Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Bu ne perhiz...


Başbakan önce “En az üç çocuk isterim” dedi.
Hatta “Bir çocuk iflas, iki çocuk iflas, üç çocuk ise yerinde saymaktır.
Bizim artış hızımızı ikinin üzerinde üçlere ulaşması lazım.
Bunu başarmamız gerekiyor. Şu anda batı sıkıntı içerisinde ama biz Türkiye’yi bu sıkıntının içerisine sokmak istemiyoruz.
Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum; bu hassasiyetimizi hafife almayın, bunu dalga dalga yaygınlaştırmamız lazım” dedi.

***

“Aile var oldukça, millet var oldukça devlet var olur. Aile var oldukça sağlıklı nesiller var olacak, iyilik var olacaktır. Aileye yönelik her saldırıyı doğrudan insanlığa bir saldırı olarak görüyor, hiçbir şekilde müsamaha göstermiyoruz” dedi. 

Üç çocuğun bilimsel açıklamasını; spor bakanından tutunda, belediyelerde çalışan sağlık görevlilerine kadar, hemen herkes yaptı…
Sonra Başbakan “Yetmiyor, beş çocuk” dedi.
Hatta ben kaçırmışım haberleri, Avrupa’da yaşayan bir arkadaşım mesaj çekti.

“Beş değil, altı çocuk dedi; altı!” diye…

***

İnsanoğlunun evlat sahibi olması, hiçbir duygu ile kıyaslanamayacak kadar yüce bir duygudur elbette.
Ancak bakamayacağı çocuğu dünyaya getiren ailelerin dramlarını her gün gazetelerin 3. sayfalarında okumaktan bıktım, usandım.
En son sosyal medyada, üç küçük çocuğu yanında olan bir kadının çöp konteynırını karıştırırken ki halini beni epeyce üzdü…

***
   
Evet, dünya nüfus grafiklerinin, demografik yapıların çan eğrisi gibi zirve noktasından geriye dönmeye başladığını;

dünya nüfusunun yaşlandığını ve en hızla yaşlanan nüfusun Avrupa Birliği üyesi ülkelerin nüfusu olduğunu bildiren Türk büyüklerimiz (Sanki AB üyesiyiz) :

´´Türkiye´deki bilimsel verilere göre, nüfusu bugünkü gençlik oranlarıyla tutabilmenin yolu; her ailede asgari üç çocuğun olmasıyla mümkün.
Yani üç olduğunda çok genç bir nüfus olmayacağız sadece mevcut nüfus istatistikleri, mevcut yaş grafiklerini varlığını muhafaza etmiş olacak. Bu sayı üçten fazlaya gittikçe de Türkiye nüfusu bugünkü gençlik grafiklerinden daha genç bir noktaya taşınmış olacak.
Tabii çok çocuk kalabalık bir nüfus, genç ve dinamik bir yapı tek başına yetmez.
Eğer ki bu nüfusu iyi eğitebilirsek, iyi öğretebilirsek geleceğe iyi hazırlayabilirsek işte o zaman yeniden tarihin belirli sahnelerinin gelecekte tekerrür edeceğine tanıklık edebileceğimiz yeni bir zaman dilimine giriyor olacağız´´ diyorlar…
Ne kadar anlamlı, ne kadar güzel sözler değil mi?
Türkiye’de yaşayan ve bir çocuk sahibi olan biri olarak; asgari okul masraflarını düşündüğümde, hesapladığımda, bu sözlere sadece tebessüm edebiliyorum.

***
Her şey dört dörtlük, güllük gülistanlık ta; tek eksiğimiz çocuk sayımız mı?
En az üç tane hatta altı tane çocuk yapmamız mı lazım?
Bunu anladık ve kabul ettik diyelim…
Peki, o zaman Başbakan Erdoğan´ın eşinin himayelerinde,
 Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı´nca düzenlenen koruyucu ailelerin yaygınlaştırılmasını amaçlayan ´Gönüllü Elçiler´ projesi ne ola ki?
İki bine yakın kimsesiz çocuğun, koruyucu aile beklediğini,
81 ilde valilerin eşlerinin bu çocuklara koruyucu aile araması  – ki bu çocukların çoğunun anne ve babaları sağ iken-   “İnancımız, kültürümüz, medeniyetimiz; öksüze, yetime, yoksula, güçsüze ve engelliye yardım etmeyi gerekli kılıyor ve tarihimiz bunun türlü örnekleri ile dolu” demesi komik değil mi?

Böylesi bir duruma  “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” denmez mi?

***

Dip not: İlimizdeki Kassel Çocuk Yuvasının Koruma derneği kurucu üyesiyim.
Dolayısı ile bol keseden atmıyorum.
Aşağıdaki linkten, 4 Ekim 2007 tarihinde, koruyucu aile konusunda yazdığım köşe yazımı okuyabilirsiniz.
(http://muzeyyentopcutan.blogspot.com/2010/12/4-ekim-2007-bizim-kocaeli-gazetesi.html)

Bir kez daha düşünün!


Sağlık Bakanlığı yetkilileri, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlıkta reform yaptığını söyleyedursun;
son zamanlarda sağlık çalışanlarına yapılan şiddet aldı başını gidiyor.
Eskiden doktor olmak, sağlıkçı olmak, en kutsal, en saygı duyulan meslek gruplarından iken;
şimdilerde bırakın sağlıkçı olmayı, doktor olmayı, artık hamile doktorlara bile tekme tokat saldırılıyor. 
Gelişen teknoloji sayesinde, sağlık kuruluşlarına takılan kameralar vasıtası ile biz de, bu şiddet vakalarını şaşkınlıkla izliyoruz, ne yazık ki!
***
Aslında şaşmamak, normal karşılamak lazım…
Gözünü bile kırpmadan,  annesini ya da karındaşını öldürebilen;
Kendi canından, kanından olan çocuğunu öldüresiye dövebilen;
Evlenebilmek için canını vermeye razı olduğu sevgilisini ya da eşini sokak ortasında defalarca bıçaklayan ya da kurşun yağmuruna tutan bir zihniyet;
Başbakanın “Benim vatandaşım artık kuyruklarda inim inim inlemiyor”  dediğini göz ardı edecek değil ya!
Hastane sırasında bekletiliyorsa eğer, kesin doktordadır suç ya da sağlıkçıda…
Çünkü artık sağlık özelleştirildi. Her şey tıkır tıkır işliyor.
İşlemeyen tek şey gece gündüz demeden çalışan, günde yüzlerce hastaya bakan sağlık personeli ve doktorlar…
İşlerini doğru dürüst yapmıyorlar, değil mi? Evet evet, bütün suç onlarda!
Ne koydukları teşhis doğru, ne de yazdıkları ilaç, ne de verdikleri hizmet…
Komşu Ayşa’nımın tavsiye ettiği, size iyi gelen ilacı; yazmadılar.
Falanca önemli adamın torpillisiyim dediğin halde, yoğun bakıma sokmadılar değil mi?
 Bir sürü para kazanıyorlar ama işlerini tam olarak yapmıyorlar…
İnsaf be kardeşim!
Dişhekimi olduğumdan dolayı, ister istemez sağlık camiasının içindeyim.
Bu nedenle, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının yaşadığı sorunları az çok biliyorum. 
Her işin kendine göre bir zorluğu vardır mutlaka ama malzemesi “insan” olduğunda, meslek ya da çalışma şartları sanki biraz daha zorlaşır. Hele ki söz konusu, sağlık olunca…
***
İnsanoğlu doğası gereği hep talep eder. Karşı tarafı, hiç düşünmez…
Kendisine hizmet eden doktorun, hemşirenin, sağlık memurunun, hizmetlinin bir sorunu var mıdır acaba?
Sahi ismi neydi?
Aceleyle, korkuyla, üzüntüyle, sinirle,  kısaca karmakarışık duygularla geçtiğiniz koridoru paspaslayan, taşeron sağlık işçisinin…
Kendinizin ya da yakınınızın sorununu düşünürken,  O’na “Günaydın ya da iyi akşamlar” dediniz mi?
***
Hastanelerde çalışan yüzlerce insanın sizden bir farkı olmadığını, onlarında, sizin gibi dertleri olduğunu unutmamalısınız.
Bir insanın kafası rahatsa, mutluysa, kendini işine verebilir; öyle değil mi?
Karşınızdakini suçlamadan ya da saldırmadan önce bir kez daha düşünün!

Bağışlayın


Kitap okumayı seviyorsanız, okuma alışkanlığınız varsa eğer;

mutlaka birkaç tane başucu kitabınız vardır.

Bu kitapları defalarca okumaktan asla sıkılmazsınız, sizin için adeta rehberdirler.
***
Ben kitapları çizerek okurum...

Önem derecesine göre, kurşun kalem, renkli kalem ya da fosforlu kalemle çizer;

hatta beğendiğim bölümlerin yanına notlar düşer, yıldızlar koyarım...

Başucu kitaplarımdan birini karıştırırken, Francis Bacon’un “İntikam arzusu; normalde iyileşecek yaraların, açık kalmasına neden olur” sözü ile karşılaşınca;
Aklıma, birkaç yıl önce bu konu ile ilgili yazdığım, bir köşe yazım geldi.
Özellikle kin, nefret ve intikam duygularının aşırı derecede arttığı son günlerde,
bu yazıyı tekrar tekrar okumaya ve bir bölümünü sizlerle paylaşmaya, kendimi mecbur hissettim.
***
Biz eskiden daha paylaşımcı, daha hoşgörülü, daha anlayışlı bir toplumduk sanki…
Ne oldu bilmiyorum ama gün geçtikçe paylaşımın yerini bencillik,
hoşgörünün yerini anlayışsızlık ve tahammülsüzlük aldı.
Kıskançlık, çekememezlik eskiden utanılacak duygular iken;
Şimdilerde son derece normal sayılmaya başladı.
Konuşunca ağzından bal damlayan insanlar yerine, acımasızca eleştirenler arttı.
Maskeli insanlar çoğaldı...
Vefa İstanbul’da bir semt adı olarak kaldı…
Hiç beklemediğiniz bir anda en yakın akrabanız ya da çok sevdiğiniz bir arkadaşınız,
 sizi ayağınızdan aşağı çekmeye ya da arkanızdan iş çevirmeye başladı.
Tüm bunlar, canınızı yakan insanlara karşı kin duymanıza, nefret etmenize hatta intikam duygusu beslemenize neden olmaya mı başladı?
İşte yazımın sizlerle paylaşmak istediğim bölümü:


“Günlük yaşamda bilinçli ya da bilinçsiz sizi üzen, kalbinizi kıran insanlarla karşılaşabilirsiniz.

Hatta bu en yakın arkadaşınız, çok değer verdiğiniz biri de olabilir.

Hiç hak etmediğiniz tutum ve davranışlarla karşılaştığınızda bazen öfkeye kapılıp,

onlara karşı kin ve nefret besleyebilirsiniz...

Aslında öfke, kin ve nefret gibi duygular ve ´´Ben bunu hak etmiyordum’’
´´Benim gibi insana bu yapılır mı?’’ gibi olumsuz düşünceler; enerjinizi, yaşam sevincinizi azaltır.

Boşu boşuna günlerce üzülürsünüz, kalbiniz sızlar...

Olan olmuştur bir kere, bu gerçeği değiştiremezsiniz; ama bağışlayabilirsiniz...

Bağışlama çok etkili bir davranıştır, çoğu kez çözümün bir parçasıdır...

Sizi üzen ya da kıran her kimse, sizin onu bağışladığınızı bilmese de;

 kendinize bir iyilik yapın ve onu bağışlayın…
İnanın kendinizi daha iyi, daha özgür, daha hafif hissedeceksiniz.”



Boşanma üzerine...


Bundan 6 ay kadar önce “evlilik üzerine” diye bir köşe yazısı yazmıştım.
Kısaca anımsarsak eğer;

“Kimileri için zordur, evlilik kararı almak; kimileri içinse, çok kolay.
Kimi, kılı kırk yarıp, kırk küsur yaşına kadar beklerken; kimi de, on yedi yaşında, üç gün önce tanıştığı kişiyle evlenmeye karar veriverir!
Kararın ardından başlar, Söz, nişan, düğün seremonileri;
Bir kutu çikolata, bir demet çiçek ve de son yılların trendi tek taş pırlanta ile başlayan…
Sonra söz bohçası, nişan bohçası, takı alışverişleri, düğün hazırlıkları…
Kayınvalideye, döpiyeslik kumaş; damada, tıraş takımı, terlik, pijama, çorap.
Kayınpedere; kravat, gömlek vs.
Artık herkesin bütçesine, kültürüne, gelenek ve göreneğine göre; elden ne gelirse…

***
Sevinçli, heyecanlı, mutlu, günlerdir…
Rüya da gibidir insan; bulutların üzerinde yürüyordur da bazen olayın adı ve tarihi konduktan sonra, sorunlar da başlar.
Bir taraf ille de düğün istiyordur, diğer tarafsa sadece nikah…
Her iki taraf hem fikir olsa da, bu sefer başka bir sorun; nerede olacak, nasıl olacak?
Kız tarafı şunları, erkek tarafı bunları alacak!
Gelinlik nasıl olacak, nereden alınacak, hangi kuaföre gidilecek?
Gelin arabası, davetiye, uzaktan gelen davetlilerin konaklaması nasıl olacak?
Kafaları karıştırır ama tatlı telaşlardır bunlar…
Ama bazen bu kadar telaşe, bu kadar ritüel belki de en güzel, en mutlu geçmesi gereken günleri zora bile sokar; hatta yorar insanları…
Bir ömür boyu birlikte olmak için çıkılan yoldan dönerler; çok basit ya da ciddi sebeplerden dolayı…
Kimi düğün öncesi, takılacak takıları seçmek için gidilen kuyumcu da, kayınvalidenin suratına takıları fırlatarak son verir;
Kimi nikah saatine çeyrek kala…
Kimi gelin arabasında dayak yiyip, yerlerde sürüklendiğinde;
Kimi de evlendiği gece kendini pencereden atarak!

***
Hepimizin “evlilik üzerine” dinlediğimiz, bildiğimiz, yaşadığımız, birçok hikaye vardır, mutlu ya da mutsuz sonlanan!
Eğer evliyseniz ya da evlenip ayrıldıysanız en azından kendi hikayeniz” demiştim…

***

Bir ömür boyu aynı yastığa baş koymaya karar verdiği kadını, nikah masasına oturmaya çeyrek kala, sokak ortasında darp edip, gelinliği ile sürükleyen adamın haberini okuyunca, yazmıştım bu yazımı ve çok üzülmüştüm ama bu yazımı yazarken üzülmüyorum, hatta kızıyorum!

Çünkü 17 yıl önce boşandığı karısını,17 yerinden bıçaklayarak öldüren adamın haber ve benzerlerini, gazetelerin 3. sayfasında görmekten artık sıkıldım; anlamakta zorluk çekiyorum.
Bu neyin kini, neyin öfkesidir?  Toplum olarak nereye gidiyoruz?
Beceremeyecekseniz, evlenmeyin kardeşim!

12 Şubat 2013 

Ayşen Orçunsel'e…


Geçen hafta sonu, ailecek, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın konserine davetliydik.
İstanbul’un Avrupa yakasına geçmek pek kolay olmadığından, konser saatine yetişebilmek için, erkenden yola çıktık.
Hafta sonu ve sömestr tatilinin başladığı gün olmasına rağmen, tahminimizden çok daha önce karşı yakaya ulaştık…
Arabamızı otoparka bıraktıktan sonra, konserin başlamasına daha iki saat olduğunu görünce, Taksim’de biraz dolaşalım dedik.
Keşke demeseymişiz!
Otoparktan çıkar çıkmaz, tinerci bir çocuk yolumuzu kesti, para istedi.
Çok geç bir saatte değil üstelik, hava yeni kararmış…
Çocuğun öyle temiz bir yüzü vardı ki, üzüntüden boğazımda bir düğüm oluştu; kalbim sızladı.
Hele birde Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim’i yayalaştırma projesi için her tarafı köstebek yuvasına çevirmesi, barikatla kapatması, içimi iyice daralttı.
Koşar adım konserin yapılacağı Lütfi Kırdar Uluslar arası Kongre ve Sergi Sarayına geri döndük.
Konser saatine kadar içeride zaman geçirdik.
***
Her zaman söylerim bizim kentimiz, artık sanayiye doydu.  Kentimiz sanayi kenti olarak anılacağına,  uluslar arası kongrelerin yapıldığı kent olarak anılsa diye.
 Alt yapısı zaten hazır…
Tarih desen tarih var, deniz desen deniz...
Kayak merkezimiz, çok yıldızlı otellerimiz hatta havaalanımız bile…
Buna rağmen, neden hala yeni tesisler, fabrikalar kurulup, güzelim kentimiz sanayi çöplüğü haline getirilmeye çalışılıyor? Bu zihniyeti anlayamıyorum!
Kent olarak en büyük eksiklerimizden biri de;  belediyelerin  “Kültür Merkezi” adı altında inşa ettikleri, içinde neredeyse kültür dışında her şeyin yapıldığı merkezler yerine;
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı gibi binanın ya da binaların olmaması…
Mesela bir tane Kartepe’ye, bir tane Kandıra’ya, bir tane İzmit’e böyle bir bina inşa edilse, nasıl olur?
Bunu düşünmek için, vizyon lazım tabii…
Bizim kentimizde belediye dediğin kaldırım yapar; iki sene önce yaptığı kaldırımları söker, bir daha yapar...
Yanından geçen vatandaş, muhammen bedelin yazıldığı tabelada dudak uçuklatan rakamları,
kafasını kaldırıp okumaz, okusa bile bunun kendi vergileri ile ödendiğini düşünmez;
üstünden atlar geçer...
Nerden mi biliyorum?
Her gün işe gidip gelirken,  Belsa Plazanın önünden geçiyorum çünkü…
 Aylardır bitmeyen çalışma için ayrılan 4,5 milyona yakın paranın;
birkaç yıl önce yapılan ve şu anda döşenen taşlardan çok daha güzel olan taşların sökülerek, yerine kimsenin tuvalet taşı olarak bile kullanmayacağı taşların, benim gibi yoldan geçen yüzlerce insandan kimsenin umurunda olmadığını görüyorum.     
    ***
Teşekkürler Ayşen Orçunsel.
Size minnettarım…
Orçun Orçunsel gibi muhteşem bir evlat, bir değer yetiştirdiğiniz;
 orkestra şefliğini yaptığı İstanbul Senfoni Orkestrası’nın konserine bizi davet ettiğiniz;
 birkaç saatte olsa, kentin sorunlarından uzaklaşmamıza, kıyaslama yapmama sebep olduğunuz için…
Bir sonraki konsere kentimizi yönetenleri de davet eder misiniz lütfen?
Belki onlarda düşünür!

Nasıl olur?


Kentimizin en eski, en önemli hastanelerinden biridir, İzmit Seka Devlet Hastanesi…
Eski adıyla SSK İzmit Bölge Hastanesi  (Sigorta Hastanesi), 2005 yılında SSK tesislerinin Sağlık Bakanlığına devri ile İzmit Devlet Hastanesi, 2008 yılında da İzmit Seka Devlet Hastanesi adını almıştır.
1946 yılında, Seka Fabrikasının reviri olarak hizmete başlayıp, gün be gün büyüyerek bugün, kendisine bağlı olan Merkez Semt Polikliniği ve Köseköy Semt Polikliniği ile beraber ayda 60 binden fazla hastaya hizmet vermektedir.
***
Sigorta Hastanesi’nin benim yaşamımda önemli bir yeri var...
 7 yaşındayken Almanya’da geçirdiğim trafik kazası sonucu bacağıma takılan platin, Sigorta Hastanesi’nde çıkartılmıştı.
Çocukluğumun Sigorta Hastanesi’nin ismi şimdi; “ Seka İzmit Devlet Hastanesi”  ve ben 40 yıl önce hasta olarak geldiğim bu hastanede, Hasta Hakları Birimi’nde gönüllü olarak çalışmaktayım…
Bugün, hastane çalışanları arasında, ilköğretim ve lise yıllarımdan tanıdığım okul arkadaşlarımın yanı sıra sonradan tanıdığım birçok arkadaşım ve meslektaşım da bulunmakta.
 Hasbelkader görevim icabı hastaneye gittiğimde, Kendini mesleğine adamış, canla başla çalışan bu arkadaşlarımı da ziyaret ediyorum.
***
Seka Devlet Hastanesi’nde ne yazık ki bir kreş yok.
Burada çalışan anneler, mağdur durumda…
Konunun muhatapları  “Her hastaneye ya da iş yerine kreş kurarsak, işimiz yaş” diyebilir ancak unutmayınız ki başbakan sık sık “3 çocuk doğurun” diyor.
 Kadın ve aileden sorumlu bakan, kadının daha çok istihdamda olmasını istiyor.
  Başbakan 3 çocuk doğurun diyor ama “çocuklara kim bakacak?” bu konuda bir şey söylemiyor…
Doğum yapmış bir kadın, en fazla (izinlerle vs.)  6 ay süt izni kullanabiliyor.
Sonrasında bebeğini eğer şanslıysa bir akrabasına teslim ediyor. Anne sütü yerine mama ile idare ediliyor.
Eğer bebeğe bakacak yakın akraba yoksa durum vahim!
Sağdan soldan bulunan ehil olmayan bir kadına teslim edilip, akıl hep evde kalıyor... 
Bebek her gün hasta, her gün huzursuz olunca, ne yapsın çalışan anne?
Bebeği en azından özel kreşlerin alacağı yaşa getirene kadar, ücretsiz izin alıyor…
***
Seka Hastanesinde kreş olmadığı için 40 sağlık çalışanı ücretsiz izinde imiş. Norm kadro dolu gözüktüğü için yeni atama da yapılamıyormuş. Bu kadar yoğun hastası olan bir hastanede, bu kadar sağlık çalışanının izinli olması hizmeti aksatmaz mı?
Yetkililere soruyorum: Diğer hastanelerde olduğu gibi Seka Hastanesi’nde de bir kreş olsa, nasıl olur?
Hem çalışan anneler, hem bebekler daha huzurlu olup hem de hastalar daha iyi hizmet almaz mı?  

Borcun varsa, iş yok!!!


Bugüne kadar çok şaşırtıcı, çok absürt, çok saçma şey duymuştum ama bu kadarını ne duydum ne de gördüm.
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK), borçlarında dolayı maaşlarına haciz konan işçiler, eğer bir yıl içinde borçlarını kapatmazlarsa, işten çıkarma kararı almış…
Sebep; işçiler borçlarını düşünmekten, işlerine odaklanamıyor ve kazalar bu nedenle oluyormuş… Şaka gibi!
Bu kararı alan yetkililer; ülkemizde iş kazalarından yılda bin kişiden fazla işçinin öldüğünü; bu rakamlarla iş kazalarında Avrupa birincisi olduğumuzu;
 çoğu kazanın sebebinin ise iş güvenliği eksikliği olduğunu; 
Zonguldak Kozlu’daki ocakları denetleyen müfettişlerin, “iş güvenliği yok” dediğini bilmiyorlar mı?
Bilmez olurlar mı hiç?
Suçu yansıtmaya çalışarak, işçilerin üzerine atarak, kimleri korumaya çalışıyorlar?
Yasa yapıcıları mı, taşeron firmaları mı acaba?
***
Seçme şansı olsa; kim her sabah işe giderken ailesiyle helalleşip, mesai bittiğinde geçmiş olsun denilen bir işte yani maden ocağında çalışmak ister ki?
Maden ocağı ya da başka bir işte çalışan kim, maaşına haciz gelsin ister ki?
Maaşlarına gelen haciz, har vurup harman savurdukları için mi, yoksa insanca yaşam koşullarını gerçekleştiremeyecek kadar maaş aldıkları için mi?
***
Maden işçilerinin çok maaş aldığı biliniyor…
Doğru. Yurt dışında, örneğin Avustralya’da bir maden işçisi bizim paramızla ayda yaklaşık 30 bin lira, Avrupa ülkelerinde ise 15 bin lira kadar kazanıyor.
Bizim şartlarımıza göre iyi bir yaşam sürüyor, iyi arabalara biniyor, iyi tatiller yapabiliyor…
Hatta çok zor bir iş olduğu için, bu paraya çalışacak işçi bulmakta bile zorlanıyorlar.
Bizde ise iyi kazanan madenciler de var, asgari ücretle taşeron firmada çalışanda ancak ortalama kazanç yaklaşık bin lira. …
Peki, icralık olanlar sadece maden işçileri mi?
Daha birkaç gün önce, icra dosyalarının koridorlara taştığı fotoğrafları, gazetelerde görmedik mi?
Ne yazık ki artık memurlar, emekliler, esnaflar hatta iş adamları bile icralık. Herkes borç içinde yüzüyor…
İster misiniz diğer kurumlarda, TTK’nın borcu olanları işten çıkarma fikrini benimseyip,  borçlu ya da icralık olan çalışanları işten çıkarma kararı alsın.  
Acaba o zaman maaşlı çalışan hiç kimse kalır mı, güzel ülkemde?  

Takdir sizin!

                                                                                                                                    
Hatırlıyor musunuz?
Birkaç ay önce yerel basında, “Körfez Hastanesi kapatılıyor mu?” diye bir haber çıkmıştı.
Bunu duyan Körfez halkı; hastane önünde, pankartlı eylem yapmıştı.
Hükümet sözcüleri de; böyle bir durumun söz konusu olmadığını, Körfez Devlet Hastanesi’nin kapatılmayacağını, Derince Araştırma Hastanesi’ne bağlanarak, daha kaliteli hizmet alınacağından bahsetmişti. “O günden bugüne ne değişti?” diye, merak ettiniz mi hiç?

***
Körfez İlçesinde yaşamıyorsanız, aklınızın ucundan bile geçmemiştir.
 “Aman, bunca derdin arasında, Körfez Devlet Hastanesinin açılmasının ya da kapanmasının ne önemi var ki?” diyebilirsiniz.  
Ancak Körfez’de yaşıyor olsanız ve ciddi bir sağlık sorunu ile karşı karşıya kalsanız, aynı şekilde mi düşünürdünüz?
 Örneğin, siz ya da bir yakınınız kalp krizi geçirdiğinde, 6 dakikada acil müdahale yapılamazsa eğer, beyin ölümünün gerçekleştiğini düşünürsek, yakınlarda bir yerlerde bir hastanenin olması sizce önemli mi?
Sadece kalp krizi değil; aklıma ilk etapta gelen beyin kanaması, yaralanma, yanma, doğum, diş ağrısı vb gibi acil durumlarda; hastane ne kadar yakınsa, o kadar iyi değil midir?
Haklısınız, insanın aklına hemen “Sanki her yerleşim biriminin yakınında hastane mi var?” diye geliyor. Çok doğru ancak var olan bir hastaneyi, atıl hale getirmektense, kapasitesini artırmak daha anlamlı değil mi? Üstelik birçok sanayi kuruluşunun olduğu, binlerce emekçi ve ailesinin yaşadığı bir yerde!
Hatta ve hatta “Meslek Hastalıkları Hastanesi” açılsın diye vatandaşın imza kampanyası düzenlediği Körfez İlçemizde…

 ***
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile övünen, AKP Hükümetinin;
Körfez devlet hastanesinin, prefabrik olan kısmının 99 depreminde gelen yardımlarla kurulduğu, poliklinik hizmet binasının, personel maaşlarının banka promosyonları ile yapıldığı günden beri, çağdaş modern bir yapı haline getirilmesi yerine, semt polikliniğine dönüştürülmeye çalışılmasından “sağlıkta devrim yapıyorum” derken utanması gerekmez mi?
***
Yetkililer, “hastane kapatılmayacak” diye kelime oyunu yapadursun; Hastanenin, Semt Polikliniği’ne çevrilmeye çalışılması, norm kadro sayısının düşürülmesi, hastane statüsünden çıkartılması anlamına gelmiyor mu?
Sağlık Bakanlığı’nın Personel Dağılım Cetveline göre olması gereken pratisyen hekim sayısının 7’den  3’e düşürülmesi;
72 olması gereken hemşire sayısının 38’e,  39 olan ebe kadrosunun 26’ya düşürülmesi;
 bazı branşlarda uzman doktor olmaması, kısacası norm kadroları azaltarak, daha iyi hizmet verilebileceği, aklınıza yatıyor mu?
Takdir sizin!                   

*Posta Gazetesi, Gebze Haber Gazetesi                                                      

Kızını dövmeyen dizini döver mi?


                                                                                                                               

Son yıllarda “sosyal ve ekonomik şartların ağırlaşmasından mıdır yoksa mobese kameralarının yaygınlaşmasından mıdır? “bilmem ama şiddet olayları özellikle de kadına şiddet olayları aşırı derecede artmış görünüyor.
Gazetelerin 3. sayfalarında, hemen her gün kadına şiddet ile ilgili birden fazla habere rastlıyoruz.
Yapılan araştırmalara göre, dünya ölçeğinde her üç kadından birinin şiddete maruz kaldığı söyleniyor.
Ülkemizde de, eşinden en az bir kez şiddet görmüş kadınların yüzdesi azımsanacak gibi değil: Yüzde otuz beş ancak bu yüzdenin içinde duygusal ve psikolojik şiddet var mı, bilmiyorum? Zira ülkemizde “duygusal şiddet” şiddetten sayılmıyor!    
Son 6 ayda, kadın cinayetlerinin yüzde bin dört yüz arttığını duyunca, insanın aklına ister istemez   “bu toplum nereye gidiyor?” diye bir soru geliyor.
***
Kadın hakları, çıkarılan yasalarla korunmaya çalışılsa da, hatta kadına karşı şiddetin önlenmesine dair yasa çıkartılsa da;
 “Yaylalar” türküsünün, kadını aşağıladığı için, Genel Kurmay Başkanlığı tarafından eğitimlerde söylenmesi yasaklansa da; 
Kadın ve çocuğa yönelik istismarın önlenebilmesi için “Alo 183” çağrı merkezi kurulsa da;
Yeni  “mor çatı”lar inşa edilse de; değişen bir şey yok…
Şiddet olanca hızıyla devam ediyor!
***
İnsanlar neden şiddet uygular? Kendinden zayıf birini (kadın, çocuk, hayvan) ezmeye, canını yakmaya neden gereksinim duyar? Şiddet uygulayanların ruhsal sorunları mı vardır? Çocukluk yıllarında ailesinden ya da çevresinden şiddet mi görmüştür? Aşağılık kompleksi mi vardır? Eğitimle ilgisi var mıdır?
 Bunlar ilgili uzmanların araştırdığı konular…
 Ancak bu araştırmalar sonucu bazı erkeklerin aile içi şiddeti ‘meşru ve haklı’ olarak kabul ettiklerini ve potansiyel şiddetçi olduklarını öğrenmek; ürkütücü!
Gerçi “Hocanın vurduğu yerde gül biter”
“Kızını dövmeyen, dizini döver”
“Dayak cennetten çıkmadır” vb. gibi şiddeti meşru gören Atasözleri ile yetişmiş bir neslin, böyle düşünmesi pekte anormal sayılmaz; değil mi?
                                                            ***
“Şiddeti uygulayanla, şiddete maruz kalan kişilere baktığımızda, tüm eğitim ve gelir grupları ile sosyal statü mensubu kişiler olduğunu görebiliyoruz.
Örneğin: Okuma yazma bilmeyen 13 yaşındaki kız çocuğu, akrabaları tarafından tecavüz edildiği için, yine akrabaları tarafından öldürülebildiği gibi; yaşı kemale ermiş, üniversite bitirmiş, çalışan hatta milletvekili seçilmiş bir kadın da kocasından dayak yiyebiliyor…
Okuma-yazma bilmeyen bir koca, ya da üniversite bitirmiş, yurt dışında mastır yapmış koca da; karısına, çocuğuna şiddet gösterebiliyor…   
Öyleyse, “ Alo 183, mor çatı, çıkarılan kanunlar” çözüm gibi gözükse de, ne yazık ki çözüm değil!
Çözüm; kadını mor çatıya, çocuğu yetiştirme yurduna sığınmaya mecbur eden, sorunları engelleyebilmek hatta ortadan kalkmasını sağlayabilmektir…

*Posta Gazetesi, Gebze Haber Gazetesi

Bencillik üzerine…


                                                                                                        
Etrafınızda kaç tane bencil insan var diye, düşündünüz mü hiç?
“Soruyu yanlış sordun” dediğinizi duyar gibi oldum.
Belki de “Bencil olmayan kaç kişi tanıyorsunuz?” diye sormam gerekiyordu.
İnsanoğlunun doğasında mı vardır, bu bencillik?
Gerçekten herkes bencil midir; bencil olmayan insanlar, var mıdır?
Bir Atasözümüzde dediği gibi, “Önce can, sonra canan mıdır?” hakikaten…
Bencillik genetik midir?
Zaman zaman karşılaştığımız davranışlardan sonra, aklımıza gelen ve içinden çıkamadığımız bazı sorular…
***
Bencillik;  “Kişinin sadece kendini düşünmesi, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve çıkarlarını herkesin çıkarlarından üstün tutması durumu, egoizm” diye açıklanıyor, uzmanlar tarafından…
Düşününce, elbette çıkarlarını korumalı insan diye aklınızdan geçiyor hatta belki de biraz bencil olmak, “ensesine vur lokmasını al” durumunda olmaktan daha iyidir, diyorsunuz.
Ancak bazı insanların, bencilliği fazlasıyla abarttığını görünce, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutuyorsunuz…
Sanki dünyadaki tek ve en önemli kişi kendileridir. Herkes onların etrafında pervane olsun, her istedikleri gerçekleştirilsin, isterler;
Hep onlar konuşsun, diğerleri dinlesin;
 Pohpohlansın, alkışlansınlar ama onlar bir başkası için kılını kıpırdatmasınlar.
Hiçbir şeyi paylaşmasınlar…
Hele eski günlerle kıyasladığımızda, bencilliklerin her geçen gün ziyadesiyle arttığını görüyoruz.
 Biz eskiden, gelenek ve göreneklerimize göre paylaşımcı insanlar değil miydik?
Beğenmediğimiz, eleştirdiğimiz kapitalistlerden ne farkımız kaldı şimdi?
***
99 depreminde, dağıtılan yardımları kapışan insanları gördüğümde, depremin etkisinden daha fazla şok olmuştum.
Battaniye, piknik tüpü vs. gibi dayanıklı tüketim malzemelerini çifter çifter kapışanları, birbirlerini ezenleri; aç gözlülük, görgüsüzlük kelimeleri ile tanımlamak mümkündü belki ama yiyebileceğinden fazla ekmek alıp, sonra çöpe atanlara bencillik kelimesi kifayetsiz idi. Bencillik ötesi bir duyguydu bu!
Hadi o zaman afet zamanı idi. Zor zamanlarda; insanın korkuları, kaygıları, kişiliğini değiştirebilir diyelim.
Peki, günümüz koşullarında;  elinde her türlü imkan varken,  paylaşmayan, saklayan,  insanlara ne demeli?
***
Toplumun çıkarlarını, kendi çıkarlarının önünde tutabilen insanlar yok mu?
Elbette var…
 Onlar egolarını ceplerine koymuşlardır.
Sevgilerini, ellerindeki fırsatları, bilgiyi kısaca güzel olan her şeyi paylaşırlar.
Açlıktan ölmek üzere olsalar ve sadece bir dilim ekmekleri olsa bile, ortadan ikiye bölerek paylaşırlar.
Çünkü başkaları mutlu olduğunda,  mutlu olurlar.
 “Önce ben değil”, “önce biz” düşüncesindedirler.
”Bencillik” kelimesi sözlüklerinde yoktur.
İşte bu insanlar,  İyi bir takım oyuncusudur ve doğuştan liderdirler.
Ve günümüzde onlara çok ihtiyacımız var!
***
Yeni yılda, her şey gönlünüzce olsun…

* Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki, Gebze Haber Gazetesi

Şu MHRS dedikleri


                                                                                                                                  

AKP hükümetinin en çok övündüğü politikalarından biridir; “Sağlıkta Dönüşüm Programı”.
Sağlıkta Dönüşüm Programı’na göre: İsteyen istediği yerde muayene olabilecek; sabahın köründe hastaneye gidip, randevu alıp, saatlerce kuyrukta beklemek yerine, internet veya telefon yoluyla randevu almak, sorunu çözecek;  bundan hem hastalar hem de sağlık çalışanları memnun olacaktı…
 Dünyanın bilgi ötesi çağı yaşadığı bir dönemde, iletişim kanallarını kullanmamak, çok anlamsız olur, elbette. 
İnternet ya da telefonla randevu almak, çok mantıklı ve akıllıca bir yöntem gibi gözüküyor; belki de sizin hayatınızı kolaylaştırdı ancak bir sağlık çalışanından, MHRS ( Merkezi Hastane Randevu Sistemi) ni dinlemek ister misiniz?
Öyleyse buyurunuz…   
***
Hastalandınız ve randevu alacaksınız..
Evinizde internet varsa, oradan denersiniz ama en az bir hafta on gün zarfında boş randevu günü yoktur. Sonra Alo 182’ yi deneyelim dersiniz. Karşınıza çıkan kişiye derdinizi diliniz döndüğünce anlatmaya çalışırsınız.
Size gideceğiniz hastaneyi söyler. O hastaneye bağlı üç tane semt polikliniği vardır.
Bunlardan biri mesela Köseköy’dür. Randevu tarihi bulunca ya farkına varmadan ya da İzmit’te yeniyseniz, kabul edersiniz ama uzaklığın farkına vardığınızda, çok geç olmuştur. Sinir sisteminiz bozulsa da, nafiledir.
MHRS (Merkezi Hastane Randevu Sistemi)  direkt bir merkeze bağlıdır. O merkez Ankara dışında hiç bir yeri bilmez.  Dolayısı ile Seka Devlet Hastanesi’nin Semt Polikliniği olan Köseköy ile mesafesini ya da Kocaeli Devlet Hastanesine bağlı Sanayi Semt Polikliniğinin hastaneden uzaklığını…
Bu arada telefonla randevu alabilmek için girilen stresin yanı sıra, cebinizden 8- 14 TL arası telefon parası çıkar.
Hastanelere gittiğiniz de, kuyruk göremezsiniz. Doğru, artık kuyruklar bitmiştir ancak hastalar artık hastane yerine evlerinde kuyruğa girmiştir.
Diyelim ki çok önemli bir hastalığınız var. Örneğin, yüksektansiyon hastasısınız ve ilaçlarınız bitti. Eskiden aynı gün hekim karşısına çıkabilirken, artık randevu ile en az dört gün sonra hekim yüzü görebilecek ve ilaçlarınızı yazdırabileceksiniz. Aslında bu durum, hastanelerdeki kuyruğun dört kat büyüdüğü anlamına gelmektedir.

***
Peki, sürekli sağlık konusunda yol aldığımızı ballandıra ballandıra anlatan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ya da diğer bakanlar, belediye başkanları, AKP il- ilçe yönetimi vs. kendileri ya da ailelerinden bir hasta olduğunda ne yapıyorlar?
Sade vatandaş gibi  “İnternetten ya da Alo 182 den hiç randevu aldılar mı?” diye düşündüm. Sordum soruşturdum. Ortaya çıkan gerçek şu:
Gelmeden önce başhekime telefon edilir. Koruması olanlar korumaları ile birlikte geldiğinde, muayene olunacak doktora telefon edilir, yanlarına bir hostes verilir. Kapıda ki sıra mıra önemli değildir. Girer ve muayene olur. Röntgen, kan tahlili, tomografi gibi işler içinde aynı hızda, bir formül uygulanır. Hatta başhekimin odasında çaylarını yudumlarken, ilaçları hazırlanıp, önlerine getirilir.
Sonra da hararetle ve inançla; ne kadar güzel bir sistem yaratıldığından bahsedilir.   
***
Şimdilik durum bu…
Devlet Hastaneleri, Sağlık Bakanlığından ayrılarak yerel yönetimlere bağlı, başhekim ve idari kadroların her yıl değiştirilebileceği, tamamen yerel siyasi rejime bağlı bir hale getirilmek istenmektedir. Bakalım, o zaman neler olacak?

*Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki, Gebze Haber Gazetesi

Yaşamı kaosa dönüştürmek


Geçtiğimiz hafta yerel gündemde yine, Maşukiye Yanıkköy vardı.
Ülkemizin milli projesi olan, “Hızlı tren projesi” için gerekli olan taşlar sanki sadece Maşukiye civarında çıkıyormuş gibi; 1. sınıf içme suyu kalitesinde ki derenin yakınında,  yemyeşil bitki örtüsünün olduğu yerde taş ocağı açmak istiyorlardı, ülke ve kent yöneticileri…
***
Herkes isyan etse de; bilim insanları, bilirkişiler yörede taş ocağının açılmasının çok yanlış olduğunu söylese de, nuh dediler, peygamber demediler…
Beni en çok şaşırtan “Sapına kadar çevreci” olduğunu iddia eden Büyükşehir Belediye Başkanı Karaosmanoğlu oldu.
Evet,  denize fosseptiğin aktığı yerde uluslar arası yüzme müsabakası düzenlemişti;
Pırıl pırıl Akdeniz ve Ege’ deki plajların alamadığı, Mavi Bayrağı Karamürsel Altınkemer Plajı’na almıştı;
İşine gelmeyince, kıyı kanununu yemişti ama cennetten bir köşede taş ocağı açılmasına gönlü elvermez demiştim.
Kent,  “Taş ocağı açılsın mı, açılmasın mı?” tartışırken;  bir okurumdan, elektronik posta iletisi aldım. Kentimizin ve ülkemizin içine düştüğü kaosu o kadar güzel ifade etmiş ki; bu iletiyi, sizlerle paylaşmak istedim.
***
Kaos, antik Yunanca bir sözcüktür ve evren yaratılmadan önceki belirsizliği anlatmak için kullanılır.
Kaos halindeki evren henüz bir düzene oturmamış, enerjisi, toprağı, gazı birbirine karışmış, geleceği belirsiz bir durumdadır. Ancak geçen zaman içinde taşlar yerli yerine oturacak,  gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve canlılar oluşacak ve evren belirli bir düzenle gidişini sürdürecektir.
Kaos kavramını ülke ve kentimizdeki genel duruma uygularsak başlı başına bir belirsizlik, düzensizlik ve keyfilik içinde sürüklenildiği görülecektir.
 AKP hükümeti ve belediyeleri gün geçmiyor ki, kaotik bir uygulamaya imza atmıyor olsunlar…
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, aklına eser cumhurbaşkanını halk seçsin der, aklına eser başkanlık sistemi uydurur, aklına eser Suriye’ye savaş açmaya kalkar, aklına eser Taksim meydanını yeraltına alma projesi geliştirir.
Yerel yönetimler bazında bakacak olursak, Başbakan Recep bey kafasını kentimizde de görmek mümkündür.
Kenti güzelleştireceğim derken vatandaşa eziyet haline gelen ve bitmek bilmeyen Cumhuriyet ve Acısu Parkı düzenlemeleri, fiyasko ile sonuçlanan Paşa’daki üç yol rezaleti,  en babayiğit çevreci geçinen sözde babacan bir Büyükşehir Belediye Başkanının Maşukiye’yi yok edecek bir taş ocağı projesine imza atması…
Bu ulusal ve yerel kaotik durumlara, daha pek çok örnek verilebilir…
Ülkemiz, yıkılan ve dağılan Osmanlı’nın küllerinden demokratik, hukuk ve laik bir düzene geçişte hayli yol almıştı.
Yıkılmış Osmanlı kaosundan, aydınlık bir cumhuriyetin ışıklarına…
 Bu çağdaşlığı ve ilerleyen cumhuriyet düzenini tekrar Osmanlı son dönem kaosuna geri döndürmek isteyenler, oturdukları koltuklarda her gün yeni kaotik açılımlar yapıyorlar…
Ne Kürt açılımlarından fayda geldi ne Ermeni, ne de Alevi açılımından…
 Ne kentsel dönüşüm işe yaradı, ne de sağlıkta dönüşüm…
 Avrupa sömürgeciliği ve emperyalizmini, Mehmetçiğiyle, kadını, ninesiyle ülkesinden kovan ve kaosu düzene dönüştüren Türk Ulusu, günümüzdeki bu kaosu da atlatacak ve Atası’nın çizdiği ışıklı yolda ilerlemeye devam edecektir.
 Bugün, ün, popülerlik, makam ve servet içinde yüzenler o an geldiğinde tarihin anılmayanları çöp kutusunda ebediyete kadar yerlerini almış olacaklardır.

*Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki, Gebze Haber Gazetesi 

Maşukiye'ye kıymayın efendiler!

Geçen hafta yerel gündeme damgasını vuran konu:
Hızlı tren projesi için, İlimiz Kartepe İlçesi Maşukiye Beldesi civarında (Yanıkköy),
TCDD DemiryollarıGenel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan “Kireçtaşı ocağı ve kırma-eleme tesisi” projesi idi.
Proje ile ilgili ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantısıgeçtiğimiz ay yapılmış ve yörede yaşayan halk tarafından tepkiyle karşılanmıştı.
Köy sakinleri bu projeye karşıçıkarak, ÇED toplantısını yaptırmayınca, sanki tesis kurulmayacakmış gibi sevinip, mutlu olmuşlardı. Birçok duyarlı çevreci ile birlikte o gün, bende bu sevince ortak olmuştum.

 ***
 
Yörede yaşayan halk kesinlikle taşocağı istemediklerini ifade etmişlerdi ama yine de içimde bir korku vardı.
Çünkü daha önce katıldığım ÇED toplantılarında da, halk çevreye ve kendilerine zarar vereceğini düşündükleri tesislerin yapılmasına karşı çıkmış, tesisi istemediklerini söylemiş, ÇED toplantısı raporu olumsuz çıkmıştı. Ancak buna rağmen, bakanlıktan tesislerin kurulması ile ilgili olur raporu çıkmıştı.
İçimde ki korkuyu bastırmaya, “Yok artık, yemyeşil cennet gibi beldemize, bu kötülüğü yapamazlar” diye düşünmeye çalışırken, kötü haber geldi.
İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nin ve Tarım İl Müdürlüğü’nün olumsuz raporlarına rağmen;
İçme suyu havzalarında koruma alanları yönetmeliğine rağmen;
Bilim adamlarının burada yapılacak olan taş ocağının, ekosisteme zarar vereceğini söylemesine rağmen;
Maşukiye’de yaşayan ya da yaşamayan herkesin karşı çıkmasına rağmen;
Kenti yönetsin diye yetki verilen, en üst makamda ki kişilerin, olumlu görüş bildirdiğini öğrendik!
Bu yetkililerin, Kocaeli halkının çıkarlarını korumak yerine, müteahhit firmanın çıkarlarını korumasını algılamak çok zor.
Koskoca Büyükşehir Belediye Başkanı’nın bu duruma karşıçıkanlara, ne anlama geldiği hala tartışılan, anlaşılamayan “ Tatlı su yosması” teriminin TDK (Türk Dil Kurumu)’ya eklenmesini öneriyorum.
İleride Maşukiye’nin ciğerlerinin ortasında bir ülser yarasıgibi görünen çıplak görüntüyü merak eden çocuklar, kenti yöneten Belediye Başkanının tarihe mal olmuş bu ilginç sözünü duysunlar, bilsinler.
***
Kimse prestij proje, mili proje hızlı trene karşı değil. Hatta geç bile kalındı.
Karayolu taşımacılığı yerine, demiryolu taşımacılığı çok daha önemli ve anlamlı…
Sadece projeyi yapacak olan kişi daha çok para kazansın diye, doğanın katledilmesine karşı.
Zira bu taş bulunmaz Hint kumaşı değil, en fazla 100 km. uzaklıkta daha önceden açılan taş ocaklarından da biraz fazla nakliye ücreti verilerek getirtilebilir
Maşukiye’ye kıymayın efendiler!