“bilimsel dişhekimliğinin 100. yıl dönümünü” kutladığımız 2008 Kasımında, “Ağız sağlığı sözde kalmasın” diye bir yazı yazmıştım.
Hükümetin, Sağlıkta Dönüşüm Programında ‘‘Diş ve diş eti hastalıkları genel sağlığı etkileyen sorunlar yaratmadığı için bizim açımızdan önemli bir sağlık sorunu değildir’’ deyip, bütün sağlık hizmetlerini özelden aldığı halde, Dişhekimliği hizmetlerini kamudan aldığını;
hazır kurulu Dişhekimi muayenehanelerinden hizmet almak yerine,
Ağız Diş Sağlığı Merkezleri (ADSM) açarak milyarlarca lira yatırımla açılan muayenehaneleri atıl bıraktığını’’ söylemiştim…
Yine bu yazımda“ Bir asır geçmesine rağmen, genel sağlığımız için çok önemli olan dişlerimizi yeterince önemsemeyi öğrenememişiz!
Bizim önemsemediğimiz bir konuyu hükümet neden önemsesin ki?” demiştim.
O günden bu yana, Türk Dişhekimleri Birliği, konuyla ilgili bakanlıklarla ve başbakanla defalarca görüştü. Basın açıklamaları, imza kampanyaları düzenledi…
***
Nihayet geçtiğimiz aylarda, basında “dişte özel sektörden hizmet alma çalışmaları tamamlanıyor”haberleri çıkmaya başladı. Hastalar tedavilerini yarım bırakıp, yasanın çıkmasını beklemeye başladı.
Bana pek inandırıcı gelmedi ama bekleyip görelim dedim…
Nitekim geçen hafta yine basın yayın organlarında;
“Ekonomiyle ilgili bakanların 2012 yılı sonu bütçe hedeflerinin tutturulamayacağını,
bu nedenle bütçede kısıtlamalara gidileceğini ve bu kısıtlamaların sağlık alanından başlanacağını, sağlık alanındaki ilk kısıtlamaların da Ağız ve Diş Sağlığıhizmetlerinin özelden alınma konusu olduğunu açıkladıkları” haberlerini okuduk.
Nedense hiç şaşırmadım…
2008’den bu yana beş yıl geçmesine rağmen, en temel insan hakkı olan sağlık hakkının kısıtlandığını, hekim seçme özgürlüğünün engellendiğini söyleyen birini ya da “Madem sağlık özelleşti, Ağız ve Diş Sağlığı konusunda neden özelden hizmet alamıyorum” diyeni ne duydum ne de gördüm. Duyan varsa söylesin?
***
Randevu almak için aylarca bekleyerek gittikleri Ağız ve Diş Sağlığı Merkezleri’nde Dünya Sağlık Örgütü’(WHO)nün “her hekimin hastasına en az 45 dakika zaman ayırması gerektiği bilimsel standart” yerine; neden 3-5 dakikada hasta koltuğundan kalktığını bilen, sebebini sorgulayan var mı acaba?
Bildiğini zannedip, hekimlere ve dişhekimlerine saldıranlar, tekrar düşünsünler bakalım!
Asıl sebep, ağız diş sağlığı hizmetleri için performans sistemi altında ezilen kamuya (ADSM’lere) mahkum edilmeleri yüzünden olmasın sakın?

Sil baştan...

                                                                                                                    
  
İlköğretim okulları 17 Eylül’de açılıyor ve aylardır tartışılan 4+4+4 dönemi başlıyor.

Ancak Milli Eğitim Bakanlığı “uyum programı” kapsamında birinci sınıfa gidecek minikler, bugün okullu oldu. Bir hafta da okula alışmak, uyum sağlamak ne kadar mümkün olacaksa artık!
Hele bu eğitim ve öğretim döneminde, 60-66 ay arası çocukların okula başlaması söz konusu olunca...

***
Aylardır, 4+4+4 tartışılıyor. Her yıl değiştiği için zaten yap/boz tahtasına dönen eğitim/öğretim sistemi hem öğrencilerin, hem öğretmenlerin, hem de velilerin karışık olan kafalarını deyim yerindeyse Arap saçına döndürdü.

Eğitimciler, doktorlar, psikologlar bu yaşta çocukların okula gitmesinin sakıncalarını ne kadar anlattıysa da; Türk Tabipler Birliği, bilimsel açıdan 72 ayını doldurmamış olan çocukların okula başlamasının doğru bulunmadığı söylese de; binlerce insan yürüse de, imza atsa da;
60-66 aylık çocuğu olan veliler, doktor raporu alabilmek için hastanelerde kuyruk oluştursa da; bakanlığın dediği gibi ilkokul müfredatı “sil baştan” yenilenip, yeni eğitim ve öğretim yılı başladı. Hepimize hayırlı, uğurlu olsun…

***
Milli Eğitim Bakanlığının internet sitesinde; yapılan kanun değişiklikleri sonucu getirilen yenilikler, “12 yıl Zorunlu Eğitim, sorular cevaplar” başlığı ile anlatılmış. (http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyurular2012/12Yil_Soru_Cevaplar.pdf)

“ Zihinlerde beliren soruları aydınlatacağı inancı ve umuduyla” demiş önsözde, Bakan Dinçer ama soruların yanıtlarını okuduğum halde benim zihnimdeki soruları aydınlattığını pek söyleyemeyeceğim.

100 sorunun tamamını burada paylaşmam söz konusu değil elbette ancak aydınlanmak yerine kafamı iyice karıştıran bir-iki konuyu paylaşmak istedim sizlerle…

***
-“Değişik kademelerde oluşturulacak seçimlik derslerle tüm vatandaşlarımızın ve öğrencilerimizin eğitimden beklentileri, sosyal ve kültürel talepleri karşılanmaya çalışılacaktır. Öğrenciler sporda, sanatta veya başka bir alanda yetenek sahibi ise veya bu

alanların birinde kendini geliştirmek istiyorsa 5. sınıftan itibaren kendisine bu
imkân tanınmış olacaktır” deniyor. Peki, bunun için alt yapı hazırlandı mı?
Mesela spor salonu bile olmayan spor liselerimizin salonları inşa edildi mi?
Sanatla ilgilenmek isteyen öğrenciler için; akustiği, ses düzeni, enstrümanları vs. olan odalar hazırlandı mı? Eğitim verecek öğretmenler atandı mı?
-“Yapılan değişiklik ile 5 yaşını doldurmuş, 6 yaşına girmiş çocuklarımızın ilköğretime başlamalarına fırsat verilmiştir. Bu konuda dünya genelindeki uygulamalarla paralellik sağlanmış, erken yaşta eğitime başlayan bireyin bir yıl erken hayata adım atması sağlanmıştır.”
Dünya genelindeki uygulamalarla paralellik sağlanması, kulağa çok hoş geliyor gerçekten lakin öğrenciler okulu bitirir bitirmez, iş hazır mı? Hazırsa neden üniversite bile bitirmiş gençler işsiz?

***
Milli Eğitim Bakanı Dinçer’in dediği “Bilgi çağı olarak nitelendirilen 21. Yüzyılda eğitim, değişimin ve dönüşümün en temel aktörü haline gelmiştir. ”Çok doğru…
“Bugün uluslararası toplumda, ilköğretim eğitiminin yetersiz kaldığı ve tüm nüfusun en azından lise düzeyinde eğitim alması gerektiği yaygın olarak kabul edilmiştir.” bu da çok doğru ama;
Altyapısı hazırlanmadan, “Sil baştan” yaptım oldu mantığı ile geleceğimizin teminatı çocuklarımızın geleceği ile oynamak; hiç ama hiç doğru değil diye düşünüyorum.

Bir siyanürümüz eksikti!

Gün geçmiyor ki kentimizde özellikle de Dilovası´nda yeni bir fabrika kurulmasın ya da var olan tesise yeni ilaveler yapılmasın…
Şimdi de Dilovası ve Körfez ilçelerinin, Naipköy-Tepecik-Şemsettin köylerinde;
kurşun, çinko, bakır ocağı ve zenginleştirme (flotasyon) tesisi kurma çalışmalarının planlandığı öğrendik.
Tesisin projesi ile ilgili başvuru dosyası hazırlanıp, ÇED (çevresel etki değerlendirmesi) süreci başlatılmış bile…
Kocaeli Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü;
"ÇED süreci tamamlanana kadar projeye ilişkin görüş, soru ve önerileriniz değerlendirilmek üzere valiliğimize veya Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilebilecektir. Proje ile ilgili görüş ve önerilerin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğümüze yazılı olarak bildirilmesi halkımıza ilanen duyurulur” diyor.

***
Öncelikle “bu köyler de kurşun, çinko ve bakır madeni mi var?” sorusu aklımdan geçti. Sonra da “flotasyon nedir?” sorusu…
Konunun uzmanı olmadığım için, araştırayım dedim.

***
Dünyada flotasyon özellikle bakır kurşun ve çinko cevherlerinin zenginleştirme yöntemlerinden biri imiş. Flotasyon veya yüzdürme yöntemi, üretilecek cevherin su sevme (hidrofilik) ve su sevmeme (hidrofobik) özelliklerini kullanarak, sıvı içerisinde kabarcık oluşturarak suda yüzmesi veya batması ile diğer malzemelerden ayrılmasını sağlayan bir zenginleştirme yöntemi imiş ve genelde sülfürlü cevherlerin ayrıştırılmasında kullanılıyormuş...
Okuduğum makalelerde “Yüzdürme işlemi sadece suyla yapılamadığından flotasyon için malzeme içine reaktifler eklenir. Bunlar sırası ile PH ayarlayıcı, bastırıcı, canlandırıcı, toplayıcı (kollektör), köpürtücüdür. Bu zenginleştirme yöntemi gravite ile yapılamayan zenginleştirme için uygulanır.” diye bir sürü teknik terim ve kelimeleri anlamaya çalışırken, dikkatimi bir şey çekti!
Belli minerallerin yüzey kimyasını değiştiren en önemli bastırıcı (pasifleştirici); “siyanür”müş yani çok kuvvetli bir zehir…
Hemen hepiniz siyanürü duymuşsunuzdur. Fare zehrinde kullanılan, siyanür tuzlarının yanlışlıkla alınması veya siyanür asidi gazlarının solunması insanı hemen öldürebiliyor.
Uzmanlara göre, siyanürün kullanıldığı bir ortamda bundan etkilenmemek nerdeyse imkansız…

Bulaşma yolları ise;
1. İçme suları,
2. Hava,
3. Toprağa temas eden cilt yoluyla,
4. Yiyecekler ile…


***
Kentimizde ki, sanayiye bağlı kirliliği düşününce; “Hah bir siyanürümüz eksikti” diyorum.
Ve umuyorum, konu ile ilgili meslek örgütleri, sivil toplum örgütleri, yörede yaşayan halk; proje hakkındaki görüş ve önerilerini, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünün ilan ettiği gibi yazılı olarak bildirirler.

Önemsemek ve önemsenmek…

                                                                                                         
Kabul etsekte etmesekte; her birimiz, farklı kişiliklere sahibiz.
Doğduğumuz yer, yetiştirilme tarzımız, yaşam tarzımız, karakterimiz, mizacımız, eğitimimiz, beğenilerimiz, algıda seçiciliğimiz vs. gibi birçok faktör bunu etkiliyor.
Her birey, insan olma ortak paydasında kendine biçilen rolün kahramanı olarak ya kolayı seçip yerini kabul ediyor; ya da yadsıyor.
Ancak hiç kimse kendini önemsiz hissetmek istemiyor;
Hiç kimse değersiz biri gibi davranılmaktan, adam yerine konulmamaktan hoşlanmıyor; öyle değil mi?
***
Köşe yazılarımda sıkça, kişisel gelişim ve liderlik uzmanlarının sarf ettiği;
“Her insanın alnında görünmeyen harflerle beni önemli hissettir cümlesi yazılıdır” sözünü paylaşırım…
Kesinlikle hepimizin görmesi gereken, her insanın/canlının, dünyada kapladığı yeri gerçekten hak ettiğini bilme (değerinden emin olma) isteğini ne yazık ki atlıyoruz.
***
Çoğumuz karşımızdaki insanın duygu ve düşüncelerini konuşmaktansa, daha çok kendimizden bahsetmeyi tercih ederiz.
Aslında konuştuğumuz ya da anlattığımız konunun önemini ortaya koyan, karşımızdaki insanın ilgisini çekmesidir.
Biri ile konuşurken, onu dikkatli bir şekilde dinlediğimizi hissettirmekte çok önemlidir. Bunun için, karşımızdaki kişiyi dinlerken başka şeylerle meşgul olmayıp, yüzüne bakmamız gerekir.
Eğer konuşmalarını onaylıyorsak“haklısın”, “aynı fikirdeyim” gibi onay sözcükleri ile konuşmasınıdesteklemeliyiz.
Edilgenliğe mahkum etmek yerine diyalog kurduğumuzu ve değer verdiğimizi, dikkate aldığımızı hissettirmeliyiz…
Siz ne kadar önemli biri olursanız olun, ancak karşınızdaki kişiye kendisini değerli hissettirdiğinizde, onun gözünde önemli olursunuz.
Araştırmalara göre, söylenen sözcükler ne kadar iyi ya da kötü anlamlı olursa olsun, zamanla unutulabiliyor. Buna karşın o kişiye hissettirdiğiniz “önemliyim” duygusu asla unutulmuyor…
***
Tokalaşırken muhatabının yüzüne bakmayan insanlara çok kızıyorum.
Tokalaşmak, önemli bir ayrıntı,bir değer göstergesidir aslında…
Birinin elini sıkarken yüzüne bakmamız, ona verdiğimiz değeri gösterir.
Yalnız biraz dikkat! Kemik kıran cinsinden sert veya ölü balık tabir edilen gevşeklikte olmamalı…
Bunun yanında yeni tanıştığınız insanlara tanışma esnasında ve sonraki karşılaşmalarınızda ismi ile hitap etmeniz onların gözünde sizi yüceltecektir. Deneyin, fark edilecek ve fark edeceksiniz.
***
Toplum olarak eleştirmeyi pek severiz…
Bir başarıyı kabullenmek, kutlamak, övmek nedense içimize sinmez; zor gelir. Başarının altında mutlaka bir bit yeniği ararız. Özellikle ulaşmak istediğimiz güce veya her hangi bir hedefe varan kişileri eleştirmek, Süper Kupa finalinden daha heyecanlıdır. Hâlbuki hak ettikleri zaman insanları övmek, kutlamak onlara değerli olduklarıhissini vermek, gerçekten özel bir güç ister. Tabii eğer hak ediyorlarsa…
Böyle bir tavır, bizim üstünlüğümüzü, farkındalığımızı ortaya koyar.
Aksi ise, tam manasıyla bir kompleks ve yetersizlik sakızı çiğnemeye benzer. Yine kendimizi öne çıkarmaya, rakibimizi ise yok saymaya çalışırız... “Ben” vurgusuna sığınırız. “Ben”,“bana”, “benim” gibi kelimeler yerine; sen, sana, senin, hatta daha iyisi “biz”i vurgulayan sözcükler kullandığımızda sihirli bir havanın estiğini de nedense, fark etmeyiz.
Oysa bu sihre hepimizin çok ihtiyacı var. Öyle değil mi?

Öyle güzel uyuyordun ki!


                                                                                                  
Geçen hafta e-reçetelerle ilgili bir yazı yazmıştım…
O yazımın üzerine, bir okurumdan aldığım elektronik postayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Dikkatle okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü bu ileti, ülkemizde ki yasa boşluklarından faydalanıp, insan sağlığı hatta yaşamı ile nasıl oynandığını en ince detaylarına kadar anlatıyor.
***
Balıkesir´de bir kadın,
Güzel mi güzel.
´´Yolun yarısı eder´´de, Cahit Sıtkı´nın deyimiyle…
Balıkesir´de bir radyo,
Gün boyu dönüp duran bir reklam.
Ya zayıflayacaksınız ya da zayıflayacaksınız türünden…
Balıkesir´de bir kadın,
Güzel mi güzel
Ve daha yarısındayken her şeyin,
Yol biter…
Türkiye´de mevcut yasalar ilaç reklamının yasak olduğunu söyler. O nedenledir ki, üretici ya da ithalatçı firmalar tanıtımlarını “Sayın Doktor ve Eczacılar” diye başlayan ilanlarla sunarlar. Peki, nasıl oluyor da bir radyo programın da ya da internet sayfasında açık ve rahat şekilde tanıtım, reklam ve pazarlama yapılabiliyor?
Cevap şu; pazarlanan ürün ilaç değil çünkü. Yasal açıklıklardan yararlanan uyanıklar, büyük paralar ödeyerek kiraladıkları doktorlara ´´eğer kullanmazsanız çok şey kaybedersiniz´´i birşekilde söyletip insanların umutlarını sömürmektedirler.
Olay yasal mıdır? Evet.
Olay etik midir? Hayır.
Olay ahlaki midir? Asla…
Çelişkilerin çok rahat yaşanabildiği güzel bir ülke Türkiye…
Kapitalizmin para= tanrı tavrı; birilerinin para kazanmak adına yasal boşluklar aramasına, bulunan boşlukların vahşice ve sonuçlarıdüşünülmeden paraya çevrilmesine çanak tutmaktadır. Vitrine de parayı bastırıp bir hekim, bir sanatçı ya da bir siyasi oturttuğunuzda geriye siparişleri almak ve paraları destelemek kalıyor ne yazık ki!
Yıllarca bu ülkede, Beyazıt baharatçılarından alınan muhtelif otlar, merdiven altımekanlarda muşambalar üzerinde harmanlandı ve çok güzel ambalajlara konup çok tirajlı gazetelere ödenen çok büyük reklam paraları karşılığı büyük bedellere pazarlandı.
Homojenite sağlanamayan karışımlar, hijyen şartlarından uzakta piyasaya sürüldü ve bazı uyanıklara büyük paralar kazandırdı. Para alıp reklama çıkan hekimlerce de, serbest piyasa ticareti diye bakan hükümetlerce de, madem talep var satıp kazanayım diyen eczanelerce de ilaç ile zehir arasındaki tek farkın doz olduğu unutuldu.
Çelişkilerin çok rahat yaşandığı bir ülke Türkiye demiştik.
Fare zehirleri Sağlık Bakanlığı izni ile üretilirken, bebek mamaları ithali için Tarım Bakanlığı oluru yetiyor mesela.
Bildiğiniz oje silmeye yarayan aseton üretip satmak için, Sağlık Bakanlığıiznini almak zorundayken; Dr. Bilmem Kim’in reklamını yaptığı zayıflama tableti Tarım Bakanlığı izinli çıkıyor.
Tüy dökücü krem üretmek için Sağlık Bakanlığı koridorlarını aşındırmanız gerekiyorken, bir başka Dr. Bilmem Kim´in migren tedavi tableti Tarım Bakanlığıonayıyla rahatça ve açıkça satılabiliyor.
Sağlıksız bir Sağlık Bakanlığı, yasal göründüğü için izin ya da ruhsat vermede sakınca görmeyen Tarım Bakanlığı, umutları sömürülüp, paralarından, sağlıklarından ve bazen de canlarından olan insanlarımız...
Kazananı kim mi bu tablonun?
Parayı koyacak yer bulamayan reklam hekimleri ile büyük reklam bedelleri alarak sayfalarca ilanlar yayımlayan gazeteler, dergiler, internet siteleri.
Denetleyecek makamı mı sordu biriniz?
Tabi ki devlet ama Aziz Nesin´in dediği gibi;
´´Bir gün bu memleketin yanağına öpücük, başucuna da bir not bırakıp gideceğim´´
Not ta şunlar yazıyor olacak; ´´Öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım´´
* Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki ve Gebze Haber Gazetesi

Sudan sebepler

Son birkaç haftadır, yazılı ve görsel basının en önemli gündem maddelerinden biri de;   damacana suları oldu…

Şebeke suyuna güvenmeyip, damacana suyu kullanan herkes diken üstünde…

Neden olmasın ki? Yıllardır sağlıklı su içtiğini zannederken, bazı su markalarını tercih edenler, aslında musluk suyundan daha kötü su içtiklerini öğrendiler.

Şaka gibi değil mi? Olsun, Yıllarca sağlıklı su içmek için damacanaya ödedikleri para üstüne bir bardak soğuk su içip, dua etmeliler. Ya Sağlık Bakanlığı konuyu açıklamasaydı, ya sudan sebeplerden dolayı hastalansalardı!



***

Uzmanlar, hemen her gün televizyon kanallarında saatlerce damacana sularını anlatıyor, tartışıyor.

Sağlıksız koşullarda üretilmiş olan bu suların, sağlık açısından ne gibi zararları olduğundan  bahsediyorlar. Bugüne kadar akılları neredeydi, neden bu kadar sık ve ısrarla anlatıp halkı uyarmadılar? O da ayrı bir konu.

Konuşmaları dinleye dinleye neredeyse biz de su uzmanı olduk. Gerçi olmamız da gerekiyor çünkü şu anda farkında olsak ta olmasak ta,  ülkemizin hatta dünyanın gelecekte ki en önemli sorunlarının başında su sorunu geliyor. Biz ise şu anda, su kaynaklarımızı hoyratça kullanıyor, yabancılara satıyoruz.  Nasıl olsa ülkemizin üç tarafı sularla çevrilmiş, derelerimiz, ırmaklarımız, nehirlerimiz, göllerimiz bol… 50 yıl sonra, kuraklık beklenen ülkelerin içinde ismimiz geçiyor ama olsun.  “Say say bitmez; sat sat bitmez!”



***

Sağlık Bakanlığı, yetkilileri, hangi firmaların kusurlu olduğunu, isim isim açıklıyor.

Bu tesislere yetki belgesi verirken, kusurlarını fark etmediler mi acaba?

Yıllardır eşime dostuma damacana sularının, uygun koşullarda üretilmediğini, taşınmadığını, depolanmadığını anlatmaktan dilimde tüy bitti. Bir iki sefer de köşe yazımda anlattım:

 “Damacanalar yeteri kadar temizlenmiyor. Üretildikten sonra,  üstü açık kamyonlarla taşınıyor, marketlerde dışarıda bırakılıyor;  güneşe maruz kalması, dioksin denen kanserojen maddenin oluşmasına sebep oluyor” diye.

Bu arada gözden kaçırmamamız gereken bir konu da, pet şişe içindeki her türlü gıda maddesinin güneşe maruz kalmaması gerektiği; sadece suyun değil…

Mutlaka sizinde gözünüze ilişmiştir, üstü açık kamyonlarla taşınan ya da marketlerin önünde dizi dizi sıralanan pet şişe içindeki meşrubatlar…



***

Herkesin aklı karışık… Yetkililer, uzmanlar, bugüne kadar damacana sularının sağlıksız ortamda üretildiklerinin farkında değiller miydi? Neden bunca yıl halkı uyarmadılar, neden tesisleri denetlediklerinde, kapatmadılar?  Neden şimdi?

Birileri su arıtma cihazı işine mi girdi? Yoksa damacanaların yapıldığı Polikarbon’a ya da pet şişelere alternatif geliştirilen Tritan Copolyester işine mi girdi?

Bekleyip, göreceğiz…



 








Sandal küreği ile yat yüzdürmek!

                                                                                                                            

1Temmuz itibariyle başlayan “Ulusal E-reçete Projesi”nin hem vatandaşa hem de eczacılara kolaylık sağlayacağını düşünürken; gerek basından gerekse tanıdığım insanların bizzat yaşadıklarından, vatandaşın ve eczacının bir takım sıkıntılarla karşıkarşıya kaldığını öğrendim.
Elbette yeni bir sisteme geçildiğinde, başlangıçta aksaklıklar olabilir ama ya bu aksaklıklar kalıcı olursa, ya yapılan onca elektronik yatırım boşa giderse?“ diye düşündüm ve eğrisiyle doğrusuyla e- reçete projesini, bilgi ve tecrübesine güvendiğim bir eczacı tanıdığıma sordum. Yanıtını sizlerle paylaşıyorum:
01.07.2012 tarihinde uygulamaya giren “Ulusal E-reçete Projesi” reçete suistimalinin önlenmesi, eczanelerin kuruma teslim ettikleri reçetelerin yasal süresince depolanması, muhafaza güçlüğü ve getirdiği maliyet, ilaç, reçete, hasta ve hekim istatistiklerinin sağlıklı tutulabilmesi vs. anlamında oluşturulmuş bir sistem gibi gösterilmektedir.
Ne var ki, adı geçen proje altyapı tamamlanmadan, “ben yaptım oldu”, “kervan yolda düzülür” mantığı ve “sorun çıktıkça çözmeye çalışırız” mantıksızlığı ile Eskişehir ve Konya gibi illerde 2-3 aylık pilot uygulamalar sonrası tüm Türkiye´ye dayatılmış, deve mi kuş mu olduğu anlaşılamayan bir projedir.
Modern ülkelerde, istatistikî bilgilerin planlama ve yatırım anlamında çok önemli olması açısından bakıldığında, mutlaka uygulanırlığı sağlanması gereken bir sistem olmakla beraber, ülkemizdeki yönetici erkin modernite, akıl ve hukuk tanımazlığı nedeniyle, teorideki güzelliğin asla yaşanamayacağı bir ütopyadan öteye gidemeyeceği görülmektedir.
Zira siz suç ve suçluyla mücadelede teknolojiyi ne kadar geliştirirseniz geliştirin aynı, hatta bazen daha ileri teknolojileri kullanan suç örgütleri yeni yöntemler oluşturarak sisteme sızmakta geç kalmamaktadır.
Ulusal E-Reçete Projesi neden doğru?
- Çevreci bir açıdan bakıldığında binlerce ton kâğıt israfının önlenmesi anlamında mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
- Geçtiğimiz günlerde yazılı ve görsel basından izlemiş olmalısınız; binlerce kutu kullanılmamış ve miadı dolmamış ilacın çöplüklerde bulunması, genelde kamunun özelde de bu ülke insanının parasının firma, hekim, eczacı, hasta şirketleşmesiyle, haksız kazanç olarak birilerinin cebine aktarılmasının önlenmesi anlamında mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
-Eczaneler açısından bakıldığında, bürokratik işlemlerin yarı yarıya azalması söz konusu olacağından, mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
-SGK boyutu incelendiğinde, eczanelerin teslim ettikleri reçetelerin incelenmesi için istihdam edilen yüzlerce nitelikli personelin daha verimli alanlarda kullanılabilmesi anlamında da mutlaka ama sağlıkla uygulanması gereken bir sistemdir.
Bu kadar olumlu özellikleri olan bir sisteme neden mi karşıyız?
1- Kişisel görüşümü soracak olursanız siyasi iktidarın ülke ve ülke insanına faydalı olabilecek herhangi bir şeyi uygulamaya koyacağına inanmıyorum. Elde edecekleri istatistiki bilgilerle, bu pazarın reel değerini öğrenip yandaşları için yeni arpalıklar oluşturacaklarını düşünüyorum (Bkz. SGK’lı hastaların özel hastane ve polikliniklerde muayene imkânı ile yandaş sağlık kurumlarının, tetkik ve teknik ekibin zengin edilmesi).
2- Türkiye’de yaklaşık 24.000 eczanede SGK reçeteleri karşılanmakta olup bazı eczanelerde çok sayıda bilgisayardan aynı anda reçete girildiği, diğer sağlık sunucularının da aynı server (sunucu) üzerinden hizmet verdiği düşünüldüğünde alt yapının en az yüz bin işlemi aynı anda yapabilecek kapasitede olma zorunluluğu varken; eczanelerin gün içinde aldıkları dökümü saat 17.00 öncesi faturalayamamaları, server yetersizliğinin en somut örneğidir. Mevcut sistemdeki teknolojik yetersizlik yukarıda açıklamaya çalıştığım biçimiyle devam ettiği sürece “Ulusal E-Reçete Projesi”ni sandal küreği ile yat yüzdürülmeğe benzetmek kaçınılmazdır.
3- Amaçları tribüne oynamak olan, mümkün olan her yerde “insanımız dilediği sağlık kurumunda muayene olup dilediği eczaneden ilacını beklemeden alıyor” diyerek alınan hizmetin nitelik ve kalitesinden bahsetmemek, reçete katılımı, ilaç katılımı, fiyat farkı, muayene ücreti, yüzde katılımı adlarıyla ortalama bir reçete bedelinin neredeyse yarısını hastadan tahsil etmek ve bunu da eczaneler üzerinden yapmak, tipik bir şark kurnazlığıdır…
4- Sağlık politikasının bir parçası olan, e-reçete uygulaması tüm güzel yanlarına karşın genel politikada süregelen yanlışlar nedeniyle düşüp kalmasa bile “yalnız ve güzel ülkemde” tökezlemek zorundadır. Çünkü hükümetin adalet, eğitim, savunma politikalarına yönelik eleştirilerle sağlık politikasındaki çıkmazlar aynıdır.
Sivrisinek avlayarak çözülemez bu iş, bataklık kurutulmalıdır! Saygılarımla…
***
Bu kadar ayrıntılı bir anlatımdan sonra, bana söyleyecek söz kalmadı. Yapacağımız tek şey bekleyip görmek...

*Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki ve Gebze Haber Gazetesi'nde yayımlanmıştır



Obez misiniz?

Kilo konusu; özellikle de biz kadınların en çok kafaya taktığı, mutsuz olduğu bir konudur…
Yanlışbeslenme alışkanlıklarımız, hareketsiz bir yaşam tarzı ve dünyanın en leziz mutfaklarından birine sahip olmamız sayesinde, nasıl olduğunu bile anlamadan bir de bakmışız ki; kilo almışızdır!
***
100 kiloyu aştığı halde “Ben kendimle barışığım, kilolarımı seviyorum” diyen birkaç
tanıdığımın dışında, hemen her kadının elinin altında, en az bir diyet listesi olduğunu biliyorum. Hal böyle iken, her geçen gün diyet konusu da, ticarete döküldü.
Uzman olsun olmasın, önüne gelen konuyla ilgili kitap yazdı.
Beslenme Uzmanı ve Diyetisyenler arası diyet savaşları çıktı…
***
Birinin“kesinlikle yemeyin” dediğine, “ istediğin kadar yiyebilirsin” diyen mi ararsın;“Benim diyetim, senin diyetini döver” diyen mi?
Gerçi bir zamanlar “Ben şu diyetle zayıfladım” diye kitap yazan ünlüler, yaptıklarıdiyetin yanlış olduğunu, tekrar kilo aldıklarını itiraf etmeye başladılar.
Yani kısacası, diyet yapan ya da yapmak isteyen herkesin kafası karmakarışık durumda!
***
Dünya Sağlık Örgütünün, çağın salgın hastalıklarından biri olduğunu bildirdiği “obezite” ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık, ne yazık ki tüm dünya da olduğu gibi ülkemizde de artmakta!
Obezite, vücutta fazla miktarda yağın birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık…
Sağlık Bakanlığımız da bunun farkına vardı ve obeziteye karşı savaş açtı.
Fakat yaptığıaraştırmalara göre, sağlık çalışanlarımızın neredeyse yarısının obez ya da fazla kilolu olduğu ortaya çıktı. Ne demiş atalarımız, “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma”
***
Bazen zayıf olduğu halde, “şu kadar eksiğim ya da fazlam var” diyenlere, kilolu insanlar kızıyor ama zayıf görünmek demek, ideal kilonuzda olduğunuz anlamına da gelmiyor.
İdeal kilonuzu, kilonuzun boyunuza göre oranına bakarak, vücut kitle endeksini hesaplayarak bulabiliyorsunuz.
Vücut ağırlığınızı boy uzunluğunuzun karesine bölerek elde edilen vücut kitle endeksi ile zayıf mısınız, normal kiloda mısınız, obez misiniz, ölümcül obez misiniz? Öğrenebiliyorsunuz.*
Hadi bakalım, hesaplayın. Obez misiniz, değil misiniz?
*Vücut Kitle Endeksi aralığı
  • 20.0-24.9: Zayıf
  • 25.0-29.9: Normal
  • 30.0-34.9: Hafif şişman
  • 35.0-44.9: Sağlık açısından önemli derecede obez
  • 45.0-49.9: Aşırı obez
  • 50 ve üstü: Morbid (ölümcül) obez

Çöp

Belediyelerin en büyük sorunlarından birisi de “çöp” olsa gerek.
Hele de arıtma tesisi, depolama alanları yoksa…
Neyse ki biz kent olarak şanslıyız, İZAYDAŞ çöp fabrikamız var.
Gerçi 5 yıl sonra evsel atıkların depolama alanı kapasitesinin dolacağını, başka bir alan arayışı içinde olduklarını söylüyor yetkililer amaşimdilik rahatız.
Son yıllarda; kağıt, cam şişe, teneke kutularının geri dönüşümünü sağlamak, doğaya zarar veren pet şişe ve pillerin gelişi güzel atılmasını engellemek için çöp ayırma konteynerleri yaygınlaştı.
Bu konteynerler, halen tam manasıyla kullanılmasa da, eskiden hiç yoktu diye avunuyoruz. Hiç yoktan iyidir ya!
***
Zaman zaman hiç hoşlanmadığım halde, cennet ülkemizi, başka ülkelerle karşılaştırmak zorunda kalıyorum. Çünkü belediye hizmetleri ve halkın duyarlılığı beni etkiliyor açıkçası.
Sokakta giydikleri ayakkabılarla evde dolaşmalarını tasvip etmesem de, sokaklar o kadar temiz oluyor ki; yağmur da yağsa, fırtına da çıksa ne toz ne çamur.
Kıskanılası bir durum…
Bizim belediye başkanlarımız, sık sık yurt dışına gidiyorlar; metro, monoray, bisiklet yollarını vs. incelemek ve araştırmak için. Gittiklerinde “bal dök yala” yollar, kaldırımlar dikkatlerini çekmiyor mu acaba?
***
Şimdi bu yazıyı neden yazdım anlatayım:
Uzun zamandır, işime gidip gelirken, Belsa Plaza’nın önünde çöp yığınları ile karşılaşıyorum.
Her ne hikmetse, burada çöp koyteyneri yok; çöpler çöp torbaları ile atılmış vaziyette. Bu çöp yığınının ne kadar süre bu şekilde kaldığınıbilmiyorum. Belki çok uzun saatler durmuyor ancak çöp yığınından sızan sular, kaldırımın rengini değiştirmiş. İnsanlar bu suların üzerine basarak geçiyor. Kavurucu sıcaklarda, çok kısa sürede çöplerin kokacağını, mikrop üreteceğini söylemeye gerek var mı bilmem?
Hiç kimse de bu durumdan rahatsızmış gibi durmuyor, hatta çöp suların üzerinden geçtiklerinin farkında bile değiller…
***
Geçtiğimiz günlerde yerel basında, Belsa Plaza’nın çevresini düzenlemek için bir ihale yapıldığı haberi vardı. 4,5 milyona yakın bir bütçe ayrılacak gibi gözüküyor.
Umarım ihaleyi kazanan yüklenici firma, bu çöp yığınına da bir çözüm bulur!
 
                                                                          Çöpler kalktıktan sonra geriye kalan kirlilik
  

karizmatik mi, mıknatıs mı?

Bu hafta ki köşe yazımda; okuduğum bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle.

Bu kitap, liderlikle ya da liderlerle ilgili, düşündüğüm şeylere tercüman olmuş desem yeridir.

Sık sık konuşulan “ Liderlik doğuştan gelir” sözüne katılmadığım gibi;

 “Karizmatik liderler” konusunda da, insanlarla hemfikir olamıyordum zira.

Karizmatik lider diye gerek iş dünyasından, gerek sivil toplum kuruluşlarından gerekse politikacılardan öve öve bitirilemeyen insanlar, bana o kadar da hitap etmiyordu. Uzun boylu olmak, efe gibi yürümek, az gülmek, yeri geldi mi gürlemek, sağa sola emir yağdırmak, insanları küçümsemekle; karizmatik olunmaz, lider olunmaz, diye düşünüyordum.

Benim düşündüğüm, beklediğim liderlik; karizmatik liderlik değil, mıknatıs liderlikmiş meğer…      

Bunu “mıknatıs insanlar” kitabını okuyunca anladım. Neymiş arada ki fark?

 Bizi kendine çeken, saygımızı kazanan ve mutlak bağlılığımızın sağlayan mıknatıs insanın (liderin) sırrı neymiş; bakalım mı?



·        Karizmatik insanlar (liderler), bencil olmaya eğilimlidir; mıknatıs insanlar (liderler), cömerttir.

·        Karizmatik insanlar genellikle alıcıdır; mıknatıs insanlar verici.

·        Karizmatik insanlar çoğunlukla güvensizdir ve alkış ister; mıknatıs insanların buna ihtiyacı yoktur.

·        Karizmatik insanlar kendilerine odaklanır; mıknatıs insanlar nedene ve yapılması gereken işe.

·        Karizmatik insanlar bağlılık yeminlerine inanır; mıknatıs insanlar içinse sözden çok eylem önemlidir…

Dedikten sonra mıknatıs insan tanımını yapıyor yazar:

“Mıknatıs insanlar; örnek yol göstericiler, liderler ve karakter modelleridir. İnsanları cezbederler, çünkü bir övgü ya da kesin bir sadakat beklemeksizin çevrelerindekilere yardım ederler. Mıknatıs insanların karizmatik olması gerekmez ya da onlar buna ihtiyaç duymaz. Temel fark; karizmanın durumuna göre, kullanılması ya da kullanılmamasıdır.  Mıknatıs insanlar aynı zamanda cömert etkileşimlerinde, içten ve tutarlıdır. Etkileri süreklidir.

Karizma ise, belli ortamlarda (!) azalabilir ya da yok olabilir. Yeniden canlandırmaksa, neredeyse imkansızdır.”

Ve bir tokat gibi şu sözleri suratımıza çarpıyor:

“Pek çoğumuz, toplumsal değerlerin önemini kabul eden ve bunları uygulayan bir kültür içinde yaşamak istediğimizi söylemek isteriz. Ne yazık ki çoğu insan güven, onur ve saygınlığa giden zorlu basamakları çıkmaktan kaçınarak; ün, şöhret ve popülerliğe kısa yoldan ulaşmaya çalışır. Sizin de anlaşılmaz nedenlerle, bir anda zirveye ulaşmış gibi görünen insanlardan oluşan bir liste yapabileceğinize bahse girerim. Şahsen ben, onlara yapılan yaltaklanmalardan bıktım; özellikle de birçoğunun düpedüz dolandırıcı olduğu kanıtlanmışken…



***





  

Evlilik üzerine...

Kimileri için zordur, evlilik kararı almak; kimileri içinse, çok kolay.
Kimi, kılı kırk yarıp, kırk küsur yaşına kadar beklerken; kimi de, on yedi yaşında, üç gün önce tanıştığı kişiyle evlenmeye karar veriverir!
Kararın ardından başlar, Söz, nişan, düğün seremonileri;
Bir kutu çikolata, bir demet çiçek ve de son yılların trendi tek taş pırlanta ile başlayan…
Sonra söz bohçası, nişan bohçası, takı alışverişleri, düğün hazırlıkları…
Kayınvalideye, döpiyeslik kumaş; damada, tıraş takımı, terlik, pijama, çorap.
Kayınpedere; kravat, gömlek vs.
Artık herkesin bütçesine, kültürüne, gelenek ve göreneğine göre; elden ne gelirse…
***
Sevinçli, heyecanlı, mutlu, günlerdir.
Rüya da gibidir insan; bulutların üzerinde yürüyordur da bazen olayın adı ve tarihi konduktan sonra, sorunlar da başlar.
Bir taraf ille de düğün istiyordur, diğer tarafsa sadece nikah…
Her iki taraf hem fikir olsa da, bu sefer başka bir sorun; nerede olacak, nasıl olacak?
Kız tarafı şunları, erkek tarafı bunları alacak!
Gelinlik nasıl olacak, nereden alınacak, hangi kuaföre gidilecek?
Gelin arabası, davetiye, uzaktan gelen davetlilerin konaklaması nasıl olacak?
Kafaları karıştırır ama tatlı telaşlardır bunlar…
Ama bazen bu kadar telaşe, bu kadar ritüel belki de en güzel, en mutlu geçmesi gereken günleri zora bile sokar; hatta yorar insanları…
Bir ömür boyu birlikte olmak için çıkılan yoldan dönerler; çok basit ya da ciddi sebeplerden dolayı…
Kimi düğün öncesi, takılacak takıları seçmek için gidilen kuyumcu da, kayınvalidenin suratına takıları fırlatarak son verir;
Kimi nikah saatine çeyrek kala…
Kimi gelin arabasında dayak yiyip, yerlerde sürüklendiğinde;
Kimi de evlendiği gece kendini pencereden atarak!

***
Hepimizin “evlilik üzerine” dinlediğimiz, bildiğimiz, yaşadığımız, birçok hikaye vardır; mutlu ya da mutsuz sonlanan!
Eğer evliyseniz ya da evlenip ayrıldıysanız, en azından kendi hikayeniz…

***
Ramazan’a kadar düğün /derneklerini yetiştirme telaşında olanlar için;
“İstanbul’un göbeğinde bir damat, evleneceği kadını sokak ortasında dövdü. Gelinliği ile yerlerde sürüklenen genç kadın baygınlık geçirdi. Düğün karakolda bitti. Düğünün yapılacağı yere otomobille gelen gelin ve damat araç içinde tartışmaya başladı. Tartışma bir süre sonra kavgaya dönüşürken damat, gelini ağır bir şekilde darp etti. Damadın geline yönelik saldırısına gelinin akrabaları karşılık verince, kız ve erkek tarafı bir anda birbirine girdi. Yol ortasında yaşanan kavgayı vatandaşlar da kaldırımdan ve pencereden izledi.”
haberini okuyunca, bu yazıyı yazasım geldi!

Aman dikkat!



Birkaç ay önce Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu: “İzmit Körfezi`nde bir plajımıza mavi bayrak almak için eksikliklerimiz tamamlıyoruz. Çok yakında mavi bayrağımızı alacağız” dediğinde, önce sevindiğimi sonrada şaşırdığımı yazmıştım. Sevinmemin sebebi, kentimizin “Turizm Kenti” olmasını en çok isteyenlerden biri olmamdı. Şaşırmamın sebebi ise;
“Mavi bayraklı plaj olabilmek için; “ atıkların plaja dökülmemesi,  suda zararlı bakterilerin ve kimyasal atıkların olmaması gerekir” gibi kriterlerin olması idi. Şu anda körfezin tüm çevresinde irili ufaklı yüzlerce fabrika, kırk küsur liman varken, hatta yenilerinin açılması planlanırken; mavi bayrağı bize kim verecek, nasıl alacağız? Açıkçası merak ettim.
Aklımın yettiğince düşündüm. En basitinden mavi bayrak alabilmek için, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan, D-100 karayolundan her gün geçen yüzlerce ağır tonlu vasıtanın denize bıraktığı kurşunu bertaraf etmemiz gerekmez miydi?
Sonra Büyükşehir Belediyesi’nin geçtiğimiz yıllarda lağım sularının aktığı yerde uluslar arası yüzme yarışması düzenlediğini hatırladım ve bu zihniyetle, İzmit Körfezi’ne mavi bayrak almayı düşünmenin, çokta zor olmayacağına karar verdim.
Mavi bayrak almak, kıyı kanununu yemek kadar kolay olacak mı? Bekleyip göreceğiz. Zira bildiğim kadarıyla mavi bayrak, pazardan ya da tuhafiyeciden alınmıyor! “ demiştim.
***
Ve geçtiğimiz günlerde, Karamürsel’in Altınkemer Plajına  “Mavi Bayrak” verildi.
Yani Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı'nın, çevre ve turizm konusunda belirlediği tüm kriterlere uyan plaj ve tesislere verdiği, “denize girmek için hiçbir engel yoktur” anlamı taşıyan bayrak…
Türkiye çapında mavi bayraklı 355 plajdan biri de bizim kentimizde artık; ne mutlu bize…  
Sırada Başiskele ve Dilovası varmış! Şimdiden hayırlı olsun; ne diyeyim.
***
Altınkemer Plajına henüz gitmedim ama orada yaşayan bir meslektaşıma sordum: Deniz suyu analizleri,  kriterlerde belirtildiği gibi her on beş günde bir düzenli yapılıyor mu? Kriterlerde belirtildiği gibi Yüzme suyunun Fekal Koliform /E.Coli ve Fekal Streptekok/Enterekok (FS/IE) değerlerine, kimyasal parametrelere bakılıp, mavi bayrak bilgilendirme panosunda sergileniyor mu? Diye.
Şubat ayından itibaren, ayda bir parametrelere bakılmış (yüzme sezonunda on beş günde bir) ancak sadece Toplam Koliform, Fekal Koliform/ E.Coli değerlerine bakılmış.
Fecal Streptekok ve kimyasal parametreler panoda yazılı değilmiş…  “Bu parametrelere bakılmamış mı acaba?” diye Kocaeli İl Sağlık Müdürlüğü web sitesine baktım. Gerçektende Fekal Streptokok ve kimyasal parametrelerle ilgili bilgi yok ama tablonun karşısında gülen bir surat var yani deniz çok temiz… Bu değerlere bakmak zorunlu değil mi acaba?
Ayrıca plajda; kumların üzerinde, oturma gruplarının altında, meşrubat şişeleri, karpuz kabukları, çöpler mevcutmuş… Aman dikkat! Biz denizin kirliliğinden korkarken, çevre kirliliğinden mavi bayrağımızı kaybetmeyelim de…

Dikkat tünel var!


Her büyük kentin sorunu gibi, bizim kentimizin de en büyük ve çözülmesi en güç sorunlarından birisidir ulaşım sorunu...

“Neden çözülmesi güçtür?” konusundaki düşüncelerimi paylaşacağım sizlerle naçizane, lütfen ukalalık olarak algılamayın…
Çünkü ben ne mühendis, ne mimar, ne şehir plancısı ne de konuyla ilgili meslek gurubu mensubu değilim.
Sadece, sıradan, sade bir vatandaş olarak düşüncelerimi paylaşacağım:

Birincisi; zamanında kent planlaması yapan büyüklerimiz, ne yazık ki vizyoner olamamış, sadece o anki ihtiyacı karşılayacak yollar yapılmıştır. “Elli yıl, yüz yıl sonra bu kentin nüfusu, araç sayısı ne olur?” diye kimse düşünmemiştir.
Belki de düşünenlere de “hadi canım sende” denmiştir.
İkincisi; seçim öncesi vaat edilen teleferik, monoray, metro gibi toplu taşım araçları için, henüz kazma dahi vurulmaması;
Büyükşehir Belediyesi’nin 9 yıldır sonuçlandıramadığı ulaşım mastır planını gerçekleştirememesidir.


***

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler de, zamanında planlanmayan yollar, nüfus ve trafik arttıkça, yetmemeye başlayınca;  “battı çıktı” ya da başka bir tabirle “daldı çıktı”lar yapılmaya başlanır ya; bizim kentimiz de battı çıktılar yapıldı birkaç yıl önce.

Bu battı çıktıları yaparken şehir içi trafiğinden ziyade şehirlerarası geçişin hızlandırılması düşünüldü.  Oysa ağır vasıtaların otobanı kullanmaları, şehir içine girmemeleri, daha ucuz bir yöntem olamaz mıydı?
Her neyse! Yeterli sayıda ki parmak,  karar verme merciinde kalkınca; bize söz söylemek düşmez belki amma alınan ihaleyi yarıda bırakıp giden firmanın teminat mektubunun akıbetini yıllar geçse de sormak hakkımızdır sanırım.
Ne de olsa, “bizim vergilerimizle” mevzuu söz konusu…   

***

Gelelim sadede; bizim vergilerimizle yapılan, kentte yaşayanlara ulaşım açısından ekstra bir avantaj sağlamayan, üstelik istatistiklere göre her ay 2 ila 4 kaza olan tünellerden birine: Seka Tüneli’ne…
(Tünel yapılmadan önce, orada ayda kaç kaza oluyordu acaba?)
Uzun bir yolculuğun sonunda, gecenin bir yarısında,  “ nihayet evimize geldik” güvencesi ve rahatlığı içinde iken; tünelde,  birden önümüze ne olduğunu bile anlayamadığımız (büyük olasılıkla bir kamyonun lastik kalıntıları) büyük bir kitle çıktı ve üzerinden geçtik. Biraz ileri de tünelin içerisinde durmak tehlikeli olduğu halde,  iki araç durmuştu. Belli ki aynı deneyimi onlarda yaşamıştı.
Uygun bir yerde durup 155’i arayıp durumu bildirdik. Neyse ki aracımızda fazla hasar yoktu. Bu olaydan sonra, tünelin yeterince ışıklandırılmadığı vs. gibi eksiklerinin olduğunu öğrendim. Sağanak yağmurlarda yüzme havuzu olduğunu ise zaten hepimiz biliyoruz…

***

Yaşadığım deneyimden sonra “bir daha o tünele girer misin?” diye sorarsanız eğer; “kesinlikle alternatif yolu tercih ederim!” derim. Hatta tünele 100 metre kala, büyük harflerle “Dikkat tünel var!” diye uyarı levhasının asılmasını öneririm.





Barınaklar ne işe yarıyor?


Bir arkadaşım var. Sokakta yaşayan hayvanlar konusunda aşırı duyarlı. Mahallesinin bütün kedilerini besler, onlara özel kuru mamalar, sosisler, salamlar alır.
Şanslı adında bir kedisi vardı, küçükken sokaktan aldığı; arkadaşım bulduğu için ismi gibi şanslıydı. Evde prensesler gibiydi. Her şey ona göre ayarlanıyordu; tatil bile…

***
Tabii kedi ve köpeklerin ömrü insanlar kadar uzun olmuyor. Şanslı o kadar yaşlanmıştı ki, doksan küsur yaşındaki bir insanın ömrüne denk geliyordu yaşı…
Bir sürü rahatsızlığının yanında, bir de karaciğer yetmezliği gelişmişti. Veterinerde neredeyse iki hafta boyunca tedavi gördü. Arkadaşım sanki aileden biri hastaneye yatmış gibi her gün veterinere gitti. Serumları, ilaçları verilirken sabahtan akşama kadar başında bekledi.
Kendini o kadar yıprattı ki,“Eğer durumu kötüyse, uyutsunlar” diyesi oldum; tedaviyi sonuna kadar bekleyeceğini söyledi. Sonunda tedaviye cevap veremedi Şanslı ve hakkın rahmetine kavuştu.

***
Arkadaşım aileden biri ölmüş gibi üzüntü içindeyken, Körfez yakınlarında, arkadaşının kullandığı aracın önüne aniden çıkan bir köpeğe çarparlar. Köpek topallayarak karşıya geçmiştir. Geri dönüp, köpeği arar ve bulurlar. Tasması olan sahipli bir köpektir, belli ki evden kaçmış…
Körfez Belediyesinden yardım isterler. Belediye görevlileri Golden cinsi olan köpeği Alikahya’daki hayvan barınağına götürür.
Arkadaşı ile ertesi gün köpeği görmek için barınağa giden arkadaşım, hiçbir müdahale yapılmadığını görünce köpeği alıp veterinere götürürler. Veteriner röntgen çektiğinde ayağında küçük bir kırık olduğunu tespit eder ve gerekli müdahaleyi yapar. Bir gece yatırdıktan, masrafları ödedikten sonra, tekrar barınağa götürürler.

Ertesi gün tekrar ziyarete gittiklerinde, köpeği göremezler. Yetkililerden. “Köpeği sahiplendirdiklerini, İzmit Belediyesi elemanlarının alıp sokağa saldığı vs” çelişkili yanıtlar alırlar.
İzmit Belediyesine giderler, yetkili kişiyi epey bir beklerler ancak elemanları ile toplantı da olduğu için görüşemezler. Olayın bu kadar üstüne gidince, ertesi gün köpeğin öldüğünü söylerler.

Tekrar veterinere gidip sorarlar. Veteriner “Sizin çarpmanızla ilgili bir sorun yok. Eğer bakılmazsa en kötü ihtimalle ayağı kesilir. O da ölüme sebebiyet vermez” der.
Köpeğe çarpmanın vicdan azabı varken, bir de “Keşke barınağa götürmesek” pişmanlığı ile arkadaşım soruyor. “Bu barınaklar ne işe yarıyor?”