Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Kadınlarımız...

Bugün ‘Dünya Kadınlar Günü’. Tüm emekçi kadınlarımızın günü kutlu olsun...
Her yıl olduğu gibi, günün anlam ve önemini anlatan yazılar yazıldı. Kadınların ne kadar önemli olduğu anlatıldı. Yerlere göklere sığdırılamadı. Eğlenceler düzenlendi. Sorunların nasıl çözüleceği konusunda nutuklar atıldı. Ne yazık ki bütün bunlar yarından itibaren bir sonraki kadınlar gününe kadar rafa kaldırılacak...
* * *
Kadın, eski çağlar da kısa bir süre içinde olsa “anaerkil aile” tipinde üstün duruma yükselmiş. Sonraki dönemlerde dünyanın bütün toplumların da arka plana atılmıştır. Yüzyıllardır kadın horlanmış, ağır işlerde çalıştırılmış ve satılmış. Halen de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulamamıştır. Bütün bunların temelinde kadının sosyal yapıda değerini kaybetmesi yatmaktadır.
Aslında kadın ve erkek insanlık hak ve değerleri açısından birbirine eşitler. Tabii ki biyolojik yapıdan kaynaklanan bazı farklılıkları veya üstünlükleri var. Ancak bu farklılıklar hukuk açısından birinin diğerine hükmetmesi anlamına gelmemelidir. Dünya nüfusunun yarısını kadınlar oluştursa da hizmetlerden yararlanma ve temsil konusunda maalesef eşit değiller.
Kadının toplumdaki yeri ekonomik, sosyal, siyasal alanlarda üretmekle ve üretilenin yaşamda değerini bulmasıyla mümkündür. Ancak istatistiklere baktığımız da 1994 yılındaki orta ölçekli şirket yöneticilerinin yüzde 28 civarında iken 2006 yılında yüzde 27 olduğunu; Cumhuriyetin ilk kadın milletvekillerinin Meclis'teki temsil oranı yüzde 4.6 iken, son seçimlerde yüzde 4.4 olduğunu görüyoruz. Bu rakamlardan da anlaşıldığı gibi kadınlara cennet emanet ediliyor ama yönetimler edilmiyor...
* * *
Kısaca günümüz kadın profiline bakarsak; şehirde yaşayan kadınlarımızın hızlı bir şehirleşme, sanayileşme ve sosyal değişim sonucunda değer değişikliklerinden etkilendikleri çok açıktır. Mahalle, komşuluk, okul gibi belli değerler sistemi içinde iken, yerine yenileri konulmadığından kadınımızın toplumsal rolü konusunda çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkmıştır.
Şehirde yaşayan ev kadını, sosyal ve kültürel bunalıma en kolay yakalanan kesim olmuştur. Bir kısmı ekonomik sıkıntılar nedeni ile evin dört duvarı arasına sıkışmış, tek arkadaşı televizyon olmuştur. En iyi ihtimal ile pastalı börekli altın günleri yapacağı arkadaşlar edinmiştir. Bir kısmı ise başarı ve statüyü ‘Bir erkeğin gölgesi’nde’ onun rüzgârı ile yakalamaya çalışmaktadır.
Çalışan şehir kadını ise, ev ve iş kadınlığı gibi iki toplumsal rolü üstlenmiştir. İş hayatında rakipleri erkeklerdir. Ev işlerinde ve çocuk bakımında da onlardan mucizeler beklenir. Anaçlığı, sevecenliği, azmi ile bu rollerin üstesinden gelir. Holding yöneticiliğinden mahalle muhtarlığına, subaylıktan üniversite rektörlüğüne, öğretmenlikten cerrahlığa kadar toplumsal hayatın çok farklı noktalarında etkindirler.
Köylü kadın, ücretsiz aile işçisidir. Erkeğin reisliğini kabul eder ama yokluğunda onun yerini almakta güçlük çekmez. Eğitimsizlik ve maddiyat konum değiştirmesini zorlaştırır.
Şehre göç eden köylü kadın, köyde kendi toprağında çalışırken, şehre ev hanımı sıfatı ile gelmiştir. Köy ile kent kültürü arasında sıkışmış, kültür ve değerler sisteminde büyük kargaşalar yaşamaktadır. Yerleşik kültürü bırakarak yeni bir kültüre adapte olamayınca, kırsal kafadan şehirli kafaya geçmekte zorlanmaktadır.
* * *
Dönüyor dolaşıyor her şeyin başı eğitim diyoruz. Eğitim alan kadından çok şey bekliyoruz.
Ama bakıyoruz ki o da kocasından dayak yiyor. Avrupa’da karısını döven erkeği psikolojik tedaviye yolluyorlarmış. Bizim ülkemizde de uygulansa ne iyi olur değil mi? Gerçi o zaman çok sayıda rehabilitasyon merkezinin açılması gerekir.
* * *
Biz, kadınlar; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü eğlenerek, verilen çiçeklerden dolayı mutlu olarak geçirilmesinden fazlasını istemeliyiz. Daha fazla mücadele vermeliyiz. Yakın zamanda bu mücadeleyi vererek muhtarlık seçimlerini kazanan kadın muhtarlarımızı kutluyorum. Eğer isterlerse birçok kadının ülkemizin yönetim mekanizmalarında yer alacağına ve başarılı olacağına inanıyorum.
*Kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkûm etmiş demektir.
T. Fikret

* 8 Mart 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı

Dünya kadınlar günü Başarılı bir kadın portresi...



Dünya Kadınlar Gününde Türk kadınının yerini konuştuk, tartıştık. Türk kadınının olması gerektiği yerde olmadığını hep bir ağızdan söyledik. Artık yapacaklarımızın kadın-erkek aynı yolda yürüyerek planlanması gerektiğini biliyoruz. Bugün çağdaş bir kadın olarak başarıyı yakalamış toplum kalkınmasına katkı sunmak için çalışan CHP İl Sekreteri Dişhekimi Müzeyyen Topçu TAN ile konu ile ilgili sohbet ettik. Kendisinden aldığım önemli tespitleri sizlerle paylaşıyorum.
Semahat GÜN
Özgür Kocaeli Gazetesi

                                            ***

Müzeyyen (Topçu) Tan 1965 yılında Hendek’te doğdu.Ortaokula kadar Hendek’te okudu.. Küçük yaştan itibaren doktor olmak isteyen Tan, hedefine ulaşmak için arayış içine girerek, İstanbul’da yatılı okulda okumaya karar verdi. Erenköy Kız Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’ni kazandı. 1988 yılında mezun olduktan sonra serbest dişhekimi olarak çalışmaya başladı. Dr. Ömer Tan’la evli olup Ozan Kutay Tan adında bir oğlu var.
Mesleğinin yanı sıra ayrıca siyasetle de uğraşan TAN önceleri eşinin memuriyeti dolayısı ile aktif siyasetin içine girememiş ama 2002 genel seçimlerinin olduğu ortaya çıkan tablodan hiç memnun kalmayarak her ne olursa olsun aktif siyasette yer almaya karar vermiş. Akabinde gelen CHP İl Yönetim Kurulu üyeliğini kabul ederek 2003 yılı İl Genel Kurulu’nda seçilen grubun içinde yer almıştır.
O gün bugündür doludizgin çalışarak siyasete katkı vermeye çabalıyor. İl Yönetim Kurulu üyeliği ve İl Eğitim Sekreterliği görevinden sonra şu anda İl Sekreterliği görevini başarı ile sürdürmektedir. Yurt içi ve yurt dışında çok sayıda mesleki ve liderlik seminerlerine katıldı. Bahçeşehir Siyaset Okulunu bitirdi.
Ayrıca şu an da Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde okuyor...
Bu yoğun çalışmalarının arasında Dünya Kadınlar Günü’nün konuşulduğu bugünlerde, kendisi ile söyleşi yapma fırsatını yarattım. İsteğim her yönü ile başarıyı yakalamış bir kadın olan Müzeyyen Topçu Tan’dan tüm kadınlar adına ipuçları almaktı.
Karşılıklı sohbet için oturduğumuz da, hemen sorumu yönelttim kendisine...
—Müzeyyen hanım, yorucu ve sorumluluk isteyen bir mesleğiniz var. Mesleğinizin özelliklerinden ve zorluklarından bahseder misiniz?
Mesleğimi çok seviyorum, İsteyerek seçtim. Bir daha seçmek zorun da olsam yine aynı mesleği seçerdim. İnsanların acılarını dindirmek, sağlıklarına kavuşturmak bütün yorgunluğumu alıyor. Tabii ki bir kadın için kolay bir meslek değil. Uzun soluklu bir tatile çıkmak gibi bir lüksünüz bile yok. Ancak severek yapılan her işte olduğu gibi tüm zorluklar bir teşekkür aldığınızda, bir güler yüz gördüğünüzde kolaylaşıyor.
—Sizi birçok platform da görüyoruz. Sosyal faaliyetlerinizden biraz bahseder misiniz?
Aslında siyasete atıldığımdan beri sosyal faaliyetlerimi azalttım diyebilirim. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Deniz Yıldızı Kimsesiz Çocukları Koruma Derneği kurucu üyesiyim. Kartepe Lions Kulübü, Tenis Kulübü, İstanbul Üniversitesi Mezunlar Derneği, KYÖD, Ulusal Eğitim Derneği, ADD üyeliklerim var.
Ancak şu anda bütün yoğunluğumu siyasete vermiş durumdayım. Yeri geliyor işimi bile aksatıyorum. Çünkü siyasette yapılacak çok iş var. Ülkemizin bizim gibi düşünen çağdaş, özverili, vatanını seven yani kısaca Atatürkçü düşünceyi savunan insanlara özellikle bugünlerde çok ihtiyacı var. Çünkü kimliğimizi, devletimizin sağlam temellerini, laik cumhuriyetimizi sahiplenmemiz gereken bir süreçten geçiyoruz.
—Bu çalışmalarla ev yaşamı birlikte nasıl gidiyor. Çocuğunuzla yeterince ilgilenebiliyor musunuz?
Kuşkusuz çalışan kadınların en büyük sorunu çocuğuna yeterli zaman ayıramamasıdır. Çocuğu ile ilgilenememe korkusu bütün çalışan annelerin yüreğindedir. Ama mesleğim gereği esnek çalışma saatlerimin olması, eşimin ve ailesinin katkıları ile oğlumuzu istediğimiz gibi büyüttük. Dürüst ve saygılı bir çocuk, başarılı bir öğrenci... Tabii ki mükemmeli yakalamak zordur eksiklerimiz mutlaka vardır. Ama asgariye indirmek için çok çaba harcadık. Burada önemli olan anne ve babanın sorumlulukları paylaşarak hareket etmesidir. Zamanı planlayarak çalışmak, önemli önceliklere yer vermek işi kolaylaştırıyor. Burada çalışan annelere bir mesaj vermek gerekirse eğer, çocuğunuzla nitelikli zaman geçirmek önemlidir diyorum. Bütün gün evde olup ta çocuğunla ilgilenmeyen anne olmak yerine, çalışan ama çocuğu ile nitelikli zaman geçiren anne olmak daha iyidir. Çalışmayan anne 24 saatini çocuğuna mı ayırıyor ? Yemek, çamaşır, ütü derken zaten geriye kalan saat çalışan annenin ki ile hemen hemen aynı oluyor.
—Başarılı iş ve sosyal hayatınızın içinde siyasette var. Neden CHP?
Ailemden ve okuldan aldığım eğitimle, Atatürk çocuğu olarak yetiştim. Bu nedenle CHP nin ilke ve programları benim düşünce tarzımla birebir örtüşmektedir. Emeğe değer veren, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanan, laikliği savunan bir parti CHP.
Dayanışmanın hoşgörü ve barışın, eşitlik ve özgürlüğün partisi CHP.
Cinsiyet ayrımcılığına son veren, kadın ve erkeği eşit sayan, kadının toplumsal yaşamın her alanına katılımını sağlayan bir parti CHP...
Ülkemin çağdaşlaşması, ileri gidebilmesi, doğru yönetilmesi CHP’nin ilke ve programları ile mümkün olacağına inanıyorum. Onun için CHP.
—Türk kadınının toplumdaki yeri hakkında neler düşünüyorsunuz?
Aslında bu yanıtlaması çok zor bir soru. Hiç okuma yazma bilmeyeninden, üniversite rektörüne, bakanlığa kadar uzanan geniş bir yelpaze ülkemizin kadınları...
Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk, kadınlara erkekler gibi eğitim imkânı verilmesini istemiştir. Toplumsal hayatta kadın ve erkeğin birbirlerine destek olmaları gerektiğini söyleyerek, kız çocuklarının okuması zorunlu hâle getirilmiştir. Cumhuriyet devri kanunlarında kadın hakları kesin çizgilerle çizilmiş, kadın- erkek eşitliği prensip olarak benimsenmiştir. Türk Medeni Kanunu kadın-erkek eşitliğini özel hukuk alanında o günün şartlarında hiç eksiksiz sağlamıştır.
Birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’dan önce erkeklerle eşit haklara sahip olan Türk kadını, 1961 Anayasası’nda aldığı tüm haklarını koruyarak geliştirmiştir. Kanun karşısın da cinsiyet farkı gözetmeksizin herkesin eşit olduğu kabul edilmiştir. Hatta çalışma şartları bakımından kadınların, çocuklar ve gençlerle birlikte özel şartlarda korunacağı hükmü getirilmiştir. Böylece, kadının kanun önünde erkeğin önüne geçtiği bile söylenebilir.
Ancak günümüze baktığımız da kadınlarımızın kazanılmış bu haklara yeterince sahip çıktıklarını söylemek zor. Gerçi kentlerdeki kadınların büyük çoğunluğu çalışmakta, erkeklerle eşit ücret alabilmektedir. Hemen hemen her meslek kadına açıktır. Kamu da, özel sektörde, üniversitelerde üst düzey görev alabilmektedir. Tüm bunlara rağmen toplumumuz da kadının durumu yine de istenilen seviyede değildir. İşgücüne katılım seviyesi ise erkeklere göre üçte bir oranında.
Bence en önemli sorun ise ülkemizde hala dört milyondan fazla kadının okuma yazma bilmemesidir. Okuma yazma bilmeyen kadınların yetiştireceği çocuklar cahil olacak dolayısı ile bu cehalet toplumumuza yansıyacaktır.
Bir yanda çağı yakalamaya çalışırken, geleneksel kültürümüzden de taviz vermemeye çalışan eğitimli kadın var. Gerek sosyal-ekonomik-siyasi hayata katılımı konusunda, gerekse aile içi maruz kaldığı şiddetle uğraşmakta... Diğer yanda eğitim almamış ve halen bazı bölgelerimizde töre cinayetlerinin kurbanı olma olasılığı olan kadın var. Bu gerçekten ülkemizdeki en büyük çelişki; aşılması gereken ciddi bir konu...
—Eğer siyasette yer bulursanız Türk kadını için neler yapmak istersiniz? Türk kadınının toplumdaki yeri ne olmalı?
Ben siyasette yer bulduğuma inanıyorum. Bu konuda da iddialıyım. Dünya da üç türlü insan olduğu söylenmekte: Bir şeyler yapanlar; bir şeyler yapanları izleyenler ve hiçbir şey yapmayanlar. Bir şeyler yapan insanların ülkemizde çoğalması gerekiyor. Her anlamda tüketen değil üreten bireylere ihtiyaç var.
Türk kadınının haklarını birçok ülkeden önce elde ettiğine biraz önce değinmiştim. Ama ne yazık ki bu hakların üstüne bir şeyler konacağına daha da azaltılmış. Bunun da sebebi eğitim düzeyinin düşük olması. Okur yazar olmayan kadınların dışında, okula gönderilmeyen altı yüz bin kız çocuğunun olduğunu istatistiklerden biliyoruz. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Kentimizde bile okula gönderilmeyen kız çocukları olduğunu duyuyoruz. Aslında yapılması gereken şeylerden biri de televizyonların gündüz programlarına eğitici programların konulması. Çünkü insanların büyük çoğunluğu televizyondan etkileniyor. Yakın zaman da bir diziden etkilenip öldükten sonra dirileceğim diye kendini asan çocuğu buna örnek gösterebilirim.
Kadının sorunu demek; toplumun sorunu demek... Her ne kadar yasalar önün de eşit gözüksekte, cinsiyet eşitsizliğini yadsıyamayız. Cumhuriyet Halk Partisinin kadınlarla ilgili ciddi çalışmaları ve programları mevcut. Hiç bir düşüncenin, ideolojinin ve inancın kadını ezmesine izin vermeyiz. İktidara geldiğimiz de kadınlarımızı olması gereken noktada göreceğimi biliyorum.
—Peki. Dünya Kadınlar Günü kutlandı. Sizce yerini buldu mu?
Her yıl olduğu gibi bu yılda ‘Kadınlar Günü' için paneller düzenlendi. Kadınların toplum için ne kadar önemli olduğunu anlatan yazılar yazıldı. Kadın hakları ile ilgili nutuklar atıldı. Büyük alışveriş merkezleri kadınlara özel indirimler yaptı. Konserler, çaylar düzenlendi. Bu panelleri kendi kendimize dinledik. Oysa 8 Mart kadınların kazanımlarını yazdığı bir tarih.
Aile içi şiddete maruz kalan, töreler yüzünden öldürülen ya da sessizce intihar etmesi beklenen kadınlar için kendi adımıza ne yapabildik veya yapacağız?
Kadınları savunan ve koruyan dernekler var ama yeterli olmuyor. Bu işe devletin el atması lazım. Kadın dayak yiyor, kocasını şikâyet ediyor. Altı ay evden uzaklaştırılan koca döndüğün de daha çok dövüyor. Ya da sığınma evine yerleşiyor. Çocuklarını özleyip geri dönüyor. Sonuçta istemeden de olsa o hayatı tercih ediyor. Bir hırka bir lokma yaşarım diyor...
Artık bir korku toplumu olmaktan çıkmanın zamanı geldi. Erkek- kadın bireylerin insanlık ortak paydasında bir sevgi ve saygı toplumu oluşturması gerekiyor. Zamanın bütün yaraları saracağına inanmak, sorunların kendiliğinden çözümleneceğini beklemek insanın doğasında vardır. Ama sorunları ertelerseniz çoğunlukla daha da kötüleşir. Bu nedenle harekete geçerek yardıma ihtiyacı olan kadınlarımızın ve çocuklarının hayatında fark yaratabilmek için çalışmalıyız. Çok klasik olacak ama balık vermek yerine balık tutmayı öğretmeliyiz. Her yıl belli zamanlarda iki-üç torba erzak yardımı, kömür yardımı yapmak insanları hazırcılığa alıştırıyor. Üstelik hayatlarında hiçbir değişiklik yaratmıyor.Yardıma muhtaç insanların çocuklarını tiyatro, müzik, spor, yaz okulları gibi okullara yönlendirmeliyiz. Bu konuda gönüllü çalışmaya hazır birçok öğretmenin olduğunu biliyorum.
—Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler. Sizinle sohbet etmek çok güzeldi. İnanıyorum ki bu mesajlarınız zamanla yerini bulup Türk kadınının hayatında istenilen farklılıkları yaratacaktır. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Zorlukların bizi durdurmasına, elimizden gelenin daha azını yapmamızı sağlamasına izin vermemeliyiz. Bu dünyadaki en önemli şeyin nerede bulunduğumuz değil, hangi yönde ilerlediğimiz olduğunu da unutmamalıyız.
RESİM ALTI:
1-Müzeyyen Topçu TAN: ‘‘ Erkek- kadın bireylerin insanlık ortak paydasında bir sevgi ve saygı toplumu oluşturması gerekiyor.’’
2- Atatürk’ün toplumsal hayatta kadın ve erkeğin birbirlerine destek olmaları gerektiğini söylemini çok önemsiyorum.

3- SOHBET ETTİK: Mesleki ve siyaset yaşamında başarıyı yakalayan Müzeyyen Topçu TAN’la kadın ve sorunları üzerine uzun uzun konuştuk. 

* 11 Mart 2007 Özgür Kocaeli Gazetesi'nin benimle yaptığı röportaj

Küresel kararma...

21.yüzyılın en büyük tehdidi hiç kuşkusuz ki ‘‘Küresel ısınma’’ ve ‘‘su krizi ’’ olsa gerek.
Dünyayı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren ve çok hızlı bir şekilde eylem planlarının hazırlanması gereken bir konu bu...
Bugüne kadar doğanın dengesini bozmak için elimizden ne geliyorsa yaptık. Dünyanın bize babamızdan miras kalmadığını, onu çocuklarımızdan ödünç aldığımızı unuttuk...
Sanayileşme, hızla artan nüfus ve bilinçsiz kullanım nedeni ile kirlenen su kaynaklarını giderek azalttık. Tüm uyarılara rağmen, bilinçsizce kullanım nedeniyle yapılan su kesintilerinde, suyun petrolden bile değerli olduğunu anladık.
* * *
Küresel ısınma bütün süreçleri ile işleyen bir olgu. İklim ısınıyor, kuraklık artıyor. Yaz yağışları azalıyor; buzullar eriyor. Buzulların erimesi ile deniz suyu seviyesi yükseleceğinden, açık deniz ve okyanus kenarındaki ülkeler tehdit altında...
Neyse ki Akdeniz’de deniz suyu seviyesi açık denizlerde olduğu kadar yükselmeyecek ama yinede, tarım alanları olan deltaları tehdit edecek seviyede olacak. Deniz suyu sıcaklığının değişmesi okyanus akıntılarını etkileyecek, seller çok daha şiddetli ve uzun süreli olacak.
Bütün bunların sebebi ise bizleriz. Hoyratça tükettik ve tüketmeye devam ediyoruz elimizdeki değerleri...
Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki selde ilk defa can kaybı olması, küresel ısınmanın ayak seslerini önemsememiz gerektiğini gösteriyor.
Birçok ülke küresel ısınmayı ciddiye almasına rağmen, dünyada ki yağmur ormanları hala katlediliyor. Türkiye’de de orman yangınları ve bilinçsiz ağaç kesimleri devam ediyor. Su havzalarımız teker teker kuruyor.
İstanbul’un etrafındaki su havzalarında, arıtma tesisleri ile önlemler alınmaya çalışılıyor. Ama su kaynaklarını en çok tehdit eden unsur yanlış imar planları ve kaçak yapılanma.
Ayrıca İstanbul’un daha fazla göç alması susuzluğun yanında güvenlik sorununu da gündeme getiriyor. İstanbul’un susuz kalmaması için olmazsa olmazı ise havzaların yapılaşmaya kapatılmasıdır.


* * *
Konya Kapalı Havzası’nda denetimsiz su kullanımı nedeni ile Tuz Gölü’nü besleyen kaynakların kuruduğu, gölün 40 yılda yarı yarıya küçüldüğü, sebebinin ise vahşi sulama yöntemlerinin olduğu biliniyor. Modern damlama sulama sistemine geçilirse su tasarrufu ile ilgili ciddi önlem alınacağı ise bir gerçek. Aslında çiftçimiz o kadar da bilinçsiz değil. Sadece yol gösterilmesini bekliyor.
Ağaçlandırma önemli ama doğru ağaçlandırma yapmak gerekiyor. Suyu çeken kentin etrafındaki ormanı ise kesinlikle korumak lazım...
Yerleşim alanları, yollar, endüstri alanları su havzalarından uzak olmalı. Az su isteyen bitkilerin yetiştirilmesinin su sarfiyatını azaltacağı ise bir gerçektir.
Hatırladığım kadarıyla, Muğla sınırları içindeki Tuzla gölünde golf sahası yapılması planlanmakta idi. Projenin akıbetini bilmiyorum ama bu yapılaşma kuş popülasyonuna ve bitki örtüsüne zarar vereceği için projeden vazgeçilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum.
* * *
Bu arada son kırk yılda su kaynaklarımızın yüzde ellisi kaybolmuş. Buna kuraklaşma değil, çölleşme demek daha doğru olur sanırım...


Birleşmiş Milletler Su Raporuna göre, 21. yüzyılın ikinci yarısından sonra büyük bir su sıkıntısı yaşanacak. Türkiye’ de bu kuraklıktan nasibini alan ülkelerden biri olacak. Dolayısı ile gelişmiş sanayisi ile küresel ısınmadan en fazla etkilenecek olan yerlerden biride ilimiz olacak. Bu nedenle küresel ısınma bizi de ciddi anlamda ilgilendiriyor. Hatta petrol savaşlarının yerini su savaşlarının alacağı...
Komplo teorilerine göre Suriye ve Irak’ın barajlara füze saldırısında bulunacağı bile söyleniyor.
Türkiye’nin 3 tarafı denizlerle çevrili diye sevinmeyelim. Tuzlu suyu içilebilir suya çevirmek hem son derece maliyetli imiş hem de azalan yer altı suyunun yerine geçerek kaliteyi düşürüyormuş.
* * *
Yetkililerin konu ile ilgili bilgilerini paylaşma çabalarını, tıpkı deprem öncesinde deprem uzmanların halkı bilinçlendirme çalışmalarına benzetiyorum.
O dönem anlatılanları sadece dinlemekle yetindik. Şu anda da aynısını yapmayalım lütfen.
Gazete ve dergiler de çıkan yazıları okuyoruz. Haber programlarını izliyoruz. Fakat bu konuyu ne kadar dikkate alıyoruz? Bize düşen görev nedir? Ne gibi önlemler alıyoruz? Eylem planımız nedir?
* * *
Suyun neredeyse hiç bulunmadığı Suudi Arabistan ve Kuveyt dâhil 20 den fazla ülkede ‘Su Bakanlığı’ varken bırakın Türkiye’nin su yönetimini, genel de ve yerelde sistemli bir su politikasının bile olmadığına tanık olduk. Kesinlikle suyu yönetmek için iyi öngörü sahibi olan yöneticilere ihtiyacımız var. Yoksa bütün ümidimiz mart-nisan ayında beklenen yağışlara kaldı. Ama yağışlar normal olsa bile üretim de bir düşme söz konusu.
Yeni bir yol haritasına stratejik planlamaya ihtiyacımız var. Biz az çok günümüzü kurtardık. Ama çocuklarımız, torunlarımız ne olacak?


*Geçmişin tehlikelerinden biri esir olmaktı. Geleceğin ise robot olmak... E. Fromm

* 1 Mart 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı

Büyükşehir Belediyesine Sorular...

Geçen hafta, Büyükşehir Belediye Meclisi şubat ayı toplantısı yapıldı.
Her zamankinin aksine salonun izleyici bölümünün tamamı dolu idi...
Kalabalığın sebebini merak edip sordum. Toplantıya katılanlar; İhsaniye Denizevler Mahallesi sakinleri imiş...
2004 yılı temmuz ayında çıkan Büyükşehir Belediyesi yasası gereğince, genişletilen Büyükşehir alanlarının iki yıl içinde 1/25.000 ölçekli nazım imar planlarının çalışmaları bitmiş. Mahalle sakinleri Büyükşehir’in hazırladığı nazım imar planına göre, herhangi bir değişikliğin olup olmadığını öğrenmeye gelmişler. Çünkü bu bölge 2001 yılında Bakanlar Kurulu tarafından afet bölgesi ilan edilip iskâna kapatılmış. Mahkeme kararı kesinleşmiş...
Anlayamadığım konu; toplantıyı yöneten İ.Şeker’in 2007 yılında bu bölgeye yani ikamet yasaklı afet bölgesine doğalgaz götüreceğini söylemesi idi.
***
Mahalle sakinleri kendi konuları ile ilgili bölümü dinleyip gittiler. Oysa onlar giderken, CHP’li meclis üyeleri adına söz alan H.Acurman, uyuşturucu ile mücadele komisyonunun çalışmalarını soruyordu. Meclis üyesinin konuşmasının bitmesini bile beklemeden gitmeleri, toplum olarak kendimizi ilgilendirmeyen konulara ne kadar duyarlı (!) olduğumuzun göstergesi sanırım.
Herhangi bir konu sadece kendi sorunumuz olduğunda tepkili oluyoruz. Başkasının sorunu olduğunda ise ilgi alanımıza girmiyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın misali...
Bence, hiç boşuna sorup durmayalım ‘‘Ne olacak bu halimiz’’ diye.
Takım olmayı öğrenmediğimiz ve başkasının sorununu kendi sorunumuz olarak görmediğimiz sürece halimiz haraptır. O dinlemediğimiz sorunu bir gün kendi kapımızda da bulabiliriz maazallah.
***
Neyse gelelim esas konuya.1/25.000’lik nazım imar planına. (Bu arada meclise gide gele nazım imar planlarını da öğrendim.)
Büyükşehir Belediyemizin yöneticileri, yasal zorunluluk nedeni ile bu planları hazırladı. Bunu anlayabildim. Ama keşke uygulama aşamasında plan notlarını halkın anlayacağı şekilde açıklayabilselerdi. Kafamız da soru işaretleri ve çelişkiler olmasaydı daha iyi olmaz mıydı?
Olağan aylık meclis toplantısın da, İ.Şeker’ ‘‘Biz beş bin civarında itiraz bekliyorduk, bin dört yüz kadar itiraz geldi’’ demekle ‘‘Aslında planlar da çok hata vardı. Ama halk fark edemedi’’ mi demek istedi acaba?
Planların apar topar hazırlanması, sırf yasaları yerine getirmek ve Türkiye’de bir ilk olmak için mi idi?
Bu kentin geleceğini planlarken, meslek odalarının ve üniversitenin ilgili bölümlerinin öğretim görevlilerinin görüşleri alındı mı?
***
Biz bu kenti yönetenlere ne zaman güvenebileceğiz? Her dakika yaptıkları doğru mu yanlış mı diye araştırma mı yapacağız?
Şimdi soruyorum. Büyükşehir Belediyesinin yaptığı 1/25.000 ölçekli nazım imar planlarını kimler yapmıştır? Bu planları şehir plancıları ve mimarlar yaptı ise, insanlar neden isyan etmektedir? Tarım alanlarının imara açıldığı doğru mudur? Kentimizin sanayi planı, kıyı planı, ulaşım planı doğru yapılmış mıdır? Tüm bunları, halktan biri olarak haritalara ve plan notlarına bakıp nasıl anlarız?
***
Şehir plancısı veya mimar olmadığıma göre, ne 1/25. 000 ölçekli, ne 1/5.000 ölçekli ne de 1/1000 ölçekli plandan anlarım. Hoş anlasam ne olacak parsel parsel arsalarım yok ki!
Beni bu konuda yazmak için harekete geçiren şey sadece planlardaki olası hataların geleceğimizi olumlu veya olumsuz etkileyecek olması. Bizim ömrümüz yetmese bile çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir kent bırakacağız.
***
Yaşamak için en önemli üç şey nedir? Diye sorarsak eğer ‘‘hava, su, toprak’’ deriz hepimiz. Öyle ise bizim için çok önemli olan bu değerlerimizi hoyratça kullanmıyor muyuz? Rant kazanmak uğruna ağaçlarımızı kesmiyor, çirkin binalar yapmıyor, iklimi değiştirmiyor muyuz?
Lütfen yanlış yapmayalım. Aksi takdirde; Çin’deki yetkililerin yaptığı gibi, yok olan ormanlarımızın yerine kayaları yeşile boyamak zorunda kalabiliriz.
Ama iklimi geri getiremeyiz. Öyle değil mi?
Biz her şeyin değerini kaybettikten sonra mı anlayacağız?
Eğer tarım alanlarını imara açtıysanız, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın hayatlarından çalmış olmuyor musunuz?
*Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak. (Kızılderili Atasözü)

* 22 Şubat 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı

Bahar


Değişim 41

.........................................

Yeniden kuş gribi…

Batman’da Kuş gribi...
170 kanatlı hayvan telef oldu...
3 çocuk kuş gribi vakası ile hastanede yatıyor...
Hastalığın görüldüğü köy karantina altında...
Salgın tehdidi yok...
Bu cümleler size tanıdık geliyor mu?
Nedir kuş gribi?
Göçmen kuşlarla mı bulaşıyor?
Korunma yolları nelerdir?
Uzmanlara göre on beş çeşit kuş gribi virüsü var. Bunlardan H5N1 denen virüs insanlara bulaşıyor. Geçen yıl Asya’da başlayıp, Rusya ve Romanya’dan sonra ülkemizde de görülmesi ile gündemimizde yerini aldı. Hatırladığım kadarıyla Manyas’ta başlayıp, Doğubeyazıt hatta Kandıra’nın köylerinde kanatlı hayvanların ölümü görülmüştü.
Bu hayvanların vahşice itlaflarını televizyondan izlemiştik.
Aslında H5N1 virüsünün insana bulaşarak hastalık yaratma riski düşük deniyor. Ama hasta hayvanlarla doğrudan temasla, solunum yolu ile veya virüsün bulaştığı araçlarla geçebiliyor. En önemli belirtisi 38 dereceyi aşan yüksek ateş ve kuru öksürük...
Bildiğim kadarıyla da henüz etkin bir tedavisi ya da aşısı yok...
Geçtiğimiz yıl konuyla ilgili bilgilenmek istedim. Bir hekim, bir siyasetçi, bir vatandaş olarak; bana düşen görev nedir? Ne yapabilirim? Diye bu konu ile ilgili çalışmaları olan bir uzmana sordum. Aradan bir yıl geçtikten sonra aynı konular gündeme gelince; aldığım elektronik posta aklıma geldi. Bu e-postayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
***
Bu konu aslında sadece hükümetin değil, tüm halkın açığı...
1-Yeterli karantina tedbiri alınmadı.
2-Karantina ve itlaf ekiplerinin televizyonlara yansıyan görüntüleri tam bir komedi.
3-Yurttaşların tek tek tepkileri çok ilginç.
—Tavuğunu vermeyenler ama canını bu vatan için vereceğini söyleyenler(!)
—Hasta tavuğu kesip çocuklarına yedirenler.(Taammüden adam öldürmeye teşebbüs)
—Karantina ve tedbirler için giden kamu görevlilerine direnip zorluk çıkaranlar. (Halk sağlığına tehdit)
Bu olaylar dizisi çok incelenmesi gereken bir dizi…
Eğer resmi bir genelge ile göçmen kuşlar ülkemiz hava sahasından uzak tutulmaz ise, (Daha önce fayın yerini değiştiren Erzincan il genel meclisi kararı olduğu unutulmamalıdır.)
Bu salgının hiçbir zaman geçmeyeceğini unutmamalıyız. Bu nedenle konu her zaman canlı tutulmalıdır.
Komplo teorisi açısından bakarsak; bu salgın neden sadece Türkiye’de?
1-Doğubeyazıt’a veya Türkiye’nin başka bir yerine yabancı uzman davet edilecek mi?
Türkiyede bu konunun uzmanı yok mu? Bu konuda laboratuar tahlillerini yapabilecek kaç merkezimiz var? Gelecek uzmanlar sadece kuş gribi uzmanımı yoksa bu bahane ile başka kuşları damı gözleyecekler?
2-Türkiye’deki entegre tavuk ve yumurta üretim sistemi zor duruma düşerse ne olur? Eğer bu işletmeler ucuza başkalarına (yabancılara )kapatılırsa ne olur?
Bildiğim kadarıyla bu firmaların şu ana kadar hisse değerleri %75düştü.Yani birkaç ay önce 100 YTL olan firma değeri şimdi 25YTL.Bir süre sonra 10 YTL olacak.
Bu konu aslında bütün boyutları ile ele alınmalı. Komplo teorileri mantığı, olayların getirildiği nokta ve alınan kararlardan kim kar-zarar edecek şeklinde sorulursa ve kararlar ile uygulamalar buna göre belirlenirse; vatandaş, aydın hekim, öğretim üyesi, siyasetçi, kamu görevlisi, kamu gönüllüsü vb olarak tavırlarımızı doğru belirlemiş oluruz.
   Aksi takdirde:
1-Kümes hayvancılığını hemen yasaklar,
2-Entegre tesislerimizin değerini düşürür,
3-bu tesisleri birilerine kapattırır,
4-Bir süre sonra beyaz eti yurt dışından göçmen kuşların üzerinden uçmadığı (Eğer dünyada böyle bir yer varsa ) kuş gribinin görüldüğü belirtilmeyen komşu ve dost ülkelerden ithal ederiz.
5-Bu dondurulmuş beyaz etleri (H5N1 virüsü soğuk ortamda ölmüyor, yasamaya devam ediyor) afiyetle yeriz.
6-Kus gribinden hasta olan sadece kanatlı kuşlar değil. Kanatsız kuşlarda hasta oluyorlar. Hastalık sadece solunum yollarını tutan bir grip değil. Bazen beyinlerde grip oluyor.
***
Anlaşılan o ki; geçen yıldan bu yana değişen bir şey yok. Tek fark Asya ülkelerinden sonra İngiltere ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerde de görülmesi...
Neyse ki Batman da üç çocuğun kuş gribi olmadığı anlaşıldı. Yüreklerimize sular serpildi. Çok şükür, Kırım Kongo Ateşi hastalığı esnasında keneden korunmak için ‘paçalarınızı çoraba sokun’ diyen sağlık bakanı, göçmen kuşların ülkemizden geçmemesi için genelge yayınlamasına gerek kalmadı. Bu hastalıkları önceden tahmin eden ticari dahiler de durumdan vazife çıkartarak, pastörize yumurta fabrikaları kurdu...
*Zirveye çıkarken gördüklerine selam vermeyi unutma. İnerken de aynı yolu kullanacaksın. Golty *

* 15 Şubat 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı



14 Şubat…

Birkaç gün sonra 14 Şubat…
Bu tarihi sevgililer günü olarak kutluyoruz. Bu kutlamayı kimimiz anlamlı buluyor, kimimiz ise çok anlamsız.
Tüketim toplumunun anlamların içini boşalttığı günümüzde anlamsız bulanları suçlamamak lazım. Çünkü artık eskiden olduğu gibi sadece çiçekler çikolatalar ayıcıklar bu günde prim yapmıyor. Pırlanta almayan “kötü sevgili” oluyor. Varın gerisini siz düşünün. Biz maneviyatı yüksek bir toplumdan bu kadar maddi bir topluma nasıl dönüştük?
Aslında bu anlam, size sevgili sözcüğünün neyi çağrıştırdığı ile ilgili. Bu sözcük size eşinizi, annenizi, sevgilinizi, çocuğunuzu anımsatabilir. Herkes için farklı bir anlamı olan bu günün başlangıcı eski Roma’ya uzanıyor. Katı kurallı zalim bir hükümdar olan Claudius, savaşacak asker bulamadığı için düşüncelidir. Sebebin erkeklerin ailelerini bırakmak istememesi olduğuna karar verir. Roma’daki tüm nişan ve evlilikleri yasaklar. O dönemde yaşayan papaz Aziz Valentine ise bu yasağa uymayarak çiftleri evlendirmeye devam eder. Bunu öğrenen zalim hükümdar Aziz Valentine’i öldürtür. Öldürülüş tarihi 14 Şubat, o gün bu gündür sevgililer günü olarak kutlanmaktadır.
İşte hikâye bu… Aslında bizim kültürümüzle uzaktan yakından ilgisi yok. Doğrusunu isterseniz, tüketim ekonomisinin yarattığı alışveriş çılgınlığından başka bir şey değil.
Yine de kutluyoruz. Çünkü bir şeyleri kutlamaya ihtiyacımız var. Mutluluk adına, sevgiyi paylaşmak adına bahanelere ihtiyacımız var. Bu da hazır ve gelenekselleşmiş bir bahane. Gerçi toplumun yarısını oluşturan kadınların eşlerinden kaçı, sevgililer gününü anımsayıp kutluyor ki? Erkeklerin büyük çoğunluğu özel günler konusunu önemsemezler. Kadınlar ise, daha duyarlı ve beklenti içindedirler…
Ben sevgililer günü kutlamasından vazgeçtim. Evde ve toplumda kadına hak ettiği değer verilsin yeter. Oysa giderek modernleştiği ve geliştiği yanılgısıyla yaşadığımız toplumda sistematik bir şekilde kültürümüze sızmış etkenler ile erkekler şiddet uygulamayı kendilerine yönelik şiddetle öğreniyor. Sünnet, askerlik, futbol, gibi ayinleştirilmiş ortak eylemler bunu öğretiyor. Sağlıksız hiyerarşi, sözde profesyonel ancak özünde egonun ve kayırmacılığın ağır bastığı işyerlerinde ve örgütlenmeler de kemikleştiriyor.
Resmi kayıtlara göre; Türk kadınının % 58 i dayağa maruz kalıyor. Ancak uzmanlara göre bunlar gerçek rakamlar değil. Geleneksel nedenler ve töreler nedeniyle çoğu vaka örtbas ediliyor. Şiddete maruz kalan kadın, ne yapacağını, haklarını nasıl arayacağını bilmiyor. Çalışan kadınlar da haksız ve negatif cinsiyet uygulamalarına maruz kalıyor. Şiddet psikolojik, fiziksel ve maddi anlamda kadınların üstünde umacı gibi sürekli bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor. Erkek egemen toplumun atalet içindeki ve kendi söylemlerine karşı çıkılmasına alışık olmayan “erkek” ya da erkekleşmiş bireyleri bunu egoları için tehdit gibi görüyor. Bu bireyler (!) , işlerine gelmeyen her durumda karşılarındaki insanlara duygusal, fiziksel, maddi şiddet uygulamayı bir “gelenek” haline getirmiş. Çünkü onlara “böyle öğretilmiş”. Makam, mevki, eğitim seviyesi ne olursa olsun, hazım ve kendini eğitebilmiş olma yeteneklerinden yoksun zihniyetler en yakınlarındakini tam anlamıyla eziyor. Karşılarındaki kişiler de o kişiye verdikleri değere göre, hala o değerin anlaşılamamasına rağmen mesela işten atılırım veya uyumu bozarım, dışlanırım gibi kaygılarla sessiz kalıyor.
İşte asıl güç burada, anlayan için.. Sessiz kalabilmek kadar güç bir şey yok. Özellikle Türkiye’de. Bu gücü kullandığımızın farkına bile varamayan insanlar, toplumsal gelişmeyi ve sağlıklı diyalogları, her ortamda tehdit ediyor. Bu aslında hakkını nasıl savunacağını bilen ancak “işi uzatmak istemeyen” eğitimli ve gerçekten kültürlü, bu şansa sahip olan kadınlar için söz konusu…
Madalyonun öteki yüzü, kırsal kesimin çilekeş kadınları…
Bu kadınlar töre, gelenek, aile, hısım, akraba kıskacında ömür sürdürüyor. Yaşamları bir evden diğerine kız çocuk olmakla eş olmak arasında geçiyor. Sonra anne oluyor. Belki torunları da oluyor. Ancak gelenekler burada rolleri belirliyor ve hiçbir rol aslında çok etkin değil, olamıyor. Üstelik eğitimli kadının tersine sustuğu zaman daha çok eziliyor. Sevgililer günü mü o da ne?
* Dört şey geri gelmez. Atılan ok, söylenen söz, kaçırdığınız fırsat, geçen zaman.

* 8 Şubat 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı

Eğitim mi, öğretim mi?

Okullar yarıyıl tatiline girdi. Her yıl olduğu gibi karnesinde zayıf olan bazı çocuklar evden kaçtı. Hatta intihara teşebbüs edenler oldu. Sahte karne hazırlayan bir kişi yakalandı.
İyi niyetli sahtekârın biri çocuklara sattığı karneleri, ailelerinden dayak yemesinler diye hazırladığını söyledi…
‘‘ İstanbul’da bir ilköğretim okulunun karşısındaki büfede ekmek arası esrar satıldığı tespit edildi.’’ ‘‘Öğrenciler öğretmen bıçakladı.’’ ‘‘Okullara bıçakla, tabancayla gidilmeye başlandı.’’ ‘‘ On yaşındaki çocuklar sigara içmeye başladı.’’ ‘‘Okul tuvaletinde uyuşturucu kullanan çocuklar yakalandı.’’
Geçtiğimiz hafta gazete manşetlerinden bir kaçı böyle idi. Son derece ürkütücü bir tablo…
Hiçbir anne-baba çocuğunun kötü olmasını istemez. Yemez, yedirir; giymez, giydirir. En iyi okullara, dershanelere yollamak için elinden geleni yapar. Öyle ise çocuklarımıza neler oluyor?
Bütün bunlar, şiddet içeren bilgisayar oyunlarından ve dizilerden mi ya da tamamen sınav kazanmaya yönelik ezberci bir eğitim sisteminden mi kaynaklanıyor?
***
21. yüzyılda olmamıza rağmen ülkemizde eğitimle ilgili ciddi sorunlar yaşanıyor.
Okullarımızda eğitim bir tarafa bırakılarak, sadece öğretim yapılıyor. Çocuklar yeteneklerine göre sanat, spor ve müziğe yönlendirilse ve sosyalleşmesi sağlansa daha iyi olmaz mı?
En iyi liseyi veya üniversiteyi kazanıyor ama kazanabilmek için yaptığı spor veya müzikten vazgeçmek zorunda kalıyor. Okul bittiğinde asosyal, kendine güveni olmayan bireyler yetişmiş oluyor. Eğer kendini yetiştirdiyse o zaman da yurtdışına gidiyor. Ülkemiz ciddi anlamda beyin göçü yaşıyor.
Okullarımızda bedensel, zihinsel ve duygusal eğitimin aynı anda alınması şart...
Bilgi çağı, ‘bir tuşa dokun bilgi gelsin’ hazırcılığı çocuklarımıza yaptığımız en büyük haksızlık aslında. Onları şimdiden teknoloji tutsağı yaparak sanal bir gençlik yaratıyoruz.
Kırsal bölgelerimiz de ilköğretim zorunlu olmasına rağmen, okula yollanmayan kız çocuklarının olduğunu duyuyoruz. Hatta yapılan istatistiklere göre öğretim çağında olan bir milyon çocuğun okula gitmediğini okuyoruz. Öğretmensizlikten sınıflar birleştiriliyor ama yine de her sınıfa bir öğretmen düşmediğini görüyoruz.
Eğitimde çarpık bir yapı var. İmam Hatip Okullarının sayısı Türkiye’nin ihtiyaçlarının üzerinde... Bu okuldan mezun olan öğrencilerin ancak %10’u yüksek okul veya üniversiteye yerleştirilebiliyor.
Birçok konuda olduğu gibi iktidar partisinin eğitim alanında da çuvalladığını görüyoruz. Milli eğitimimiz bizim en önemli, en sancılı alanımız. Türkiye’nin çıkış yolu, ancak milli eğitimde yapılacak olan düzenlemelerle sağlanabilir. Ancak ne yazık ki bugünkü iktidarın bu sorunlara yönelik hiçbir çalışması yok…
***
Bu karamsar tablodan sonra size bir önerim var. 1 Mart tarihine kadar askı da kalacak olan seçmen listelerinde isminizin olup olmadığını kontrol etmeniz. Hatta 18 yaşını dolduran tanıdıklarınızı uyarmanız. Her ihtimale karşı T.C kimlik numaralarınızı öğrenmeniz. Zamanı geldiğinde sandığa giderek bu tabloyu değiştirme görevinizi oylarınıza yerine getirmeniz…

* 1 Şubat 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi haftalık köşe yazısı

Paran kadar yaşa!

Son zamanlarda üzerinde çok tartışılan, paneller yapılan Genel Sağlık Sigortası konusunda acaba şu anda gelinen nokta nedir?
Hükümet tarafından Genel Sağlık Sigortası’nın ülkemiz için çok önemli reform olacağı ileri sürülüyor. Oysa bu konuda çözülmesi gereken sorunlar olduğu gibi duruyor.
Genel Sağlık Sigortası ve sağlıkta dönüşüm, uzun yıllardır gündemde olmasına rağmen AKP Hükümeti sanki sosyal devrim yapıyormuş gibi bize yutturmaya çalışıyor.
Oysa GSS, İMF ve Dünya Bankasının bizim gibi ülkelerde uygulamaya çalıştığı, bir bedene biçilen aynı elbiseyi değişik bedenlere giydirme politikasından başka bir şey değildir.
IMF denetimli borçla sürdürülen sözde piyasa ekonomisi, sağlıklı yaşam ve sosyal güvence gibi temel hakları hak olmaktan çıkartıp, birer ekonomik meta haline getirmiştir.
Sağlıklı yaşamak vatandaşlık hakkıdır. Genel sağlık sigortası nitelikli sağlık hizmetini herkese eşit şekilde verebilmelidir.
G.S.S.’nin finansmanı çalışanlardan alınan primlerle karşılanması düşünülüyor. Yoksul olduğunu kanıtlayanların primlerini ise devletin vermesi öngörülüyor. Yani yoksul değilseniz ve prim ödemiyorsanız sağlık hizmeti alamayacaksınız. O zaman vatandaşlık hakkınız elinizden alınmış olmuyor mu?
***
Sağlık hizmetleri özelleştirilerek, temel teminat paketi ile sınırlandırılıyor. Daha fazlası için ek sigorta yapılması gerekiyor. Örneğin S.S.K.’lısınız, vizite kâğıdını alıp özel hastaneye gidebiliyor ama aradaki farkı cebinizden ödüyorsunuz. Yani paranız kadar yaşıyorsunuz. Anlaşma yapılan özel sağlık kuruluşları ticarethane, hastalar ise müşteri oluyor.
Üstelik bu zihniyet devlete ait sağlık kurumlarında da oluşturulmaya çalışılıyor.
G.S.S.’den gerçekten tüm vatandaşların eşit olarak faydalanması isteniyorsa, finansmanın primlerden değil devletin genel bütçesinden karşılanması gerekiyor. Kaldı ki Sağlık Bakanlığı bile genel bütçeden yüzde üçten fazla pay alamıyor.
Genel sağlık sigortası modeli ekonomisi çok güçlü olan, gelir dağılımının düzenli olduğu ülkelerde bile güçlükle yürütülmektedir.
Altyapısı hazırlanmadan, hastanelerin fiziki yapısı iyileştirilmeden, sağlık çalışanlarının eğitimi ile ilgili gerekli iyileştirilmeler yapılmadan vs. bu modeli işletmek mümkün değildir.
Sınırlı kaynaklarla, sınırsız sağlık ihtiyaçlarını eşit ve adaletli dağıtamazsınız…
Bir ülkenin sağlık gelişmişliği özel sağlık kurumlarının, ameliyat veya hasta sayısının artması ile ölçülemez. Koruyucu ve önlenebilir sağlık hizmetleri ile ölçülür. Hastalanma oranını düşürerek sağlıklı ve kaliteli bir yaşam oluşturmak için planlamalar ve yatırımlar yapılmalıdır.
Sonuç olarak GSS ülkemizde bu haliyle uygulanması mümkün olmayacak bir yasadır. Sosyal Güvenlik kurumlarının açıklarını halkın sırtından kapatmaya çalışan AKP, bu kararları alırken meclisteki sayısal çoğunluk gücünü kullanmıştır. Ancak Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet SEZER’ in ve CHP milletvekilleri Haluk KOÇ, Kemal KILIÇDAROĞLU ve 118 milletvekilinin açtığı iptal davası sonucu birçok temel hükmü iptal edilmiştir.
Bu iptal Genel Sağlık Sigortasının ÇÖKÜŞÜ anlamına gelmektedir.
AKP hükümetinin her zaman yaptığı gibi meslek kuruluşlarını, üniversiteleri, Sivil Toplum Örgütlerini yok sayarak aldığı kararlar, yanlış hesap Bağdat’tan döner misali Anayasa mahkemesinden yine dönmüştür…
*İlk hatalar onu yapanların, ikinci hatalar onlara izin verenlerindir.

* 25 Ocak 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi Haftalık köşe yazısı

Merhaba,

Bendeniz Müzeyyen Topçu TAN.
Topçu evlenmeden önceki soyadım, TAN ise eşimden gelen soyadım...
Tabi kanunlarımıza göre resmi olarak Müzeyyen TAN’ım.
Ama ben kadınların kızlık soyadlarını kullanılmasından yanayım ve kullanmaya da gayret ediyorum. Gerçi o nedenle bazen karıştırılıyorum. İki soyadı olarak düşünülmediğinden Topçatan, Toptutan gibi soyadları da çıkıyor ortaya…
1965 Hendek-Sakarya doğumluyum. Ortaokula kadar Hendek’te okudum. 15 yaşında bir uzman olarak, istediğim üniversiteyi kazanamam diye yatılı okulda okumaya karar verdim. Ailem yurtdışında olduğu için amcamla İstanbul’daki birkaç liseyi gezdikten sonra, Erenköy Kız Lisesinde okumaya karar verdim.
Ben 7 yaşındayken doktor olacağım diye ailem Çapanın yakınlarında ev almıştı. Bende onların yüzünü kara çıkarmadım. Çapa’ da ki İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini kazandım.
1981 yılından beri İzmit’te yaşıyorum (Hafta sonları), 1988 yılında fakülte bittikten sonra kesintisiz olarak…19 yıldır serbest Diş Hekimi olarak çalışıyorum. Aynı zamanda CHP. İl Sekreteriyim. Dr. Ömer Tan’la evliyim. Ozan Kutay Tan isminde bir oğlum var.24 Kasım Anadolu Lisesi 1. sınıf öğrencisi. Aynı zaman da Konservatuarda bateri bölümünde…
Kısaca hayat hikâyem...
İş kadınıyım, anneyim, ev hanımıyım, siyasetçiyim. Peki, hepsi bir arada nasıl oluyor. Öncelikle zamanı planlamayı öğrenmek gerekiyor. Sonrasın da istek, azim ve tabi anlayışlı bir eş...
***
Değerli okurlar,
Türkiye ilginç bir süreçten geçiyor. Ülkemiz 80 küsur yıldır hiç bu kadar kötü yönetilmemişti. Ve halk hiçbir dönem bu kadar tepkisiz olmamıştı. Ben kendi adıma bu tepkiyi verebilmek, yanlışlara dur diyebilmek için hafta da bir bu köşeden sizlere sesleneceğim. Bu hükümet geldiğinden beri biz kadınlara verilen hakların her gün yavaş yavaş elimizden alındığını görüyorum. Benim ülkemde kadın erkek eşitliği varken, haremlik selamlık havuzlar, parklar, toplantılar yapılmaya başlanıyor. Ağzımıza bir parmak bal çalınıyor. Kadın kadına rahat edersiniz diye. Öyle olacağına erkeklerin kadına bakış açısını değiştirmek için eğitsek nasıl olur? Neticede erkekleri yetiştiren biz kadınlar değil miyiz? Aslında yumurtamı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar mevzusu oldu. Yani önce kadınlarımızı eğitmeliyiz ki, onlar da çağdaş, kadına eşya gözüyle bakmayan, saygı duyan, dövmeyen kısaca adam gibi adamlar yetiştirseler. Bildiğim kadarıyla önceki yıllarda Beşiktaş Belediyesinde Çocuk bakıcısı ve dadılık kursları veriliyordu. Hala devam ediyor mu bilmiyorum. İnternetten bakayım dedim siteleri bakım aşamasında.
Kadınlarımızı ya da evlenmeye hazırlanan genç kızlarımızı kurslara tabi tutsak veya okullarda ders olarak okutulsa…
Evde baba anneyi dövmese, cinsellik tabu olmasa, erkekler kahvelerde okey oynamak yerine sorumluluk paylaşsa. O zaman kaçgöçe gerek duyulur mu acaba? diye düşünürken aklıma
geçtiğimiz öğretmenler gününde, televizyonda izlediğim bir haber geldi. Deminden beri eğitimden bahsediyorum ama Şanlıurfa’ da öğretmenler günü kutlamaları kuran okuyarak açıldı. Toplantının düzenlendiği salonda kadın öğretmenler üst katta ve başları kapalı. Erkek öğretmenler alt katta… Öğretmenlerden biri sözde stand-up yaparak Atatürkçü Düşünce Derneği ile dalga geçiyor. Şimdi bu insanlar eğitim almış. Öğretmen olmuş. Öğrenci yetiştiriyor. Benim ülkeme yakışmıyor bu çağdışı zihniyet ve görüntüler. Bu konu ile ilgili ne gibi bir çalışma yapıldı? O öğretmenlere soruşturma açıldı mı acaba? Hiç sanmıyorum. Yavaş yavaş bizde kabullenip günlük hayatımıza sokuyoruz bu görüntüleri. Farkında olmadan başkalaştırılıyoruz ama ben kazanımlarımı kaybetmek, ötekileştirilmek, geriye gitmek istemiyorum.
Elimdeki değerlere sıkı sıkı sarılmak ve sahip çıkmak istiyorum. Benim gibi düşünenlerle bir mücadele başlatmak, tek yürek tek yumruk olmak istiyorum.
Var mısınız?
Not: Hayatı biriktiremezsiniz. Ya her anını yaşayacaksınız ya da ziyan edeceksiniz… 

* 18 Ocak 2007 Bizim Kocaeli Gazetesi Haftalık köşe yazısı

5 Kasım 2006 Değişim 41 Dergisi

Siyasete Kasım 2002 seçimlerinin hemen sonrasında başladım. Siyasetin dışında kalıp yorum yapmak yerine, içinde olup gereken somut çalışmaları yapmak, emek ve katkı vermek istedim. Cumhuriyetimizin kurucusu M. Kemal Atatürk kadınların toplumsal yaşam içinde olması gereken yerlerini almalarını, gelişmelerini ve ilerlemelerini sağlayacak düzenlemeleri birçok Avrupa hatta dünya uluslarından önce gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet öncesi dönemde yüzyıllarca baskı altında ikinci sınıf vatandaş durumunda olan kadın 1924 ve 1925 yıllarında yapılan reformlarla çarşaf ve başörtüsü kullanma zorunluluğundan kurtuldu. Eğitim sisteminde, siyasi ortamda, miras hukukunda, erkeklerle eşit haklara sahip oldu. Bu kadar kolay elde edilmiş olmasından dolayı olsa gerek ne yazık ki bugün bazı kadınlarımız türbana özgürlük diye mitingler düzenliyor çağdışı kıyafetlerle dolaşıyorlar. Ülkemizde töreler yüzünden öldürülen kızlarımız var, istismar ve şiddete maruz kalan kadınlarımız, çocuklarımız var. Bunların haklarını savunmak yerine başörtüsü ile uğraşıyorlar. Bu zihniyeti anlamak çok zor. Ülkemin ulusal bütünlüğüne yönelik ciddi tehlikeler var. Emperyalist ülkeler tarafından Ilımlı İslam Cumhuriyeti diye bir model oluşturulmak isteniyor. Büyük Ortadoğu projesi adı altında Ortadoğu’nun haritası değiştirilerek ülkemizi bölmek ve parçalamak istiyorlar, ama biz hala kamusal alan da türban olmalı mı? Cumhuriyet resepsiyonuna seneye inşallah katılırız konuları ile uğraşıyoruz. Cumhuriyetimiz ve kazanımları elden gidiyor. İnsanlarımızın üzerine ölü toprağı serpilmiş. Cübbeliler ortalarda geziyor, irticai faaliyet yoktur deniyor. Türkiye'de 83 yıldır hiç bir başbakan haremlik selamlığı savunmamıştır. Kars'ta yapılan yapılan AKP kongresinde kadınlar ile erkeklerin arasına çekilmiş perde için başbakan -ne olmuş yani, bu demokrasinin gereğidir, özgürlüğün gereğidir diyebiliyor... Afganistan'da da her şey bir gecede oluverdi. Sovyet işgalinin ardından yeni bir din devleti modeli ilan edildi. Hükümet işbaşına gelir gelmez Afganlı kadınlara kesinlikle İslami kıyafetler giymelerini emretti.1960'lı yıllarda çağdaş giyinebilen kadınlar şu anda ayak parmağı göründü diye dövülerek öldürülüyor. Batılı giyinen kadınların üzerine asit atılıp sakat bırakılıyor. 27 yıl boyunca oy kullanan kadınlar bir gecede oy kullanma haklarını kaybettiler. Aynı şekilde Cezayir'deki şeriatçılar İslami kıyafetler giymezse öldürülüyor. Suudi Arabistan da kadınların nüfus cüzdanları bile yok. İsimleri babaları veya kocalarının kimliklerine yazılı. Biz böyle bir Cumhuriyet istemiyoruz. Eğitim sistemimiz içler acısı durumda. Milli Eğitim Bakanımız ''Çanakkale savaşında bal gibi de yenildik'' diyebiliyor. Gençlerimiz kitap okumak yerine, internette mafya oyunları oynayarak psikolojileri bozuluyor. Halkımız tele volelerle oyalanıyor. AKP'NİN SAĞLIK POLİTİKASI Hükümet her konuda olduğu gibi sağlık konusunda da çuvalladı. Genel Sağlık Sigortası ve Aile Hekimliği konularında yaptığı çalışmalarda istene performansı gerçekleştiremedi. Düzce ili pilot uygulamaya tabi tutuldu. Ama yapılan uygulamaların ne kadar yanlış olduğu anlaşıldı. İnsanlar kanunlar yürürlüğe konmadan yaşamadan kendileri için uygun mudur değil midir bilemiyorlar. Her aileye bir hekim vereceğim, sağlık sorununuzu kökten çözüyorum imajı veriliyor, ''herkes kendi hekimini kendi seçecek'' diyor ancak hekimleri kendi atıyor. Tedavi edici hekimlik dünyada en pahalı olan hizmettir. Bir hekim 24 saat hizmet veremez. Kavramları öyle hale getiriyorlar ki insanlar kabul kabul ediyor. Doğuda (örneğin) 4000 kişiyi toplayamazsan aile hekimi olarak atayamam diyor. 2.Basamak tedavide %50 cebinden ödemek zorundasın. Eğer paran yoksa aile hekimi prim vermeyen hastaya bakmam diyebilecek. Devlet primini ödeyeceğim diyor. 175 YTL kazanan prim ödeyecek, bununla verilen hizmet yeterli olmayacak. Bütçede toplam vergilerden pay ayırırsa belki sorun olmaz ama böyle yapmıyorlar. Çok önemli olan koruyucu sağlık hizmetlerine sağlık bütçesinin yalnızca binde sekizini ayırıyorlar. Bu durumda da salgın hastalıklar tekrar hortluyor. Kuş gribi gibi, Kırım Kongo ateşi (Kene) gibi Sağlık Bakanı ''keneden korunmak için paçalarınızı çorabınıza sokun diyerek '' adeta dalga geçiyor. Sağlık sistemi allak bullak edilmiş. Sosyal Devletin unsurlarından olan sağlık faktörü büyük sermayenin tekeline terk edilmekte ve gittikçe ticarileşmektedir. Dolayısı ile AKP iktidarı sağlık alanında halk karşıtı bir politika gütmektedir ve paran kadar sağlık hizmeti anlayışı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Sağlıkta Dönüşüm Programı İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, AB ve ABD gibi güçler ile uluslararası ilaç şirketlerinin dayattığı bir programdır. IMF’nin sağlık harcamalarınızı azaltın talimatı ile kanser ilacı dahil 150 kalem reçete kapsamından çıkarıyor. Sağlık Bakanlığı en önemli hizmetlerinden olan çevre sağlığı hizmetlerini tarım bakanlığına devrediyor. AKP hükümeti sadece sağlık alanında değil, tüm yaşam alanlarımızda ve değerlerimizde eğitimden tarıma, endüstriden iletişime, dış politikadan terörle mücadeleye yabancılara toprak satışından özelleştirmeye, mali politikalarından yolsuzlukla mücadeleye kadar her alanda ülke ve ulus çıkarları ve devrimlerimiz aleyhinde politikalar üretmeye ve topluma dayatmaya devam ediyor. Bu nedenle Türkiye'ye sahip çıkmanın yolu ilk seçimlerde ülkemizi AKP iktidarından kurtarmaktan geçmektedir. Önümüzdeki seçimler sıradan seçimler değil. Bu seçimlerde tarihi bir sonuç alınacaktır.

20 Aralık 2006 Hürriyet gazetesi yazarı Doğan'a mektup


Sayın Doğan,

Dün ve Bugünkü yazılarınız da Kocaeli’nde ki su sorununu ele almışsınız. Aylardır süren su tartışmalarının faturasını her zamanki gibi, vatandaş ödüyor. Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Karaosmanoğlu ise ‘‘Susuzluğun bitmesi için yağmuru ve karı bekliyoruz’’ Diyor. Büyük paralar harcayarak şehrin her yerine astıkları reklam panolarında 99 yatırımdan söz ettiler. Başbakanımız gelerek bizim hayatımızın akışını değiştirmeyen, farkına varamadığımız 99 yatırımın açılışını yaptı. Bence 100. yatırım olarak ta yağmur duası yapmaya başlasalar iyi olacak. Çünkü suyun yanlış kullanımı gerçekten hayatımızın akışını değiştirdi.
Sağ olsun Büyükşehir Belediye Başkanımız dün yapılan meclis toplantısında, baraj müjdesi vermiş. Sizinde ifade ettiğiniz gibi baraj yapımı yıllar sürer. Göreve geldikleri günden beri, günü kurtarma politikalarıyla, çiçekle böcekle uğraşacaklarına daha planlı programlı vizyonu olan işlerle uğraşsalar şu anda susuz kalmayacaktık. Belki de Gökçedere Barajı ve Sapanca gölü devre dışı bırakılmasa yeni bir barajın yapılmasına da gerek kalmayacaktı. Sanki baraj yapmak 6 ayda gerçekleşecekmiş gibi‘‘Sapanca'dan baraja su almak 10 ay sürer. Yeni baraj yapmak zorundayız. Bunun için çalışmalara başladık.DSİ’yi beklersek yıllarca yapılamaz’’ Diyor. Anlaşılan o ki; yağmur duasına bizim de katılmamız gerekiyor...
2005 yılı faaliyet raporunda Yuvacık Barajından 130 milyon metre küp, diğer kaynaklardan 50 milyon metre küp olmak üzere 180 milyon metre küp su temin edildiği yazılı. Bunun 63 milyon metreküpü fatura edilmiş,117 milyon metreküpü ise kayıp ve kaçak su. Bugünkü su fiyatları üzerinden tutarı ise 350 trilyon (350 milyon YTL) liradır.
Kendi başarısız yönetimlerini kamufle etmek için faturayı eski yönetime çıkartmaya çalışacaklarına, farklı alternatifler bulsalar iyi olacak. Aksi taktirde kentimiz de yakında salgın hastalıklar başlayacak. Zaten geçtiğimiz hafta Körfez ilçesinde bir okulda çocuklar zehirlendi (2 öğretmen 84 öğrenci).Yetkililer önce zehirlenmenin Büyükşehir Belediyesi’nin tankerle getirdiği sudan olabileceğini söyledi. Fakat alınan numuneler her nedense temiz çıktı...
Bu şehir deprem olduğu zaman bile susuz kalmadı. Salgın hastalıklar başlamadı. Fabrikalar çalıştı. Ama bu yönetim bizi depremden bile fazla sarstı, sinirlerimizi yıprattı.
Sudan sebeplerle vaktinizi aldım. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

KOCAELİ CHP İL SEKRETERİ
Dişhekimi Müzeyyen Topçu TAN

29 Kasım 2006 Bizim Kocaeli Gazetesi editörü Serpil Çolak'a mektup

Sevgili Serpil,

‘‘Karaosmanoğlu sussun!’’ Adlı yazında gerçekten çok önemli noktalara değinmişsin.

Ben de Kocaeli CHP İl Sekreteri ve bir vatandaş olarak, her ay yapılan Kocaeli Büyükşehir Meclis toplantılarında ki izlenimlerimi paylaşmak istedim...

Görevime başladığım günden itibaren Büyükşehir Meclis Toplantılarına ve son 3 aydır da İSU genel kuruluna katılıyorum. Belediyecilik (böyle bir deyim var mı bilmiyorum) konusunda aktif siyasete atılana kadar, çok fazla bilgim ve ilgim olmamasına rağmen; katıldığım meclis toplantılarındaki ciddiyetsizliği üzülerek görüyorum. Önce ki günlerde Kocaeli basında da yer aldığı gibi, iktidar partisi meclis üyeleri toplantılara zamanında katılmıyor. Toplantı başladıktan sonra elini kolunu sallayarak içeriye girip üstelikte en ön sıralara oturuyorlar. Buna Büyükşehir Belediye Başkanı ve diğer Belediye Başkanları da dahil..

İnsanlara ve yaptığı işe saygılı olanlar zamanı iyi yönetmeyi de bilir.

Geç kaldıysa, o toplantıdan çok daha önemli memleket işi olması durumu dışında bunu kabullenemem.(ani bir açılış, bir davet vs.) en arka koltuğa oturup, kimsenin görmemesi için uğraşır.

Sallana sallana girip en ön koltuğa oturmak, meclis başkanına da, üyelerine de, vatandaşa da, basına da saygısızlıktır...

Zamanını planlayamayan bir insan, koskoca bir şehri nasıl yönetebilir ki? (Toplantı yönetemeyen suyu ve şehri yönetebilir mi?)

Katıldığım toplantıların büyük çoğunluğunu ise vekiller yönetti.(Gölcük Belediye Başkanı, Gebze Belediye Başkanı, İlyas Şeker vb.).Büyükşehir Belediye Başkanımızın yönettiği toplantılar ise daha çok inşallah maşallah gibi temennilerle geçip, CHP Grup Başkan Vekilimizin sorularına koskoca Büyükşehir Belediye Başkanımızın -Ben bu konuları iyi bilmem İlyas bey sen açıkla demesi veya toplantının ortasında kusura bakmayın ben toplantının geri kalanını yönetemeyeceğim. Bir açılışa katılacağım yada bir konuğum var onu karşılamam lazım diye toplantıyı terk etmesi ilgisizlik mi, bilgisizlik mi,saygısızlık mı ?

Biraz öncede dediğim gibi ben Belediyecilikten anlamam. O konuda eğitim almadım ama son iki yıldır izlediklerimi öğrendiklerimle, okuduklarımla kıyaslıyorum.

Bir lider veya yönetici bilgisizliğini -özellikle milyonları yönetmek için talip olduysa- belli etmez. Kendini aşan bir konuysa mola ister. Mola arasında öğrenir ve muhalefete yanıt verir.

‘‘Öyle değil mi İlyas Bey?’’ Demez. ‘‘B planım yok’’ Demez. ‘‘99 proje’’ Demez. ‘‘Ben milletin enayisi miyim?’’ Demez. ‘‘Suyun biteceğini biliyorduk ama bir yıl önce baraj yapmaya karar verseydik’’ vs. demez.

Dersine iyi çalışırii.

İlk seçimler de dersine iyi çalışmış Başkan ve yöneticilerin seçilmesi dileğiyle, hoşçakal...

Kocaeli CHP İl sekreteri

Dt.Müzeyyen Topçu TAN