AKP’nin sağlık politikalarındaki yanlışları yıllardır söylemekten, dilimiz de tüy bitti; yazmaktan, parmaklarız da nasırlar oluştu.
Bir taraftan sağlık emekçileri, bir taraftan meslek örgütlerinin anlatmaktan sesleri kısıldı.
Son olarak ta, “tam gün yasası” anayasa mahkemesinden geri döndü.
Geri döndü dönmesine ama kanun hükmünde kararnamenin birkaç yeri düzenlenerek, geçirildi; yasa yapıcılarımız tarafından…
Burada tuhaf olan Sağlık Bakanlığı’nın değil de Adalet Bakanlığı’nın kanun hükmünde kararnamesinde ki düzenleme olmasıydı.
Neyse biz bunu görmedik, duymadık bilmiyoruz!
***
Eee, sonra ne oldu?
Yasa yapıcılar; her şeye, herkese rağmen, yaptıkları yasayı çiğnediler!
Neydi bu anayasa mahkemesinden dönen “Tam Gün Yasası”?
Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinde çalışan hekimlerin, serbest çalışma hakları ellerinden alınmıştı ya da başka bir deyimle kısıtlanmıştı…
***
Hepinizin bildiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde bir ameliyat geçirdi.
Ameliyatı yapan hekim, tam gün yasası nedeniyle emekliye ayrılmak zorunda kalan bir profesördü.
Artık üniversite hastanesin de değil, özel hastane de çalışıyordu.
Ancak Başbakanın ameliyatı, her ne hikmetse bu doktorun çalıştığı özel hastanede değil de,
Üniversite hastanesinde yapıldı. Ya da başka bir açıdan bakarsak, üniversite hastanesin de çalışan doktorlar tarafından yapılmadı da, özel hastane de çalışan doktor tarafından yapıldı.
Biraz karışık bir durum değil mi?
İnsanın aklına bir sürü soru geliyor…
Yapılan ameliyat o hastanede ki diğer cerrahların yapamayacağı kadar çok komplike bir ameliyat mıydı?
Eğer değilse, yasa çiğneme pahasına neden özel hastane de çalışan hekim tercih edildi?
Yoksa başbakan bu hastanede çalışan hekimlere güvenmiyor muydu?
Güvenmiyor sa neden o hastaneydi? Vs.vs
***
Herkes hekim seçme hakkına sahipse, o zaman bütün karşı çıkışlara rağmen, bu yasa neden çıkartıldı?
Başbakanı ameliyat ederek yasayı delen hekim cezalandırılacak mı?
Cezalandırılacaksa eğer; meslek örgütü mü, Sağlık Bakanlığı mı, Adalet Bakanlığı mı cezalandıracak?
Kısaca sormak gerekirse, yasalar kimin için yapılıyor?
***
Şimdi AKP’nin sağlık politikalarında, sıra da ithal hekimler var.
Medyadan öğrendiğimize göre daha şimdiden üç bin yabancı hekim, çalışmak için başvuru yapmış.
Ülkemizde çalışmak isteyen yabancı doktorlardan istenen tek şart, sadece Türkçe bilmeleri…
Hangi üniversiten, hangi eğitimi aldıkları falan pek önemli değil. Türkçe bilsinler yeter!
***
Hani bir söz vardır. “Kendin için istemediğin bir şeyi başkası içinde isteme” diye…
Allah korusun ama tekrar ameliyat olması gerekirse, acaba sayın başbakan ithal hekimlere ameliyat olur mu?
Yoksa yine bize “yasalar kimin için” sorusunu mu sordurur?
*10 Aralık 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Gazetesi
Blog Arşivi
-
►
2018
(12)
- ► Haziran 2018 (1)
- ► Mayıs 2018 (6)
- ► Nisan 2018 (2)
-
►
2017
(20)
- ► Kasım 2017 (2)
- ► Eylül 2017 (2)
- ► Ağustos 2017 (2)
- ► Temmuz 2017 (4)
- ► Haziran 2017 (1)
- ► Nisan 2017 (1)
-
►
2015
(34)
- ► Eylül 2015 (1)
- ► Nisan 2015 (9)
- ► Şubat 2015 (3)
-
►
2014
(22)
- ► Aralık 2014 (4)
- ► Kasım 2014 (4)
- ► Eylül 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (1)
- ► Nisan 2014 (1)
- ► Şubat 2014 (3)
-
►
2013
(43)
- ► Aralık 2013 (2)
- ► Kasım 2013 (4)
- ► Eylül 2013 (9)
- ► Haziran 2013 (4)
- ► Mayıs 2013 (4)
- ► Nisan 2013 (2)
- ► Şubat 2013 (4)
-
►
2012
(52)
- ► Aralık 2012 (4)
- ► Kasım 2012 (5)
- ► Eylül 2012 (4)
- ► Ağustos 2012 (4)
- ► Temmuz 2012 (4)
- ► Haziran 2012 (5)
- ► Mayıs 2012 (4)
- ► Nisan 2012 (5)
- ► Şubat 2012 (4)
-
►
2011
(45)
- ► Aralık 2011 (6)
- ► Kasım 2011 (5)
- ► Eylül 2011 (5)
- ► Ağustos 2011 (3)
- ► Temmuz 2011 (5)
- ► Haziran 2011 (12)
- ► Şubat 2011 (3)
-
►
2010
(182)
- ► Aralık 2010 (182)
GEZİ YAZILARIM
Hoşgeldiniz
Hakkımda
Translate
77 yıl sonra…
İki gün sonra, yani 5 Aralık’ta; “Kadının seçme ve seçilme
hakkının” 77. yıl dönümünü kutlayacağız.
Bu önemli günü kutlayacağız kutlamasına da; daha birkaç gün
önce, 25 Kasım’da;
“Kadına Yönelik
Şiddetle Mücadele Günü’”nde;
“Kadına şiddete hayır” pankartları ile protesto yürüyüşleri
yaptık…
77 yıldır gelişen ve değişen dünya da, ne yazık ki kadın
konusunda biz, ağırlıklı olarak hala “şiddet”
bölümü ile ilgilenmekteyiz…
Bu protestolara duyarlı erkekler de katılarak ya da yakalarına
günün anlam ve önemini belirten eflatun kurdeleler takarak destek verdiler.
Biz kadınlar ise bu duruma , “Yaşasın erkekler de kadına şiddete
karşı” diye, çok sevindik…
***
Yapılan bazı araştırmalar ve
istatistiklerden;
- Ülkemizdeki, 15 ila 44 yaş arasındaki
kadınların şiddet yüzünden ölümlerinin, trafik kazasından ve kanserden daha
fazla olduğunu;
- Şiddetten kaçıp sığınma evlerine başvuran kadın sayısının günde
33, ay da yaklaşık bin kişi kadar olduğunu;
-
Ölümle biten şiddetin dışında, yılda on sekiz milyon tacize uğramış
kadın olduğunu;
Görüyoruz…
Duygusal tacizlerden hiç
bahsetmeyeyim diyorum zira öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, üniversite diplomalı insanlar bile “kaşınırsan
sopayı yersin” mantığı ile hareket ediyor…
***
Kadına yönelik Şiddete Karşı Mücadele için, “İnsanca yaşamak
istiyoruz” Diye pankart açan kadınlara sorabilseydik
eğer; içlerin de, büyük ihtimalle “ Evet
hak edersem, kocam beni dövebilir” diyenlere rastlardık.
Çünkü yine bir istatistik veriye göre, ülkemizde ki
kadınların % 71 ‘i hayatının bir bölümünde, eşinde şiddet görüyor ve bu
kadınların % 15’ i de şiddeti hak
ettiğini düşünüyor.
***
Bırakın eğitimsiz insanların, töre uğruna kendi kanından
birini kurşunlamasını ya da ayrıldığı eski eşini sokak ortasında bıçaklamasını;
Üniversite bitirmiş, kerli ferli, aklı başında ya da
toplumda saygın kişiler olarak tanıdığımız insanların, eşlerinden ayrıldıktan
sonra ki hallerini görünce şok oluyorum!
Bu adam gibi adam sandığımız kişilerin, ayrıldıkları kadınlara
yaptığı davranışları, eziyetleri, tacizleri görünce, inanamıyorum!
***
Kadına şiddeti protesto
gösterilerinde “ Kadına şiddet erkeklikse, biz erkek değiliz”
Pankartını açan
erkeklere teşekkür ediyor ve ben de; yaşayan
herhangi bir canlıya sadece fiziksel şiddet değil, duygusal şiddet bile
göstermek insanlıksa, biz insan değiliz diyorum!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 3 Aralık 2011
Dilovası Raporu
Yüzyıllardır insanlar çeşitli hastalıklarla savaşmış, uzun uğraşlardan sonra çoğunun tedavisini bulmuştur.
Aids, Hepatit C vs. gibi bulaşıcı hastalıkları bir kenara bırakırsak eğer, çağımızın en korkulan hastalığı; kanser.
Uzmanlar kanser önlenebilir diyor.
Sağlıklı beslenirsen,
sigara içmezsen,
alkol tüketmezsen,
strese girmezsen,
yeteri kadar spor ve egzersiz yaparsan,
kanserojen maddelere maruz kalmazsan, kanser olma riskin % 70 azalır diyor.
Tabii ki genetik ve çevresel faktörleri de unutmayalım.
Genetiğimizi seçemiyoruz belki ama sigara ve alkol tüketmeyip,
sağlıklı beslenmeye çalışırsak, (gerçi sağlıklı beslenmek günümüzde ne kadar mümkün bilmiyorum. Zira GDO’lu, hormonlu, genetiği değiştirilmiş ürünleri istemeden de olsa tüketiyoruz.)
Aids, Hepatit C vs. gibi bulaşıcı hastalıkları bir kenara bırakırsak eğer, çağımızın en korkulan hastalığı; kanser.
Uzmanlar kanser önlenebilir diyor.
Sağlıklı beslenirsen,
sigara içmezsen,
alkol tüketmezsen,
strese girmezsen,
yeteri kadar spor ve egzersiz yaparsan,
kanserojen maddelere maruz kalmazsan, kanser olma riskin % 70 azalır diyor.
Tabii ki genetik ve çevresel faktörleri de unutmayalım.
Genetiğimizi seçemiyoruz belki ama sigara ve alkol tüketmeyip,
sağlıklı beslenmeye çalışırsak, (gerçi sağlıklı beslenmek günümüzde ne kadar mümkün bilmiyorum. Zira GDO’lu, hormonlu, genetiği değiştirilmiş ürünleri istemeden de olsa tüketiyoruz.)
Spor yaparsak,
sinirlerimize hakim olmaya çalışıp stresimizi kontrol edersek;
kansere yakalanmaktan kurtulabilir miyiz?
Bizim elimizde olmayan, çevresel faktörleri ne yapacağız?
Yapılan istatistiklere göre, dünya da akciğer ve meme kanseri olma oranı azalırken, Türkiye de artıyormuş. Acaba neden dersiniz?
***
Eğer anımsarsanız, geçtiğimiz aylarda Prof. Onur Hamzaoğlu, Dilovası ile ilgili yaptığı bir araştırma sonucunu açıklamıştı.
Burada ki kanser vakalarının dünya ve Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu;
anne sütünde ve yeni doğan bebeklerin dışkılarında ağır metallere rastlandığını söylemişti.
Sağlık Bakanlığı dahil herkes üzerine gitmiş, hatta şarlatanlıkla itham edilmişti.
Kocaeli Üniversitesi etik kurulu Onur Hoca’yı bu raporu açıkladığı için, uyarı cezası vermişti.
O zaman inanamamıştım; İnsanları uyarmak, yöneticilerin dikkatini ciddi bir konuya çekmek, nasıl suç olabilirdi?
Dilovası’nın kirliliğini, dünyanın öbür ucunda yaşayanlar biliyordu ama bir bilim adamı açıklayınca suç mu oluyordu?
***
sinirlerimize hakim olmaya çalışıp stresimizi kontrol edersek;
kansere yakalanmaktan kurtulabilir miyiz?
Bizim elimizde olmayan, çevresel faktörleri ne yapacağız?
Yapılan istatistiklere göre, dünya da akciğer ve meme kanseri olma oranı azalırken, Türkiye de artıyormuş. Acaba neden dersiniz?
***
Eğer anımsarsanız, geçtiğimiz aylarda Prof. Onur Hamzaoğlu, Dilovası ile ilgili yaptığı bir araştırma sonucunu açıklamıştı.
Burada ki kanser vakalarının dünya ve Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu;
anne sütünde ve yeni doğan bebeklerin dışkılarında ağır metallere rastlandığını söylemişti.
Sağlık Bakanlığı dahil herkes üzerine gitmiş, hatta şarlatanlıkla itham edilmişti.
Kocaeli Üniversitesi etik kurulu Onur Hoca’yı bu raporu açıkladığı için, uyarı cezası vermişti.
O zaman inanamamıştım; İnsanları uyarmak, yöneticilerin dikkatini ciddi bir konuya çekmek, nasıl suç olabilirdi?
Dilovası’nın kirliliğini, dünyanın öbür ucunda yaşayanlar biliyordu ama bir bilim adamı açıklayınca suç mu oluyordu?
***
Geçtiğimiz günlerde Türk Tabipler Birliği, Dilovası ile ilgili bir rapor yayınladı.
Rapor da, bölgede çarpık ve düzensiz bir sanayileşme ve yerleşimin olduğu,
Çevre ve insan sağlığı ile ilgili birincil ilke olan koruyucu önlemlerin alınmasının göz ardı edildiği,
Dilovası'ndaki bazı fabrikaların üretim veya girdilerinde kanserojen maddeler kullanıldığı halde, işçi sağlığına yönelik işyeri denetimlerinin sağlıklı ve planlı yapılmadığı,
Dilovası’nın uygun olmayan topoğrafik yapısı ve meteorolojik şartlarının yanı sıra,
yoğun trafik yükünden, sanayi tesisleri ve yerleşim alanlarından kaynaklanmakta
olan kirlenme ile kirleticilere karşı çok hassas bir hale geldiği,
Dil Deresi yatağı ve kenarlarının son derece düzensiz ve kirli bir görüntüde olduğu,
Yeni Yıldız Mahallesi ve Fatih Mahallesinin Dilovası OSB'nin içinde olmasının,
belediyece alt yapı hizmetlerinin götürülebilmesine engel olduğunu,
Dilovası OSB'den kaynaklanmakta olan çevre kirliliğinin bu mahallelerde yaşayan halkın sağlığını direkt olarak etkilediğini,
Bölgedeki metal ve hurda ergiterek üretim yapan tesislerde bulunan radyasyon ölçüm sistemlerinin kullanımının tesis yönetimince yapılıyor olmasının, denetimlerin yetersiz olmasının, yurtiçinden ve yurt dışından gelen hurdaların detektörlerden geçirilmeden işlenme riskini ortaya çıkardığından vs. bahsediliyor.
(Raporun tamamını http://www.onurumuzusavunuyoruz.org/dokumanlar/dilovasirpr.pdf okuyabilirsiniz)
***
Bakalım bu rapordan sonra “Dilovası’nda kirlilik yok, kanser yok, tesislerin ölçümleri normal” diyen yöneticilerimiz ve sanayiciler, ne diyecekler? Merakla bekliyorum.
*26 kasım 2011 Posta Gazetesi doğu Marmara Eki
Rapor da, bölgede çarpık ve düzensiz bir sanayileşme ve yerleşimin olduğu,
Çevre ve insan sağlığı ile ilgili birincil ilke olan koruyucu önlemlerin alınmasının göz ardı edildiği,
Dilovası'ndaki bazı fabrikaların üretim veya girdilerinde kanserojen maddeler kullanıldığı halde, işçi sağlığına yönelik işyeri denetimlerinin sağlıklı ve planlı yapılmadığı,
Dilovası’nın uygun olmayan topoğrafik yapısı ve meteorolojik şartlarının yanı sıra,
yoğun trafik yükünden, sanayi tesisleri ve yerleşim alanlarından kaynaklanmakta
olan kirlenme ile kirleticilere karşı çok hassas bir hale geldiği,
Dil Deresi yatağı ve kenarlarının son derece düzensiz ve kirli bir görüntüde olduğu,
Yeni Yıldız Mahallesi ve Fatih Mahallesinin Dilovası OSB'nin içinde olmasının,
belediyece alt yapı hizmetlerinin götürülebilmesine engel olduğunu,
Dilovası OSB'den kaynaklanmakta olan çevre kirliliğinin bu mahallelerde yaşayan halkın sağlığını direkt olarak etkilediğini,
Bölgedeki metal ve hurda ergiterek üretim yapan tesislerde bulunan radyasyon ölçüm sistemlerinin kullanımının tesis yönetimince yapılıyor olmasının, denetimlerin yetersiz olmasının, yurtiçinden ve yurt dışından gelen hurdaların detektörlerden geçirilmeden işlenme riskini ortaya çıkardığından vs. bahsediliyor.
(Raporun tamamını http://www.onurumuzusavunuyoruz.org/dokumanlar/dilovasirpr.pdf okuyabilirsiniz)
***
Bakalım bu rapordan sonra “Dilovası’nda kirlilik yok, kanser yok, tesislerin ölçümleri normal” diyen yöneticilerimiz ve sanayiciler, ne diyecekler? Merakla bekliyorum.
*26 kasım 2011 Posta Gazetesi doğu Marmara Eki
Kentsel dönüşüm ve 2B…
23 Ekim de, Van ve Erciş’te 7.2 lik deprem olduğundan beri;
Depremle yatıp, depremle kalkıyoruz…
Tam da kış kapıyı çalmışken;
Başını sokacak bir çadır bulamayan depremzedelerin, soğukta
yaktıkları ateşin başında,
battaniyelere sarılıp sabahladıklarını görmek, iç burkultucu
idi bizim için, sıcacık evlerimizde otururken…
Aynı duyguları yaşamıştık biz de, 99 Marmara depreminde…
***
Önce, çadır bulamayıp sokakta kalanlarla özdeşleştirdik
kendimizi;
Eski depremzedeler olarak…
Televizyonda haberleri izlerken; spikerle konuştuk, kızdık,
bağırdık, kabul etmedik.
Bilinçaltımızdaki deprem anılarımızı paylaştık; askerlik
anılarımız gibi…
“Biz de bunu yaşamıştık, biz de bunu hak etmemiştik! “
Dedik.
Depremzedelerin bir şekilde başlarını sokacak çadır bulduklarında
ise sevinemeden, kar bastırdı. Hava soğudukça soğudu, termometreler eksi 14 dereceyi gördü...
Çadırda ısınmaya çalışırken, sobadan sızan gazdan ya da
donarak ölümlerin olması; çocukların hastalanması “bu kadar da olmaz ki!” dedirtiyor insana!
***
Biz zaten İstanbul depremini beklemiyor muyduk?
Uzmanlar olası depremde neler yapılması gerektiğini
yıllardır anlatmıyor muydu?
Ülkemizin deprem kuşağında olduğunu bilmeyen var mı?
Depremin değil, binaların öldürdüğünü deneyimlerimizle öğrenmedik
mi?
Öyleyse, neden her seferinde depreme bu kadar hazırlıksız
yakalanıyoruz?
***
Sanırım depremin 3. günü falandı, televizyon haberlerinde
Kızılay çalışanları oturmuş dikiş makinelerinin başına harıl harıl çadır
dikiyor. Genel Müdür “Günde şu kadar kişiyle şu kadar çadır hazırlıyoruz diye”
demeç veriyor…
“Eyvahlar olsun” dedim “ya bu deprem İstanbul’da olsaydı,
halimiz nice olurdu?”
Sonradan öğrendik ki
yıllardır ödediğimiz deprem vergileri ile duble yollar yapılmış. (Biliyoruz,
bilmeyenlere de yerel yönetimler üste para verip; tabelalarla, billboardlarla
öğretti “yol medeniyettir” diye)
Elbette yollar da çok önemli, medeniyet için ama tek yol
değil!
Büyük bir deprem yaşandı ve üzerinden neredeyse bir ay geçti.
Konteyner siparişleri bir hafta önce verildi. Prefabrik
konutlar ancak kurulmaya başlandı.
O da 300- 400 aile için ve kim bilir hangi ailelere, hangi
kıstaslara göre verilecek?
Umarım bu dağıtım “hamili kart yakinimdir” şeklinde olmaz!
***
99 Marmara depremini
yaşadığımız da biz şanslıymışız. Hava sıcaktı ve günlerce park ve bahçeler de
yatabildik. Yaz günü de olsa, sokakta yatmanın ne kadar zor olduğunu öğrendik.
kış gününü düşünmek bile istemiyorum.
***
Televizyonda haber spikeri “Van’ da yaraların sarılmasına devam
ediliyor” diyor.
Deprem yasası
çıkarılacak;
5.6 ‘da (2. deprem) yıkılan oteller yargıya taşınacak;
Kentsel dönüşüm
başlayacak” Diyor.
Her yurttaş gibi seviniyorum...
Paradan hiç anlamayan biri olarak, kentsel dönüşüm için
dillendirilen para miktarının Türk
parası olarak boyutunu kestirmeye çalışırken, büyük bir bölümünün 2B arazilerinin
satışından sağlanacak
gelirden olduğunu duyunca;
“Kangreni sadece sarmak
yetmez ne yazık ki! Demek isterken,
“Bravo” diyorum.
Gerçekten bravo; kimsenin aklına gelmeyen DAHİYANE bir fikir ve …
Tam bu satırları yazarken Van’ da 5.2’lik bir artçı deprem
daha oluyor…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 19 Kasım 2011
N.Ç
Bir Kurban bayramını daha geride bıraktık. Hafızalarımıza, kaçan
danaları yakalamak için canhıraş koşturan; kurban yerine kendini kesen; kurban
kanlarının derelerde ve boğaz da bıraktığı kızıllık; sevdiklerini görmek için
bayram tatilini fırsat bulup trafikte hayatını kaybedenler kazınarak…
Bu bayram her zamankinden daha hüzünlü, her zamankinden daha
buruktu, aslında hiçte bayram tadında değildi. Nasıl olsun ki?
Bayramı çadırlarda geçiren depremzedeleri, şehitlikler de
gözyaşı akıtan anaları gördükçe, bizimde içimiz kan ağladı.
***
Ben bu yazıyı yazarken, günlerdir deprem kadar, şehitler
kadar, bayram kadar yazılan çizilen; 13
yaşında ki N.Ç’nin dava sonucu tartışılıyor; muhtemelen de, uzun bir süre daha
tartışılacak.
Anladığım kadarıyla N.Ç olayının üzerinden 8 yıl geçmiş ve N.Ç
şu anda 20’li yaşlarda
(Buna benzer gün yüzüne çıkmayan, kapalı kapılar ardında
yaşanan kaç vaka var, kim bilir?)
Kerli ferli, yaşlı başlı, makam sahibi, baktın mı adam gibi
adam sandığın ama sadece “müsvedde” olan,
onlarca kişinin; defalarca tecavüzüne uğramış ve üzerinden yıllar geçmiş. Çocuk
N.Ç, olmuş kadın N.Ç; bu arada 4 kez ameliyat olmuş…
(Acaba o ameliyatlar ruhuna da yapılabilmiş midir?)
Şu anda nerede, ne yapıyor? 8 yıldır, ruhunda kopan
fırtınalarla nasıl baş edebildi ya da edebildi mi?
***
Sosyal medyada “ N.Ç davasında insanlık dışı kararı
onaylayan yargıtayı kınıyoruz” grupları kuruldu. Protesto yürüyüşleri yapıldı,
pankartlar açıldı.
Bu eylemleri gerçekleştirenler isyanlarında çok haklıydılar
ancak o yıllarda adli tıptan N.Ç’nin ruh hali ile ilgili raporu verenler, o tarihte
yürürlükte olan Türk Ceza Kanununun bu tür suçlara öngördüğü “5 yıl ağır hapis
cezası ” nı yasa olarak kabul edenleri kınamak kimsenin aklına geldi mi? Bilmem.
***
Başbakan Yardımcısı Bekir
Bozdağ, “Bu kararı veren hakimler, N.Ç kendi kızları olsaydı, böyle bir karar
çıkmış olsaydı, bu karara ne derlerdi?'' diye sordu.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı
Mehdi Eker, “vicdanım rahat değil” dedi.
Kadından sorumlu bakan F.Şahin “Kendi vicdanımda da ben bir kadın, bir anne olarak bunu kabul
edemiyorum” Dedi.
Cumhurbaşkanımız bile twitter mesajında “Gencecik bir
çocuğumuzun başına gelenlerle ilgili cezanın indirilmesini onaylayan karar,
beni de derinden rahatsız etti.” Dedi…
Kısaca başkanından tutunda, cumhura kadar herkes isyanlarda! Umarım bu isyan, yasa yapıcılar için örnek, bu tür insanlık suçu işleyecek olanlar için de caydırıcı olur.
Kısaca başkanından tutunda, cumhura kadar herkes isyanlarda! Umarım bu isyan, yasa yapıcılar için örnek, bu tür insanlık suçu işleyecek olanlar için de caydırıcı olur.
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 12 Kasım 2011
Röportajlarım: Melda Başçakır ile
Etkilendiği sanatçılar arasında ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu ve seramik sanatçısı Ayfer Karamani başta olmak üzere kültürümüzü eserlerinde yansıtan sanatçı ve tasarımcılardan ilham alıyor.
O’nun seramik ile ilk tanışıklığı çocukluğunda TRT 2 ‘de izlediği çömlek yapımlarına kadar dayanıyormuş.
“ O günlerden belleğimde kalan turnetin dönüşü ve bir ustanın çamura verdiği şekildir” diyor. Turnetin dönüşünü ve o arada çamurun aldığı şekli hayranlıkla izlermiş. İzler ama bunu kimseyle paylaşmazmış ve derken geçen yıllar, farklı alanlarda geçen bir iş hayatı …Sanat’a olan hayranlığı, ilgisi çocuk yaşta başlamasına karşın aktif olarak uğraşısı çok daha ileriki yıllarda, 30 ‘lu yaşlarda başlamış…
***
- Melda Başçakır kimdir? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Sakarya'nın Hendek İlçesinde doğdum ve yaşamımın ilk yirmi yılını memleketimde geçirdim . 1985 yılında iş nedeniyle İstanbul’a yerleştim ve o tarihten bu yana da İstanbul’da yaşıyorum. Özel sektörde 21 yıl süren bir çalışma hayatım oldu. 2007 yılında emekli oldum ve çalışırken başlamış olan sanatsal çalışmalarıma emekli olduktan sonra daha çok zaman ayırmaya başladım.
- Sanatsal çalışmalar dediniz bunu biraz açabilir misiniz ?

Seramik yapıyorum ayrıca ev tekstili ilgili tasarımlarım var. Tamamına baktığımızda sanatsal objelerin yanı sıra İç Dekorasyona yönelik çalışmalar diye adlandırabiliriz. Aldığım sanat eğitimini çeşitli biçimlerde işlerime yansıtmaya çalışıyorum.
- Çalışmalarınız da belli bir tarzınız var mı yoksa talep doğrultusunda mı çalışıyorsunuz?
Gerek seramik çalışmalarımda gerekse tekstil ile ilgili tasarımlarımda yaşadığımız coğrafyanın kültürel zenginliklerinden etkilenerek çizdiğim desenleri kullanıyorum. Bu tarz çalışmalar yapmayı seviyorum.
- Ev Tekstili dediğinizde geniş bir alan, ürün yelpazeniz de neler var?
Haklısınız ev tekstili dediğinizde akla pek çok şey gelebilir. Benim çalışmalarım şimdilik desenlerini çizdiğim kumaşlarla ürettiğim yastıklar, elle boyama yastıklar ya da yine antik objeler ya da tuğralı liralarla çalıştığım yastıklar ağırlıklı olmak üzere masa örtüleri, servis takımlarından oluşuyor.- Yaptığınız işin eğitimini aldınız mı?
Elbette… Akademik eğitim değil ancak alaylı diye tabir edebileceğimiz eğitimleri aldım. Örneğin şu anda seramik yapıyorum ama resim dersleri alarak başladım.
Dört yıl boyunca akademik düzeyde resim eğitimi aldım. Ardından seramik eğitimi geldi. Kaldı ki seramik benim çocukluğumdan bu yana içimi titreten bir sanat dalıydı ama çamurla buluşma neredeyse 30‘lu yaşlarımın ortalarında oldu.
Bu dersleri alırken de tesadüfen başlangıçta atölyelerim hep büyülü atmosferiyle çoğumuzu kendine çeken Pera’da oldu. O dokuda dolanıp da mimariden, arka sokaklardaki bambaşka bir dönemi yansıtan eski eşyalardan etkilenmemek olanaksız. Beyoğlu’nda çalan müzik bile kulağa farklı gelir.Tüm bunlar da zaman zaman ürettiklerime zemin oldular, bir çıkış noktası oldular ve hala olmaya devam ediyorlar.
- Herhangi bir sanat dalıyla uğraşmak, sanatçı olmak bir ayrıcalık, doğuştan yetenek gerektirir diye düşünüyorum ancak çok istekli biri, disiplinli çalışarak başarabilir mi?
Resim dersi aldığım atölyelerden biri Güzel Sanatlar Fakültesi’nin(GSF) yetenek sınavlarına öğrenci hazırlayan bir atölyeydi. Ben orada dönem başında neredeyse çöp adam çizen bir gencin sınavlara doğru şahane çizimler yaptığına ve hatta GSF’ye derece ile girdiğine tanık oldum.
Resimde belli kurallar vardır. Kâğıdınıza ya da tuvalinize çiziminizi yaparken perspektif bilginizi kullanırsınız, açık koyu dengesine dikkat edersiniz, ışık nereden gelirse neresi daha koyu olur ya da bir kompozisyondaki objelerin proporsiyonu nasıl olmalıdır tüm bunlar eğitimlerle öğrenebileceğimiz bilgilerdir ama yanı sıra bir parça yetenek ve yanı sıra çok çalışmak gerekiyor.
Resim örneği verdim ama örneğin ben de orada öğrendiğim bilgilerin şu anda seramik çalışmalarımda çok yararını görüyorum.
- Sizin sosyal sorumluluk projeleri kapsamında da bazı çalışmalarda yer aldığınızı biliyoruz. Bize biraz bundan da bahsedebilir misiniz?
Elbette. Ülkemizde var olan sorunları ya da sorunları olan insanları görmezden gelemeyiz. Onları yok sayamayız.ve hepimizin onlar için yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır inancındayım. Ben de elimden gelen bir şeyler olduğunda bu tür projelerde yer almaya çalışıyorum. Örneğin geçtiğimiz kış döneminde engelli öğrencilerle seramik çalışmaları yaptık. Bu çocukların engelleri birbirinden farklıydı. Bazıları bedensel engelli, bazıları Otistik ve atölye çalışmalarına ilk başladığımız günlerde inanır mısınız çamura dokunamayan çocuklar vardı ama dönem sonunda hepsi birkaç obje yapabilir hale gelmişti. Ayrıca çamuru yoğururken ve şekillendirirken ellerini kullandıkları için sağlıkları açısından da verimli bir çalışma oldu diyebilirim. Tabi yanı sıra farklı bir dünya ile tanıştılar. Onların algılamaları diğer sağlıklı çocuklar gibi değil ama çalışmalar sırasında yine de çamurla uğraşmaktan, ürettikleri objeleri renklendirmekten heyecan duyduklarını, mutlu olduklarını gözlemleyebildim.- İçlerin de girişimci ruhu taşıyan, (özellikle de kadınlar) ama cesaret edemeyenlere neler önerirsiniz?
Sanat ile uğraşmak maddi manevi her anlamda zordur, yıpratıcıdır hele ki ülkemizde gerçekten daha da zordur. Ancak eğer sanat’ın herhangi bir dalına gerçekten ilgi duyuyorlarsa mutlaka bir kez olsun denemeliler diyorum. Üretim sürecinde yaşanılanlar ve sonuçlara bakıp alınan manevi haz hiçbir şeyle ölçülemez. Ne olursa olsun fırsat yaratmalılar derim. Biliyorsunuz çok çeşitli eğitimler var. Hobi amaçlı eğitimleri özel atölyelerde alabilecekleri gibi yerel yönetimlerin açtığı ücretsiz kurslarda da ilgi duydukları alanda çalışmalar yapabilirler. En azından bir başlangıç yapıp bu çalışmalar ile yeni bir dünyanın kapısını aralayabilecekler mi, kendileri için yeni bir yaşam biçimi oluşturabilecekleri mi? Bunu görebilirler ve sonra devam edip etmemeye karar verebilirler. Ayrıca hangi yaşta olunursa olunsun, hiçbir zaman geç kalınmış sayılmaz diye düşünüyorum. Türk Seramik sanatının önemli sanatçılarından Füreya Koral’ın yaşam öyküsünü mutlaka okuyanlarımız vardır. Füreya seramiğe 37 yaşında sağlık sorunları nedeniyle İsviçre’de yattığı hastane odasının camına konan kuşları yaparak başlamış. Belki diyeceksiniz ki Füreya Koral zaten Şakir Paşa ailesinin bir bireyi olmanın avantajlarına sahipti. Entelektüel bir çevre, ailede birçok sanatçının olması; tüm bunlar Füreya’yı şanslı kılıyordu ama yine de ‘’ çok mu geç kaldım ‘’ acaba diye düşünenler varsa örnek alınası bir sanatçıdır diye düşünürüm.
- Son yıllar da, özellikle kadınların katıldığı kurslar ve sanatsal faaliyetler var. Bu faaliyetlere katılan ve ekonomisine katkı sunmak isteyen kadınlara neler önerirsiniz?
Kadınlarımız gerçekten çok marifetliler . Neredeyse ellerinden gelmeyen iş yok gibi. Bunu hepimiz hem yakın çevremizde, hem de eğer Internet kullanıyorsak oradaki çeşitli platformlardaki paylaşımlardan görebiliyoruz. Ama tüm bu emeği bir kazanca dönüştürüp, aile bütçesine katkıda bulunmak işin en az üretmek kadar önemli olan diğer boyutu. Bu da çok kolay değil çünkü az önce belirttiğim gibi çok fazla kişi çok fazla şey yapıyor. Bunları sanal ortamda oluşan elişi satış sitelerinde satmayı deneyebilecekleri gibi yerel yönetimlere bağlı çeşitli kadın oluşumlarının özellikle son dönemde alışveriş merkezlerinde bu tür çalışmalara ayırdıkları bölümler var. Oralarda tüketicinin beğenisine sunmayı deneyebilirler.
- Söyleşi için teşekkür ediyoruz. Ayrıca okurlarımız size ulaşmak, çalışmalarınız hakkında daha fazla bilgi almak isterlerse iletişim adresi verebilir misiniz?
Ben teşekkür ediyorum. Tüm çalışmalarımı www.meldabascakir.net adresinde görebilirler yine oradan bana ulaşabilirler.
Memleketimden deprem manzaraları!
Deprem bölgesine giden yardımları gösteriyor televizyon
kanalları günlerdir…
Yardım malzemelerini taşıyan kamyon, kırmızı ışıkta durur
durmaz, kamyonun üzerine çıkılıp, içindekiler talan edilmeye başlanıyor…
Komşu komşusuyla kavga ediyor, tekmeler yumruklar havada
uçuşuyor…
Kin, nefret, öfke, bencillik, tahammülsüzlük, şiddet…
(Ben bu sahneleri 99 depreminden de hatırlıyorum. Dağıtılan şey,
her ne olursa olsun; ekmek, su, battaniye, tüp ya da bir çift çorap… Sanki
kaçıyor; sanki başkası değil bir tek kendi sahip olmalı. Bir bencillik ki
sormayın… Bu başka bir yazı konusu)
Üstelik kamyonlara tıpkı gemilere saldıran korsanlar misali
saldırıp, talan eden o insanların deprem bölgesinde yaşamadığı söyleniyor…
***
Peki, yaptığı binalar yıkılan müteahhidin, görkemli
villasının bahçesine çadır kıtlığında iki tane birden çadır kurmasına ne demeli?
Hele hele sosyal medyaya?
Aynı kamyonları yağmalamaya çalışan öfkeli insanlar gibi; sosyal
medyada da nefret içeren, yazmaya dilimin varmadığı çok acımasız söylemlerde,
yorumlarda bulunanlar oldu!
Bu duygu ve düşüncelerinde, ne kadar samimi olduklarını
bilmek, beni kaygılandırıyor açıkçası…
Biz ne zaman insan olma ortak paydasında bir araya gelebileceğiz?
Bir arada yaşayabilmenin ne olduğunu, kendi özgürlüğümüzün
bittiği yerde başkasının özgürlüğünün başladığını bilmeyi, kabullenmeyi,
toplumsal kurallara uymayı ne zaman öğreneceğiz diye düşünüyorum…
***
Ben tam bu duygu ve
düşünceler içindeyken; Haberleri Ti’ye alan M. Alibora’nın sunuculuğunu
üstlendiği “Heberler” adlı programda konunun gündeme getirildiğini gördüm ve traji-komik
bu öneriyi çok yerinde buldum. Sizlerle de paylaşmak istiyorum:
Heberler’ de; “Tüm
politikacıların ortak hareket etme kararı aldığı ve kurulan komisyondan çıkan
ilk karara göre; İlköğretimden itibaren
müfredata insanlık dersi konulacak. Bu derste bireyin önce insan olduğu; din
dil, ırk gibi faktörlerin bir önemi olmadığı ve depremin tüm insanlığı
ilgilendiren bir felaket olduğu anlatılacak. Okul hayatını tamamlamış vatandaşlar
içinse; vicdan aşısı uygulaması yapılacak. Sağlık Bakanlığı bünyesinde
geliştirilen aşı vicdan kaybını önlemek ve gidermek için kullanılacak” Dendi…
Ben bu vicdan aşısı mevzusunu gerçekten tuttum, Hiç fena
fikir değil…
Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı’nın bir an önce bu konuda
çalışmalara başlamasını dileyerek;
Birlik, beraberlik,
kardeşlik, hoşgörü ve dayanışma gibi duyguların bir arada yaşandığı
Kurban Bayramınızı en
içten duygularımla kutlarım.
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 5 Kasım 2011
- Miş li geçmişlerle geçiyor zaman…
Şehitlerimizin acısı ile geçen kocaman bir haftanın sonunda,
Van’dan gelen deprem haberi ile sarsıldık. ”Yüzlerce ölü, binlerce yaralı!”
Haberler de yine bildik görüntüler, yine bildik söylemler:
“Deprem değil;
Binalar öldürdü…
Cahillik öldürdü…
Aymazlık öldürdü…
Fakirlik öldürdü…
Binaları yapanların, hırsızlığı öldürdü…
Binaları onaylayanların açgözlülüğü öldürdü ”
***
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde deprem komisyonu kurulmuşmuş, çalışmalar yapılmışmış, kırsal bölgelerin yapılaşması ile ilgili öneriler sunulmuşmuş…
Yine –mişler, -mışlar, -muşlar...
Çözümler nerede?
TBMM’ de kurulan komisyonların çalışmaları, hep öneri olarak kalacaksa, hayata geçirilmeyecekse; neden komisyonlar kurulup, çalışmalar yapılıyor?
Değerli vekillerimiz, değerli zamanlarını neden öneri hazırlamakla harcıyor?
***
- 1999 depreminden ders almışmışız!
Öyleyse, bu depremde her yerden yardım yağdığı halde, neden geceyi ayaz havada, sokakta geçirenler oldu? Gelen çadırların dağıtımı gereği gibi yapılmadı?
- 1999’dan sonra deprem yönetmeliğine uygun binalar yapılmaya başlanmışmış!
Öyleyse; bu depremde neden 1999 sonrasında yapılan (Özellikle de kamu binaları da) yıkıldı?
- Şehircilik Bakanlığı kurulmuşmuş…
İnşallah o da -mişli zamanın pişmanlıklarından biri olarak kalmaz!
***
Olası İstanbul depremi için söylenenler ise “Kamu binalarında ki güçlendirmeler çok yavaş ilerliyor, özel binaların durumu ise belli değil!”
1999 depremini bizzat yaşayan biri olarak, ne zaman akıllanacağız, ne zaman hatalarımızdan ders alacağız açıkçası çok merak ediyorum…
***
Bugün 29 Ekim…
Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün liderliğinde; kadın/ erkek, genç/ yaşlı, canını dişine takarak, kanını akıtanların” kurduğu Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü…
İlke ve değerleri aşındırılmaya, törpülenmeye çalışılsa da, Cumhuriyetimize, birlik ve beraberliğimize en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde; laiklik ilkemizin sarsılmaz ışığında, ulusal birliğimizin sonsuza kadar yaşatılması hepimizin ilk ve en önemli sorumluluğudur. Bayramımız kutlu olsun.
Ne mutlu Türküm diyene…
*29 Ekim 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
Van’dan gelen deprem haberi ile sarsıldık. ”Yüzlerce ölü, binlerce yaralı!”
Haberler de yine bildik görüntüler, yine bildik söylemler:
“Deprem değil;
Binalar öldürdü…
Cahillik öldürdü…
Aymazlık öldürdü…
Fakirlik öldürdü…
Binaları yapanların, hırsızlığı öldürdü…
Binaları onaylayanların açgözlülüğü öldürdü ”
***
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde deprem komisyonu kurulmuşmuş, çalışmalar yapılmışmış, kırsal bölgelerin yapılaşması ile ilgili öneriler sunulmuşmuş…
Yine –mişler, -mışlar, -muşlar...
Çözümler nerede?
TBMM’ de kurulan komisyonların çalışmaları, hep öneri olarak kalacaksa, hayata geçirilmeyecekse; neden komisyonlar kurulup, çalışmalar yapılıyor?
Değerli vekillerimiz, değerli zamanlarını neden öneri hazırlamakla harcıyor?
***
- 1999 depreminden ders almışmışız!
Öyleyse, bu depremde her yerden yardım yağdığı halde, neden geceyi ayaz havada, sokakta geçirenler oldu? Gelen çadırların dağıtımı gereği gibi yapılmadı?
- 1999’dan sonra deprem yönetmeliğine uygun binalar yapılmaya başlanmışmış!
Öyleyse; bu depremde neden 1999 sonrasında yapılan (Özellikle de kamu binaları da) yıkıldı?
- Şehircilik Bakanlığı kurulmuşmuş…
İnşallah o da -mişli zamanın pişmanlıklarından biri olarak kalmaz!
***
Olası İstanbul depremi için söylenenler ise “Kamu binalarında ki güçlendirmeler çok yavaş ilerliyor, özel binaların durumu ise belli değil!”
1999 depremini bizzat yaşayan biri olarak, ne zaman akıllanacağız, ne zaman hatalarımızdan ders alacağız açıkçası çok merak ediyorum…
***
Bugün 29 Ekim…
Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün liderliğinde; kadın/ erkek, genç/ yaşlı, canını dişine takarak, kanını akıtanların” kurduğu Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü…
İlke ve değerleri aşındırılmaya, törpülenmeye çalışılsa da, Cumhuriyetimize, birlik ve beraberliğimize en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde; laiklik ilkemizin sarsılmaz ışığında, ulusal birliğimizin sonsuza kadar yaşatılması hepimizin ilk ve en önemli sorumluluğudur. Bayramımız kutlu olsun.
Ne mutlu Türküm diyene…
*29 Ekim 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
Can dostlarımız
Havalar soğumaya başladı. Hatta geçen hafta yılın ilk karı düştü…
Havalar soğumaya başlayınca ben, sokakta yaşayan insanlar ve hayvanlar için kaygılanmaya başlarım. Gerçi insanlar bir şekilde karnını doyuracak ve barınacak bir yer bulur ama ya hayvanlar?
Hele de kar yağıp, her şeyin üzerini kapattığında, su ve yiyecek bulmaları oldukça zorlaşır.
Her yıl 4 Ekim “Hayvanları koruma günü” olarak kutlanır. Okullarda, radyo ve televizyonlarda hayvanların faydaları üzerinde konuşmalar yapılıp, hayvanlara karşı nasıl davranılması gerektiği anlatılır.
Sanki “364 gün koruma da; 365. gün koru” der gibi…
Bu günler olsa bir türlü, olmasa başka.
İnsan olma ortak paydasında hayvanlara nasıl davranmamız gerektiği yılda bir gün anlatılsa ne olur, neye yarar ki?
***
Hemen herkesin, “evinde evcil ya da vahşi hayvan besleyen/ barındıran” bir tanıdığı vardır mutlaka. Hatta evinde hayvan beslemekle kalmayıp, sokakta yaşayan kedi ve köpeklere de gözü gibi bakan…
Gerek hijyen açısından gerekse özgürlükleri kısıtlandığı için evin içinde hayvan bakılmasına karşıyım ancak sokakta yaşayan hayvanların aç bilaç kalmasına da…
***
Benim de tanıdıklarım var. Evlerinde baktıkları hayvanları, çocuklarından ayırmayıp, hastalandıklarında sabaha kadar başında bekleyip gözyaşı döken, bütün planlarını onlara göre yapan ya da hayvanlardan korkan, sevmeyen hatta nefret eden tanıdıklarım…
Kedi ve köpek gibi evcil hayvanlardan korkan kişileri anlamaya çalışıyorum; çocukken yaşadıkları olumsuz bir hikâye vardır belki diye lakin nefret edip, eziyet edenleri anlamakta güçlük çekiyorum.
***
Kendi evin de kedi besleyen, bununla yetinmeyip sokağındaki kedileri de besleyen bir arkadaşım var. Beslemek derken, sadece yemek artıklarını vermek şeklinde değil; özellikle onlar için gidip kuru mama, sosis vs. alıp tek tek elleriyle besleyen, hastalandıklarında ilaç veren ya da veterinere götüren, onlarla konuşup sevgi cümleleri ile başlarını okşayan bu duyarlı ve vicdan sahibi arkadaşımın başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi.
Sebep; hayvanları sevmesi ve beslemesi…
Bu nedenle defalarca arabası çizilip, lastikleri kesildi. Komşularından bir kadının sözlü saldırısına maruz kaldı. Hatta mahkemelik oldular, aylarca mahkemeye gitti geldi. Sonunda haklılığını kanıtladı ama bu arada sinirleri de çok yıprandı…
***
Avrupa ülkelerine gittiğiniz de dikkatinizi çekmiştir mutlaka. Başıboş dolanan ne bir kedi, ne de köpek görebilirsiniz. Kuşlar için de suluklar ve kuş evleri vardır…
Şimdi, evcil hayvanların sokaklar da biçare dolaşması yerel yönetimlerin suçu diyeceğim ama “yerel yönetimlerin işi başından aşkın, başka mevzu kalmadı mı?” diyeceksiniz diye korkuyorum. Korkuyorum ancak, kış da geldi; geliyor!
*22 Ekim 2011 Cumartesi Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki.
Havalar soğumaya başlayınca ben, sokakta yaşayan insanlar ve hayvanlar için kaygılanmaya başlarım. Gerçi insanlar bir şekilde karnını doyuracak ve barınacak bir yer bulur ama ya hayvanlar?
Hele de kar yağıp, her şeyin üzerini kapattığında, su ve yiyecek bulmaları oldukça zorlaşır.
Her yıl 4 Ekim “Hayvanları koruma günü” olarak kutlanır. Okullarda, radyo ve televizyonlarda hayvanların faydaları üzerinde konuşmalar yapılıp, hayvanlara karşı nasıl davranılması gerektiği anlatılır.
Sanki “364 gün koruma da; 365. gün koru” der gibi…
Bu günler olsa bir türlü, olmasa başka.
İnsan olma ortak paydasında hayvanlara nasıl davranmamız gerektiği yılda bir gün anlatılsa ne olur, neye yarar ki?
***
Hemen herkesin, “evinde evcil ya da vahşi hayvan besleyen/ barındıran” bir tanıdığı vardır mutlaka. Hatta evinde hayvan beslemekle kalmayıp, sokakta yaşayan kedi ve köpeklere de gözü gibi bakan…
Gerek hijyen açısından gerekse özgürlükleri kısıtlandığı için evin içinde hayvan bakılmasına karşıyım ancak sokakta yaşayan hayvanların aç bilaç kalmasına da…
***
Benim de tanıdıklarım var. Evlerinde baktıkları hayvanları, çocuklarından ayırmayıp, hastalandıklarında sabaha kadar başında bekleyip gözyaşı döken, bütün planlarını onlara göre yapan ya da hayvanlardan korkan, sevmeyen hatta nefret eden tanıdıklarım…
Kedi ve köpek gibi evcil hayvanlardan korkan kişileri anlamaya çalışıyorum; çocukken yaşadıkları olumsuz bir hikâye vardır belki diye lakin nefret edip, eziyet edenleri anlamakta güçlük çekiyorum.
***
Kendi evin de kedi besleyen, bununla yetinmeyip sokağındaki kedileri de besleyen bir arkadaşım var. Beslemek derken, sadece yemek artıklarını vermek şeklinde değil; özellikle onlar için gidip kuru mama, sosis vs. alıp tek tek elleriyle besleyen, hastalandıklarında ilaç veren ya da veterinere götüren, onlarla konuşup sevgi cümleleri ile başlarını okşayan bu duyarlı ve vicdan sahibi arkadaşımın başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmedi.
Sebep; hayvanları sevmesi ve beslemesi…
Bu nedenle defalarca arabası çizilip, lastikleri kesildi. Komşularından bir kadının sözlü saldırısına maruz kaldı. Hatta mahkemelik oldular, aylarca mahkemeye gitti geldi. Sonunda haklılığını kanıtladı ama bu arada sinirleri de çok yıprandı…
***
Avrupa ülkelerine gittiğiniz de dikkatinizi çekmiştir mutlaka. Başıboş dolanan ne bir kedi, ne de köpek görebilirsiniz. Kuşlar için de suluklar ve kuş evleri vardır…
Şimdi, evcil hayvanların sokaklar da biçare dolaşması yerel yönetimlerin suçu diyeceğim ama “yerel yönetimlerin işi başından aşkın, başka mevzu kalmadı mı?” diyeceksiniz diye korkuyorum. Korkuyorum ancak, kış da geldi; geliyor!
*22 Ekim 2011 Cumartesi Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki.
Ölmek için sebep...
Bu yazıyı İngiltere’den yazıyorum… Buraya gelmeden bir gün önce, benim güzel ülkemde, kocası tarafından bıçaklanarak öldürülen bir kadının fotoğrafının gazete de manşet olarak verilip verilmeyeceği tartışılıyordu. Hani sığınma evinde iken, çok sevdiği eşinin çağrısına dayanamayıp, arkadaşlarının “Sakın gitme, seni öldürür” uyarılarını dinlemeyip giden kadının fotoğrafının…
Olayın detaylarını bilmiyorum. Büyük ihtimalle her zamanki gibi aynı hikâyedir: Çalışmayan, dayak atan, kıskanan bir koca; her türlü şiddete maruz kaldığı halde “Çocuklarımın babasıdır, döver de, sever de. Katlanmak lazım” zihniyetiyle yetiştirilen bir kadın...
***
Kafam bu cinayetle ilgili sorularla meşgul; gelmişken İngiltere’deki kadının yerini, İngiliz erkeklerinin kadına bakış açısını ve davranışını öğrenmek istedim ve burada yaşayan tanıdığım kadınlara sordum.
Elbette İngiltere de yaşayan her erkek, üç –beş kadının anlattığı gibi olmayabilir. Mutlaka farklı davranışta bulunanlar da vardır. Belki de buradaki yasaların kadınlara tanıdığı haklardan dolayı mecburiyetten böyle davranıyorlardır; bilmiyorum.
Ben sadece İstisnalar kaideyi bozmaz diyerek İngiliz erkekleri ile ilgili anlatılanları sizlerle paylaşmak istiyorum…
İşte İngiliz erkekleri için kadınların anlattıkları;
- Evlenmeyi kolay kolay seçmezler ancak evlendiklerin de eşlerine çok değer verirler, onlara karşı çok dürüsttürler, yalan söylemezler. Ayrılsalar bile eski eşlerine çok saygılı davranırlar ve arkadaş kalırlar. Eğer ortak çocukları varsa, görüşürler.
- Evlilik müessesine saygı gösterirler. Eşler birbirlerine güven duyarlar.
- Eşlerin cinsiyet farkı gözetmeden kendi arkadaşları ile dışarıya çıktığı geceler vardır. Kadın ya da erkek eşlerden biri, sabaha karşı herhangi bir saatte eve dönebilir.
- İngiliz kadınları kocalarına hizmet etmez. Kocalar kendine ait her şeyi (ütü, bulaşık vs), kendileri halleder. Evdeki işler ve giderler paylaşılır. Adam sabah kalkıp “pantolonumu neden yıkamadın, neden ütülemedin” ya da “çorabım nerede, pijamam nerede” diye sormaz.
- Erkekler, eşlerine danışmadan, fikrini almadan asla bir konuda tek başına karar vermezler.
-Eşlerini mutlaka haftada bir yemeğe çıkartırlar. Özellikle Pazar günleri “roast dinner” dedikleri öğle yemeği çok önemlidir. Ailecek yemek yer sohbet ederler.
- Erkek arkadaşları her zaman 2. plandadır.
- Babalar her hafta sonu eşleri nefes alsın, rahat etsin diye sinema, spor, eğlence merkezi gibi yerlere götürürler.
***
Bir İngiliz erkeğine “hangi sebeple karını öldürürsün?” diye sorar mısınız dedim. Böyle bir soruyu sormanın bile abesle iştigal olduğunu söylediler…
***
Peki ya benim ülkemde, hangi sebepler yüzünden kadın öldürülüyor?
Töre ve namus cinayetlerini bir yana bırakırsak, bakkala ya da komşuya gitmek, satıcıya kapı açmak, komşuya selam vermek, sinemaya gitmek, sesli radyo dinlemek, ayrılmak istemek vs. gibi sebepler yeterli. Ya da bir bakış açısıyla belki de sadece kadın olmak!
15 Ekim Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
Reklamlar!
Televizyonla pek aram yoktur; hatta televizyonun elektronik gelir tüketici
ve beyin yıkayıcı bir nesne olduğunu düşünürüm.
Genelde haber ağırlıklı programları izlemeye çalışsam da, herkes gibi ben de ister istemez reklamlara da
maruz kalıyorum.
Reklamlar ürünü satmak için yapılıyor ama son zamanlar da yayımlanan
iki reklam beni fazlası ile rahatsız ediyor.
Birincisi; sağlıkçıların kesinlikle önermediği, en az sigara
kadar zararlı ve obeziteye neden olduğunu söylediği beslenme şeklinin tanıtıldığı
bir reklam.
Reklamda verilen mesaj, argo tabiri ile “kıvırmak” yani
yalan söylemekle ilgili.
Bu reklam da öğrenciler, öğretmenlerine; çalışanlar
patronlarına olmadık bir yalan uyduruyor.
Öğretmen ya da patron inanmadıkça, kıvırdıkça kıvırıyor; hem
hareketlerle, hem sözlerle...
Sebep ise “indirimli ürünlerden yararlanabilmek!”
***
Uzmanlara veya RTÜK’e sormak istiyorum; bu ve buna benzer
temayı işleyen reklamlar, çocukların bilinçaltına istedikleri bir şeyi gerçekleştirmek
için olumsuz mesaj vermiyor mu?
Örneğin saygı
duymaları gereken, Hz. Ali’nin “ kırk yıl kölesi olmaya ” hazır olduğu öğretmenlerine
yalan söylemeyi pardon kıvırmalarının normal bir şey olduğunu empoze etmiyor
mu?
RTÜK, Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, psikologlar bu
durumun farkında değil mi?
Yoksa kıvırmak, yalan söylemek artık normal bir davranış
şekli oldu da ben mi kaçırdım.
Üstelik yalanın pembesi, beyazına bile karşı iken…
(“Yalan söylemekle kalınsa iyi artık öğretmenlere kurşun
sıkılıyor” dediğinizi duyar gibi oldum.)
***
İkinci reklam ise; evimizin ihtiyacı kepçeden bahsederken,
kepçe kulaklı bir çocuğun gösterilmesi…
Çeyrek asır önce ilköğretim yıllarım da tanık olduğum
kadarıyla, gözlük taktığı için topluca “ dört göz, dört göz” diye dalga geçilen
çocuklar elli santim yakınını göremediği halde, gözlük takmıyorlardı. Tembel
sanılan bu çocuklar belki de tahtayı göremediği için başarısızlardı. Zaten o
zamanlarda büyük numaralar şişe dibi gibiydi; şimdiki gibi lens ya da lazer
operasyonları da yoktu. Geçen sürece rağmen, insanların fiziksel yönleri ile
hala dalga geçiliyor ki, çocuklar gözlük takmak istemiyor.
Şaka gibi ama yakın bir süreçte ünlü mankenlerimizden biri
kepçe kulakları düzelsin diye, kulaklarını Japon yapıştırıcısı ile
yapıştırmıştı.
***
İstesek de istemesek de görsel ve basılı medya toplumumuzu
etkiliyor, şekillendiriyor.
“Eğitim şart” deyip duruyoruz da; en azından, “reklamlar” da
hedef kitleye olumlu mesajlar
verilse, daha iyi olmaz mı?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 8 Ekim 2011
Yaya kaldırımları ve TSE standartı
Yaya kaldırımları ne için ve kimin için yapılmıştır?
Şimdi bu soru da nereden çıktı diyeceksiniz.
Tabii ki yayalar yürüsün diye…
Peki, benim şehrim de yayalar nereden yürüyor?
“Araba yolundan.”
Hem de hiç acele etmeden salına salına; parkta yürür gibi.
Sabırsızlanıp kornaya basarsanız eğer, sakın kaçmasını beklemeyin.
Hatta acele etmeden kafasını çevirip “Ne oluyor?” gibisinden bir bakışla kurtarırsanız ne ala zira çoğu zaman el kol hareketleri ya da küfür de yiyebilirsiniz.
…
“Yayalar neden yaya kaldırımından değil de yolun ortasından yürürler” diye kafa patlatıyorum, uzun zamandır.
Eğitimsizlik mi, yaya kaldırımlarımız standartlara mı uymuyor?
***
Yaya kaldırımlarının yoldan yüksekliğinin o ülkenin gelişmişliği ile ilgili olduğunu biliyordum. (Yani yol ile kaldırım arasında ki mesafe ne kadar yüksekse, o ülkenin gelişmişliğinin o kadar az olduğunu) ama ideal kaldırımların nasıl olması gerektiği konusunda bir fikrim yoktu ve araştırdım.
“Acaba yaya kaldırımlarımız uluslararası ve ulusal standartlara uygun mu?” diye ve
TSE (Türk Standartları Enstitüsü)’ne göre kaldırım standardizasyonunun bazı maddelerini sizlerle paylaşıyorum:
- Yaya kaldırımları, ön bahçesiz yapı düzenine sahip yollarda en az 2.50 metre genişliğinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu merkezi iş bölgelerinde ise en az 5 metre olmalıdır. Genişlik, yol genişliğinin el vermediği hallerde 3 metreye kadar inebilir. Ancak şehrin yapılaşmasına açık meskûn alanlardaki yollarda yapılacak yeni düzenlemelerde yaya kaldırımı genişliği 1 metreden az olamaz.
- Yaya kaldırımında yayanın emniyetle yürümesine mani olacak çiçeklik, taş veya demir gibi her türlü engellerle, elektrik direği, trafik işaret direği, ilan levhaları ağaç ve benzeri elemanlar bulunmamalıdır. Kaldırım üzerine yapılan altyapıya ait rögar, baca kontrol ve benzeri tesislerin kapakları kaplama yüzeyiyle aynı düzlemde olmalıdır.
- Yayanın ayağının takılacağı beton veya demir baba veya diğer herhangi bir çıkıntı, bitmiş kaplama taşında topukların girebileceği genişlikteki delikli yüzeylerden kaçınılmalıdır.
- Yaya kaldırımının eğimi yüzey sularının akıtılması için taşıt yoluna doğru yüzde 2-3 oranında olmalı. Bordür taşı 0.70 metre ile 1 metre boyunda ve 0.15-0.20 metre genişliğinde olmalıdır.
***
T.S.E standartlarına uyuyor mu?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 1 Ekim 2011
Şarlatan kime denir?
40 küsur yıllık hayatımda, şiddet gören bir akrabamın boşanma davasında yaptığım şahitlik dışında, hiç mahkemeye gitmedim; gitmekte istemezdim açıkçası. Kim gitmek ister ki?
Tuhaf ama geçen hafta; ilk defa bir mahkemeye gitmek için birkaç gün öncesinden hazırlandım. İşlerimi erteledim, sabah erken kalkabilmek için saat kurdum ve heyecanlandım. Çünkü Dilovası’nda ki çevre kirliliğini araştıran ve araştırma sonuçlarını kamuoyu ile paylaşan Prof. Dr. Onur Hamzağlu ve profesöre, araştırmasını halkla paylaştığı için “şarlatan” diyen Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun duruşması vardı.
Duruşmayı izlemek için gittiğim de, öyle bir kalabalık vardı ki duruşma salonuna girebilmek için epey çaba sarf ettim.
Konuyu yakından takip ediyor ve “bir bilim adamının yaptığı araştırmayı kamuoyu ile paylaşması gerçekten şarlatanlık mıydı?” öğrenmek istiyordum.
***
Mesleğim gereği şarlatan kelimesini biliyorum ama yine de Türk Dil Kurumunun sözlüğüne “şarlatan ne demekmiş?” diye baktım.
1.anlamı; Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse.
Bir başka anlamı ise;
“Bilim, vicdan, etik ve deontoloji vb. her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda ün ve varlığa ulaşmak için her türlü yola başvurarak hekimlik pratiği yapan kişi”
“Şarlatan” kelimesi bir bilim adamı için sarf edildiğinden dolayı, 2. açıklamaya bir göz atalım. Hatta gerekirse her ikisini birden değerlendirelim.
Birinci açıklamaya baktığımızda eğer kentimizde/ülkemizde şarlatan öğretim üyeleri var ise vay halimize! Biz o zaman neden çocuklarımıza üniversiteye girebilsin diye çocukluklarını yaşamalarını engelliyoruz? Hem maddi hem manevi, neredeyse taytay yaptıktan sonra yaşıtlarından bir adım öne geçsin diye yarışa sokuyoruz? Gerçekten varsa; bu şarlatan eğitimcileri biz seçmediğimize göre üzerimize alınmayalım. 2 kişiden 1’i esprisine maruz kalmayalım!
İkinci açıklamaya baktığımız da mesleki ahlaktan bahsediliyor ki, “bilim, vicdan, etik ve deontolojik yani hakikaten her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda üne kavuşmak için her türlü yola başvuran”
***
Duruşmada Karaosmanoğlu Onur Hoca’nın bilimsel araştırmasını gerekli mercilere bildirmediğini ve yaptığı araştırmayı sonuçlandırmadan televizyonlarda şov yaptığını o nedenle “şarlatan” dediğini söyledi. Kendisini hiç tanımadığını siyasi rakibi de olmadığını o nedenle söylediklerinin şahsına değil, yaptığı eyleme olduğunu ifade etti.
Onur Hamzaoğlu ise, “Daha önceki yıllarda yapılan araştırmalarda bu bölgede kanser vakalarının dünya ve Türkiye ortalamalarına göre çok fazla olduğunu ve bu verilerin sağlık bakanlığı ve valiliğe bildirildiğini ve buna rağmen yeni bir fabrika kurulma aşamasında olduğunu duyunca araştırmasını kamuoyu ile paylaştığını”
söyledi. Kim haklı, kim haksız? bilemem ama bildiğim bir gerçeği de yazmadan duramadım.
Bırakın şarlatanlığı, ülkemiz de ve kentimizde onlarca sahte diş hekimi var.
21. yüzyılda hala çatır çatır çalışıyorlar. Kimsenin de gıkı çıkmıyor, hadi haklarını yemeyelim, gıkları çıkıyor da, sonuç alınamıyor. Hakeza falcıların, üfürükçülerin, muskacıların, sülükçülerin, hacamatçıların kapılarında kuyruklar oluşmuşmuş; çalışıyorlar. Benim bilim adamım da bilimsel araştırmasını halkla paylaştığı, onları uyardığı için “şarlatan”lıkla itham edilip, mahkemelerde zamanı boşa harcanıyor.
Tuhaf ama geçen hafta; ilk defa bir mahkemeye gitmek için birkaç gün öncesinden hazırlandım. İşlerimi erteledim, sabah erken kalkabilmek için saat kurdum ve heyecanlandım. Çünkü Dilovası’nda ki çevre kirliliğini araştıran ve araştırma sonuçlarını kamuoyu ile paylaşan Prof. Dr. Onur Hamzağlu ve profesöre, araştırmasını halkla paylaştığı için “şarlatan” diyen Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun duruşması vardı.
Duruşmayı izlemek için gittiğim de, öyle bir kalabalık vardı ki duruşma salonuna girebilmek için epey çaba sarf ettim.
Konuyu yakından takip ediyor ve “bir bilim adamının yaptığı araştırmayı kamuoyu ile paylaşması gerçekten şarlatanlık mıydı?” öğrenmek istiyordum.
***
Mesleğim gereği şarlatan kelimesini biliyorum ama yine de Türk Dil Kurumunun sözlüğüne “şarlatan ne demekmiş?” diye baktım.
1.anlamı; Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse.
Bir başka anlamı ise;
“Bilim, vicdan, etik ve deontoloji vb. her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda ün ve varlığa ulaşmak için her türlü yola başvurarak hekimlik pratiği yapan kişi”
“Şarlatan” kelimesi bir bilim adamı için sarf edildiğinden dolayı, 2. açıklamaya bir göz atalım. Hatta gerekirse her ikisini birden değerlendirelim.
Birinci açıklamaya baktığımızda eğer kentimizde/ülkemizde şarlatan öğretim üyeleri var ise vay halimize! Biz o zaman neden çocuklarımıza üniversiteye girebilsin diye çocukluklarını yaşamalarını engelliyoruz? Hem maddi hem manevi, neredeyse taytay yaptıktan sonra yaşıtlarından bir adım öne geçsin diye yarışa sokuyoruz? Gerçekten varsa; bu şarlatan eğitimcileri biz seçmediğimize göre üzerimize alınmayalım. 2 kişiden 1’i esprisine maruz kalmayalım!
İkinci açıklamaya baktığımız da mesleki ahlaktan bahsediliyor ki, “bilim, vicdan, etik ve deontolojik yani hakikaten her türlü değer sistemini yok sayarak kısa zamanda üne kavuşmak için her türlü yola başvuran”
***
Duruşmada Karaosmanoğlu Onur Hoca’nın bilimsel araştırmasını gerekli mercilere bildirmediğini ve yaptığı araştırmayı sonuçlandırmadan televizyonlarda şov yaptığını o nedenle “şarlatan” dediğini söyledi. Kendisini hiç tanımadığını siyasi rakibi de olmadığını o nedenle söylediklerinin şahsına değil, yaptığı eyleme olduğunu ifade etti.
Onur Hamzaoğlu ise, “Daha önceki yıllarda yapılan araştırmalarda bu bölgede kanser vakalarının dünya ve Türkiye ortalamalarına göre çok fazla olduğunu ve bu verilerin sağlık bakanlığı ve valiliğe bildirildiğini ve buna rağmen yeni bir fabrika kurulma aşamasında olduğunu duyunca araştırmasını kamuoyu ile paylaştığını”
söyledi. Kim haklı, kim haksız? bilemem ama bildiğim bir gerçeği de yazmadan duramadım.
Bırakın şarlatanlığı, ülkemiz de ve kentimizde onlarca sahte diş hekimi var.
21. yüzyılda hala çatır çatır çalışıyorlar. Kimsenin de gıkı çıkmıyor, hadi haklarını yemeyelim, gıkları çıkıyor da, sonuç alınamıyor. Hakeza falcıların, üfürükçülerin, muskacıların, sülükçülerin, hacamatçıların kapılarında kuyruklar oluşmuşmuş; çalışıyorlar. Benim bilim adamım da bilimsel araştırmasını halkla paylaştığı, onları uyardığı için “şarlatan”lıkla itham edilip, mahkemelerde zamanı boşa harcanıyor.
Beni çok etkileyen ve ağlatan bir hikaye: Shay
Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren
bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası
katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini
adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: “Dışarıdaki
etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada
yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi
öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal
olması gereken şeyler nerede?”
Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.
Baba devam etti. “Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve
zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini
gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde
kendini gösteriyor.”
Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:
Shay ve babası bir gün parkta Shay’in tanıdığı birkaç
çocuğun baseball (beysbol) oynadıklarını gördüler.
Shay sordu, 'Acaba oynamama izin verirler mi?'
Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun
takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin
verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları
tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de
biliyordu.
Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve fazla
bir şey de beklemeden Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu.
Çocuk kafasını kaldırıp danışabileceği birilerini aradı ve
sonra “Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma
girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım” dedi.
Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde
kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi
sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı
babanın mutluluğunu gördüler.
Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı
ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi
ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda
olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını
gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı.
Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma
sırası Shay'e gelmişti.
Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu
kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı
verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü
bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu ama Shay
sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara
bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek
yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı
savurdu ama ıskaladı.
Atıcı tekrar birkaç
adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay
sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.
Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki
adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti ama
atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım
arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar,
'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa
koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere
çöktü. Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş'
Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği
sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı. Takımın en küçüğü olan bu
çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına
atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu
üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.
Herkes bağırıyordu, “Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay”
Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru
döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, 'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!'
Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki çocuklar ve
seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, “Shay, hepsini koş! Hepsini
koş!”
Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman
olarak herkes tarafından alkışlandı.
“O gün” dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek
“ki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi
başardılar'”
Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman
olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları
içinde onu kucakladığını asla unutmadı.
Bir anlık öfke…
Son yıllar da, öfkeli
bir toplum olduk çıktık vesselam…
Bir anlık öfkeye
kapılıp; karısını, annesini, babasını,
arkadaşını, kardeşini, komşusunu öldüren kişilerin haberlerini sıkça
duyar olduk medya da…
Ne oldu da bu kadar
öfkeli bir toplum olduk?
Trafikte hata yaptığın
da kendini uyaran kişiye, sille tokat girişen, ya da tabancasını çekip vuran
kişiler;
Karısını boğduktan
sonra bile, defalarca bıçaklayan kocalar;
Annesini dövdüğü
için babasını öldüren, bıyığı terlememiş gençler;
Gece dışarı çıkmasına izin vermedi diye,
annesini öldüren kızlar;
Kısacası bir hiç
uğruna cana kıyanlar, kalp kıranlar,
birbirine tahammülü olmayan insanlar;
eskiden de bu kadar
çok muydu?
Uzmanlar da bu
duruma pekiyi bakmıyor ve “uyum
bozukluğu” şeklinde açıklıyor...
Yaşanan herhangi bir stres etkeninin (ekonomik
zorluk, sevdiği birini ya da işini kaybetmek vs) neden olduğunu söylüyor.
Kısacası ekonomik
zorluklar, çaresizlik ve değer görememek en büyük etken…
***
Aynı toplumda
yaşadığımıza göre; günlük hayatta mutlaka bizi sinirlendirecek ya da kızdıracak
bir olayla karşılaşıyoruz.
Böyle bir durumla
karşılaştığımız da öfke patlaması çoğu zaman da sevdiğimiz, değer verdiğimiz en
yakınımızda ki insanlara olur. Bağırır çağırır, hakaret ederiz.
Aslında başkasına
söyleyemediğimiz sözleri, sevdiklerimize
söyleriz…
Bir şeylere
sinirlendiğiniz de ya da kızdığınızda, öfke nöbetine yakalanmadan önce aşağıda
sizinle paylaşacağım öyküyü anımsayın derim…
***
Adam yeni kamyonuna
bakmak için evden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun elindeki çekiçle kamyonunun
kaportasını mahvettiğini görür.
Beyninden
vurulmuşçasına oğlunun yanına gider ve çocuğun elinden çekici alıp ellerine
vurmaya başlar. Bir süre sonra sakinleşir ve oğlunu hastaneye götürür.
Doktorlar, çocuğun
kırılan parmaklarından birkaçını kesmek zorunda kalırlar.
Çocuk ameliyattan
çıkıp gözlerini açtığında, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok
üzgünüm.” der ve bandajlı eline bakarak “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?”
diye sorar. Baba eve döndüğünde bu yükü kaldıramayıp hayatına son verir...
***
Hepimizin sabrının
son noktasına geldiği anlar olmuştur veya olacaktır.
Belki, çok
sevdiğiniz, aile yadigârı porselen vazoyu, çocuğunuz umursamaz biçimde yere
atıp kıracaktır.
Belki en yakın
arkadaşınız hiç beklemediğiniz bir anda, duymak istemediğiniz sözler
söyleyecektir.
Belki de çok önemli
bir randevunuza yetişmeye çalışırken,
trafik yüzünden geç kalmış ve burnunuzdan solurken, uyanık geçinen biri
önünüze geçtiğinde; bu öyküyü anımsayın
ve düşünün.
Kamyonlar
onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz!
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 17 Eylül 2011
Hani çivi bile çakılmayacaktı!
Ben yazmaktan bıktım, siz
okumaktan ama ne yazık ki onlar bıkmadı!
Kimler mi? Dilovası’nı nefes
alınamayacak hale getirenler…
Sanayiye doyan, hatta
doymaktan öte kusan Dilovası’na; sürekli yeni tesisler kurmaya çalışan zihniyetler!
Şimdi de Türkiye’nin en
büyük limanını Dilovası’na yapmak için kolları sıvadılar.
Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı da bu projeye yeşil ışık yaktı ve “Belde Limanı” büyütülüyor.
Limanın toplam büyüklüğü 933.000 metrekare,
deniz dolgusu, 721.000
metrekare ve uzunluğu 2.5 kilometre olacak.
Yani devasa bir liman…
Dilovası halkı, mevcut
organize sanayi bölgesinden şikâyet ederken; eski günleri mumla arayacak gibi
gözüküyor.
Neden mi? Çünkü liman
bittiğinde günde 15. 000 uzun aracın limana giriş- çıkış yapacağı; hurda,
kömür, kimyevi madde vs. gibi her türlü yükü kabul edip, sevkiyatını yapacağı
tahmin ediliyor. Ayrıca 150.000 ton tehlikeli ve
kimyasal maddeyi depolayabilmek için, 46 tank inşa edileceği söyleniyor.
Şu anda gürültüden, kokudan, tozdan dumandan şikâyet eden
Dilovalılar; liman bitince ne yapacaklar acaba? Ayrıca o bölge de yaşayanların,
böyle bir limanın inşa edileceğinden haberleri var mı? Çok merak ediyorum.
***
“Liman yapımına dur diyecek
kimse yok mu?” diye baktığımız da ise; kararın 5 Ocak 2009 yılında, belediye meclisinden
sessiz sedasız çıktığını; 7 Mayıs 2009 günü Dilovası’nda gerçekleştirilen Halkın
Katılım Toplantısından sonra, 6 Temmuz 2011 tarihinde bakanlıkça "ÇED
olumludur" kararının verildiğini görüyoruz.
Bu arada Kocaeli Büyükşehir
Belediyesi’nin yargıya başvurduğunu, her nedense(!) sonuç alamadığını da es
geçmeyelim.
***
2006 yılında T.B.M.M
komisyon kararına göre, “Dilovası sanayiye doymuştur, artık tek bir çivi bile
çakılmaması gerekir” diye karar alınmıştı.
Devlette devamlılık esastır
diye biliyorum; yoksa değil mi?
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 10 Eylül 2011
Aman dikkatli olalım!
Kimine göre Ramazan, kimine göre Şeker Bayramı ve 9 günlük tatil yarın bitmek üzere.
Hep birlikte, sevgi, huzur, barış dolu daha nice bayramlar geçirmek dileğiyle…
…
Bayram tatili başlamadan önce, her bayram öncesi görmeye alıştığımız sahnelere tanık olduk yine televizyon kanallarında.
Tatlı imalathaneleri ve fırınları denetleyen zabıtalarla birlikte dolaşan belediye başkanlarını gördük.
Gittikleri gıda imalathanelerinde; fareler, böcekler cirit atıyor, pislik kol geziyordu.
İmalathanenin neden bu kadar pis olduğunu soran yetkiliye bir işyeri sahibi “ Ne yani burası eczane mi ki, temiz olmalı? Zaten o kadar para nerde, bizde?” derken hijyen konusunda ki düşüncesini, bilgisini anlatıyordu kısaca!
Başka bir işyerinde, bir fare bulunuyor. İşyeri sahibi “Mümkün değil, burada bu kadar küçük fare bulunmaz” diyerek fareyi habercilerin getirdiğini ima ederken, ne kadar büyük farelerin olduğunu da itiraf ediyordu.
Peki, bu sağlıksız imalathaneleri açmak için başvurduklarında, imalathanenin açma ve çalışma ruhsatını kim vermişti, ne kadar süre de bir denetleniyordu?
“Bayramdan bayrama mı?” diye geçiyor insanın aklından, o kadar kiri, pası görünce…
…
Bakanlar kurulunun arife gününü ve bayram sonrası Cuma gününü idari tatil ilan etmesi ile, her bayram tatili öncesi görmeye alıştığımız araç kuyrukları oluşmuştu; köprülerde, feribotlarda, otoyollarda. Yarın ise geri dönüş kuyrukları oluşacak.
9 günlük uzun tatili fırsat bilenler; varsa arabalarına, yoksa keselerine göre uçak, tren, otobüslere atladılar. Ya memleketlerine, uzun zamandır görmedikleri sevdiklerini ziyarete ya da Ege’ye, Akdeniz’e, belki de yurtdışına tatile gittiler. Kimileri özlem giderdi sevdikleriyle; kimileri kafalarını dinlediler, yazın son demlerinde…
Tüm uyarılara, önlemlere rağmen, yine ilk günden itibaren trafik kazaları haberleri ile üzüldük. Aman geri dönerken dikkatli olalım. Trafik kurallarına uyalım.
3 Eylül 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
.
Hep birlikte, sevgi, huzur, barış dolu daha nice bayramlar geçirmek dileğiyle…
…
Bayram tatili başlamadan önce, her bayram öncesi görmeye alıştığımız sahnelere tanık olduk yine televizyon kanallarında.
Tatlı imalathaneleri ve fırınları denetleyen zabıtalarla birlikte dolaşan belediye başkanlarını gördük.
Gittikleri gıda imalathanelerinde; fareler, böcekler cirit atıyor, pislik kol geziyordu.
İmalathanenin neden bu kadar pis olduğunu soran yetkiliye bir işyeri sahibi “ Ne yani burası eczane mi ki, temiz olmalı? Zaten o kadar para nerde, bizde?” derken hijyen konusunda ki düşüncesini, bilgisini anlatıyordu kısaca!
Başka bir işyerinde, bir fare bulunuyor. İşyeri sahibi “Mümkün değil, burada bu kadar küçük fare bulunmaz” diyerek fareyi habercilerin getirdiğini ima ederken, ne kadar büyük farelerin olduğunu da itiraf ediyordu.
Peki, bu sağlıksız imalathaneleri açmak için başvurduklarında, imalathanenin açma ve çalışma ruhsatını kim vermişti, ne kadar süre de bir denetleniyordu?
“Bayramdan bayrama mı?” diye geçiyor insanın aklından, o kadar kiri, pası görünce…
…
Bakanlar kurulunun arife gününü ve bayram sonrası Cuma gününü idari tatil ilan etmesi ile, her bayram tatili öncesi görmeye alıştığımız araç kuyrukları oluşmuştu; köprülerde, feribotlarda, otoyollarda. Yarın ise geri dönüş kuyrukları oluşacak.
9 günlük uzun tatili fırsat bilenler; varsa arabalarına, yoksa keselerine göre uçak, tren, otobüslere atladılar. Ya memleketlerine, uzun zamandır görmedikleri sevdiklerini ziyarete ya da Ege’ye, Akdeniz’e, belki de yurtdışına tatile gittiler. Kimileri özlem giderdi sevdikleriyle; kimileri kafalarını dinlediler, yazın son demlerinde…
Tüm uyarılara, önlemlere rağmen, yine ilk günden itibaren trafik kazaları haberleri ile üzüldük. Aman geri dönerken dikkatli olalım. Trafik kurallarına uyalım.
3 Eylül 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
