Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Yumuşak G

Rahmetli Barış Manço’nun, çocukluğum ve ilk gençliğimden, aklımda kalan bir şarkısı var.

Adı “alfabe” idi sanırım. Çocukların alfabeyi öğrenmesine de katkı sunan neşeli bir şarkı…
 
Manço, şarkıda tüm harfler sırayla sayıyordu. Nedense aklımda kalan, yumuşak g olmuş…

Manço’nun deyimi ile “yumuşak g; yumu, yumu, şak, şak ”

Şimdi soracaksınız; “bu yumuşak G de nerden çıktı” diye?

***
Çok iyi bir ilkokul eğitimi aldığımı söyleyemeyeceğim.
Hatta dilbilgisi dersinden hiç hoşlanmıyordum. Benim algımdan mı; ilkokula Almanya’da başlayıp, okuma yazmayı Almanca öğrendiğimden mi;  
yoksa öğretmenin anlatım tarzından mı bilmiyorum ama –di li geçmiş zamanı bir türlü anlayamamıştım.
Teneffüsler de; koşmak, oynamak yerine, dersi anlayan arkadaşlarımla sözlü için çalıştığımdan sanırım; hala usumda…
Hâlbuki ne kadar kolaymış; basitçe söylemek gerekirse, sonu –di ile biten geçmiş zaman…

Belki de alfabeyi başka bir dilde öğrendiğim için anlayamamışımdır diye düşünmek istiyorum ama “gel- di, git-ti, ver-di,  al-dı “ vs. gibi örneklerle anlatılsa, anlayabilirdim sanırım.

Her neyse!

***

Yıllar sonra;  üniversiteyi bitirip kendi işimi kurduğumda, yanımda sekreter olarak çalışan çok sevimli bir kız çocuğunun Ğ (yumuşak g) harfini bilmediğini öğrenince çok şaşırmıştım…
Aslında şaşırmam normal miydi? Bilmiyorum. Ben “ zamanları” öğrenememiştim, o da “harfleri”…
Kendi hikâyemi unutup, nasıl “Ğ” harfini öğrenemediğinin peşine düşmüştüm.
İlkokul öğretmenine kızmıştım. Kentin göbeğindeki bir okuldan mezun olmuştu çünkü.
Yani 1’den 5’e kadar aynı sınıfta okuyan öğrencilerden değildi…
Bu kızımız Ğ harfini hiç görmemişti ve yazarken Ğ harfi yerine H harfini kullanıyordu.
Mesela “rağmen”  yerine “rahmen” , “gündoğdu” yerine “gündohdu” vb. gibi yazıyordu.

5 yıl boyunca, bu durumu fark etmeyen öğretmen için ne söylemek gerekir? Bilmiyorum.

***

Bu şaşkınlığım üzerinden 20 küsur yıl geçtikten sonra, en ünlü özel okullar da okumuş öğrencilerin bile imla hatalarını görünce;
aslında “yumuşak g” nin eksikliğinin beni yıllar önce nasıl şaşkınlığa uğrattığına, şaşıyorum...
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 21 Ocak 2012 

Büyük düşün Kocaeli!


Büyükşehir Belediyesi olup ta, toplu ulaşım konusunu halledememiş kaç tane il vardır bilemiyorum?

Toplu ulaşım ya da toplu taşıma deyince aklımıza hemen, kişisel araç kullanılmadan yapılan yolculuklar için kullanılan ulaşım sistemleri geliyor.

Yani Kocaeli’nde yaşayanlar olarak toplu ulaşım dendiğinde, aklımıza en iyi ihtimalle, otobüs, minibüs, taksi, hızlı feribot vs. geliyor. Çünkü ilimizde;  metro, metrobüs, monoray, hafif raylı sistem vs. gibi sistemler yok…

Oysa Büyükşehir Belediyesinin görev, yetki ve sorumluluklarına baktığımızda;


  • Ulaşım ana plânını yapmak veya yaptırmak ve uygulamak,

  • Ulaşım ve toplu taşıma hizmetlerini plânlamak ve koordinasyonu sağlamak,

  • Kara, deniz, su ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü servis ve toplu taşıma araçları ile taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini, zaman ve güzergâhlarını belirlemek,
  • Durak yerleri ile karayolu, yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek ve işletmek, işlettirmek veya kiraya vermek,

  • Kanunların belediyelere verdiği trafik düzenlemesinin gerektirdiği bütün işleri yürütmek  vs.vs.

Diyor…
 
                                                         ***

Son yerel seçimler de, mevcut Büyükşehir Belediyesi, seçim bildirgelerinde, “Monoray, Sekaray, teleferik vs. gibi” çok iddialı projelerle, vaatlerde bulunmuşlardı. Hatta yanılmıyorsam eğer, yıllaaar önce, uzak doğuya gidip, bu konuda, yerinde incelemeler bile yaptılar; bizim vergilerimizle…
Ne yazık ki o günden beri, konuyla ilgili henüz tek bir kazma bile vurulmadı…

Zannımca, hala fizibilite ile ilgili raporları, kıyı kanununu yiyerek yaptıkları Büyükşehir Belediyesi binasının en görkemli odasının, en güzel masası üzerinde toz tutmuş halde bekliyordur…

Biz de hala heyecanla bekliyoruz; “metro ne ki? Bizim büyükşehir en iyisini yapacak monoray, Sekaray” Diye…

***
Şehir içi otopark konusunu hiç konuşmayalım yani sadece arabası olanların sorunu!

Yıllardır çile çekti arabası olanlar. Şehir içi trafik, İstanbul trafiğine döndü. Şahsi araçla şehir içine girmek, artık bir işkence…
Aslında oturduğu sitenin yakınına otobüs, minibüs gelse, araç kullanmayacak o kadar çok insan var ki!

Denizyolu dersek eğer, mevcut hızlı feribotlardan biri kaçırılınca, apar topar yarı fiyatına satıldı. Netice de onca yatırıma rağmen, denizyolu toplu taşıma sistemi de, ilimiz de istenilen seviyeye gelemedi…

***

Gelelim,  TCDD’nin ‘Hızlı Tren Projesi’ nedeniyle, İzmit- Gebze- Adapazarı arasındaki demiryolu seferlerinin, yılbaşından itibaren 10.00-15.00 saatleri arasında ulaşıma kapatılması, hatta 1 Şubattan sonra 33 ay gibi uzunca bir süre ise tamamen kapatılmasına…
 Karayollarına göre hem daha güvenli hem de daha hesaplı olması nedeniyle, her gün binlerce öğrenci ve çalışanın tercih ettiği demiryollarının da, hızlı tren için kapatılması, ulaşım konusunda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin sınıfta kaldığının göstergesidir!
Bu hattı kullanan bunca insanı mağdur etmeden, alternatif bir ulaşım yöntemi bulunsa daha sağlıklı olmaz mıydı?

Başbakanımızın dediği gibi “ Büyük düşün Türkiye, büyük düşün Kocaeli ve Büyükşehir Belediyesi! ”
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 14 Ocak 2012

Kararlarınızı gelecek yıla ertelemeyin…


Geldi, geliyor derken; işte yeni yılın ilk haftası geçti bile…

Birçoğumuz her yeni yılın başlangıcında olduğu gibi, bu yılbaşında da yeni kararlar aldık.

Bu yıl daha sağlıklı, daha mutlu, daha başarılı olabilmek için…

  • Daha az yiyip, daha çok hareket edeceğim.

  • Her sabah bir saat yürüyeceğim.

  • Bir spor kulübüne yazılacağım.

  • O elbisenin içine mutlaka gireceğim.

  • Yaza kadar 20 kilo vereceğim.

  • Sigarayı bırakacağım.

  • Daha iyi bir baba/anne olacağım.

  • Daha çok çalışıp, daha fazla para kazanacağım.

  • Ucunda ölüm bile olsa; bu yıl, bu sınavı kazanacağım.

  • Layık olduğum makama, bu yıl mutlaka geleceğim.

  • Bu ev/araba bu yıl benim olacak.

  • Bu sefer kesinlikle bu dili öğreneceğim.

  • Daha çok kitap okuyacağım.

  • Kendimi geliştirmek için, kurslara gideceğim.

  • Artık kimseye kendimi ezdirmeyeceğim.

  • Bir daha kimseye hak ettiğinden fazla değer vermeyeceğim.

  • Bir daha gereksiz yere alışveriş yapmayacağım.

  • Gelecek için yatırım yapmaya başlayacağım.

  • İşimde bir numara olacağım.



  • Yeni yılda bambaşka biri olacağım vs. vs…


Tanıdık cümleler değil mi?

Her yeni yıl öncesi,  en azından bir tanesini düşünmüşüzdür.

Kolay ya da zor;  ya içimizden geçirmiş ya da sevdiklerimizle paylaşmışsınızdır, bu düşünceleri…

Sonra… Birkaç hafta ya da birkaç ay sonra unutmuşuzdur.

Daha doğrusu unutmamışızdır da, bir sürü bahaneler devreye girmiş, ertelemişizdir;

Gelecek yıla…


                                                           ***


Kısacası gerçekleştirmek istediğimiz her neyse, sadece düşünmek, karar vermek, paylaşmak yetmiyor.

Verilen kararların resimlendirilip, kesin tarih konularak;  hayal edilmekten, hedef haline getirilmesi gerekiyor.

Siz siz olun;  bu yıl yapmak istediğiniz her neyse fotoğraflayıp, buzdolabınızın üzerine, banyo aynanıza hatta arabanız varsa direksiyonuna; kısacası günde birkaç kere görebileceğiniz herhangi bir yere, yapıştırın…

 Kilo vermek istiyorsanız özellikle kilolu bir fotoğrafınızı buzdolabının üzerine yapıştırın ki, 

buzdolabının kapağını her açtığınız da;  kararınızla göz göze gelip, yemek istediğiniz tatlı yerine kalori az olan bir şey yiyin!

Sabah uyandığınız da, yüzünüzü yıkarken, tıraş olurken ya da arabanıza binip işe giderken;

Başarmak istediğiniz konu her neyse;  göz göze gelip, anımsayın…  

                                                 ***

2012 için verdiğiniz kararların, hayal olmaktan çıkıp gerçekleşmesi, gelecek yıla ertelememeniz dileği ile…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 7Ocak 2012

Yeni yılınız kutlu olsun…


İşte bir yıl daha geçti; acısıyla, tatlısıyla…

Hayat gailesine dalmış olmanın verdiği telâşe ya da vurdumduymazlık;

Dünyanın dönmesinde, günlerin, saatlerin geçmesinde bir fark yaratmadı.

***

Belki hayalleriniz, hedefleriniz vardı; gerçekleştirdiniz…

Belki de hayal etmenin bile hayal olduğunu düşündüğünüz için, es geçtiniz…

Kiminiz 365 günü dolu dolu yaşadı; kiminiz öldü öldü dirildi…

Kiminiz kahkahalarla güldü; kiminiz hıçkıra hıçkıra ağladı…

Kiminiz aşık oldu, “aşkın ömrü üç yıldır” a inat, aşkı üç ay sonra bitti ya da bitmedi; evlendi.

Kiminiz, sizi hala çok sevdiğini söyleyip, yalvaran yakaran eşin gözyaşlarına bakmayıp boşandı ya da vazgeçti…

Kiminiz çok sevdiği, değer verdiği birini kaybetti ya da belki de kazandı…

Kiminiz belki iflas edip her şeyini kaybetti; kiminiz ev ya da iş yeri satın aldı…

Kiminiz tek oğlunu şehit verdi; kiminiz bebek bekliyor…


***

Her şeye rağmen…

Dünyadaki ve ülkemizde ki bütün felaketlere, olumsuzluklara rağmen,

Dünya hala dönüyor…

Ve bu gece yarısı saat 00:00’ da yeni bir yıla merhaba diyeceğiz.

***


Hepimizin bu dünyaya gelmesinin bir nedeni var.

İyi ya da kötü, basit yada komplike; bir de hikâyesi...

Bazı kişiler bu sebebin farkına varıp, kendi hikâyesinin kahramanı olarak,

kendine biçilen zamanda, biçilen rolü yaşarken, başkalarının hayatına dokunup, farkındalık yaratacağının bilincinde;

bazıları ise “Rabbena, hep bana” peşinde…    

***

Yeni yılda,

yeni güzellikler,

yeni umutlar,

yeni sevgiler,

yeni farkındalıklar sizinle birlikte olsun.

Yeni yılınız kutlu olsun…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 31 Aralık 2011

Kaza geliyorum demez!

Geçen hafta sonu bir trafik kazasına karıştım.

Ömer Türkçakal Bulvarında (Seymen-İzmit arasında, Outlet Center’ın olduğu Bulvar);

Hem de sol şeritte, 50 km hızla giderken…

Yağmur yok, çamur yok, kar yok; önümde ki araç aniden sert bir fren yaptı.

Çünkü onun önünde ki araç zınk diye durmuştu.

İyice sola kırarak, öndeki aracın sol arka çamurluğunu sıyırarak durdu…

Akan bir trafikte, aniden bir aracın fren yapmasını hiç beklemediğimden midir bilmem;

yeterli mesafe olmasına rağmen, frene yeterince sıkı basmadığım için aracım durmadı.

GÜMMM!!!

Ve ben hyatımın ilk trafik kazasına böylece karışmış oldum…


***

Beni tanıyanlar, ne kadar kuralcı olduğumu bilir, hatta bu kuralcılığım için bana kızarlar.

Asla emniyet kemerimi bağlamadan yola çıkmam. Gece saat 2’ de bile kırmızı ışıkta dururum.

Hiçbir trafik kuralını ihlal etmem. Bugüne kadar aldığım hiçbir cezam yok. Vs. vs.

Araba kullanırken son derece dikkatli olduğum için, hiç kaza yapacağım da aklıma gelmiyordu açıkçası.

Dolayısı ile kaza anında neler yapılır, sadece kulaktan dolma bilgiler vardı aklımda.

***

50 km. hızla gidiyordum dedim. Çünkü kaza yapmadan az önce, 100 metre aşağıda kaza olmuştu ve trafik polisi vardı. Bu yol da radar olduğu için, gayri ihtiyari gözüm ibreye kaydı.

Hatta “dümdüz yolda nasıl kaza yapıyorlar” diye de içimden geçirdim.

Nasıl yapıldığını da öğrenmiş oldum…

Polisler hemen geldi. Bir şeyimiz var mı diye sorduktan sonra, araçları sağa çektik.

Ehliyeti, ruhsatı verdik. Trafik sigorta poliçem ruhsatın içinde yok.

Her şey tamam poliçe yok!

Trafik sigortamın olduğunu, internetten sorgulamalarını söyledim.

Tramerden baktılar, sigortamın olduğu gördüler ancak ille de poliçenin aslı lazımmış.

Kaza tutanağına poliçe numarası yazılacakmış…

Pazar günü olduğu için, sigortacı kapalı, oradan öğrenemiyorum.

Sigortayı yaptıran eşim, o esnada şehir dışında ve iş toplantısın da; arayıp tedirgin etmek istemiyorum zaten arasam da telefonu kapalı olacak.


***


İlk defa kaza yapmış olmanın verdiği bir şoktayım. Kimi arayacağımı düşünüyorum, aklıma kimse gelmiyor. Bir iki tanıdığı arıyorum, onlar da poliçe numarasını nerden bulurum konusunda yardımcı olamıyor.

Polis memuru: Poliçeyi bulamıyorsanız, “aracınızı bağlıyorum, beni takip edin” dedi.

Boynumuz kıldan ince, takıldık peşine, doğru otoparka…


Otopark sahibinin uyarısı ile sigorta Şirketinin Genel Merkezini arayıp poliçe numaramı da öğrendim ama nafile. Bütün polis memurları hem fikir:

“Aracın bağlanması gerekiyor.”

Böylece ilk trafik cezamı da yemiş oluyorum…

***

Ertesi gün, bir sürü evrak; bir sürü koşuşturmaca sonucu aracımı kurtarıyorum.


Trafik sigorta poliçesinin varlığını tramerden görmenin yeterli olduğunu, aracın bağlanmasına

gerek olmadığını öğreniyorum (Trafik Şube Müdürlüğü’nden)


Saatlerce poliçe numarasını bulmak için harcadığım çaba ve girdiğim strese yanarken;

Kaza tutanağında, bir de ne göreyim?


Esas kazaya sebep olan, önüne herhangi bir canlı çıkmadığı halde zınk diye duran beyaz arabalı magandanın tutanakta esamesi yok! Nasıl hırslandım bilemezsiniz.


Önüne biri atlasa ya da köpek çıksa, kızmayacağım. Ben olsam, aynısını yaparım, zarar vermemek için frene basarım.

Kaza tutanağına göre, ben gitmişim durduk yerde önümde ki araca çarpmışım. Arkadan çarptığım için de % 100 suçluyum.

Sordum, soruşturdum. “Bu adam ne oldu? “diye. Aracında az hasar olduğu için, “önemli değil, şikayetçi değilim” demiş gitmiş...

Plakası bile alınmamış…

Araba çalıntı mı? Adam alkollü mü?

Ortada trafik lambası yokken, önüne çıkan canlı yokken, birden bire duruyorsa ruhsal olarak normal mi, dikkat bozukluğu mu var? Bilmiyorum.

Bugün benim canımı yaktı, belki yarın başkalarının da canını yakacak ama buhar olup uçtu!



***

Bir söz vardır ya “kaza geliyorum demez” diye; gerçekten öyleymiş.

5 yıldan fazladır, her gün sabah akşam geçtiğim, her çukurunu ezbere bildiğim yolda kaza yaptım. İlk deneyimimin bu kadar basit bir kaza olması yüzünden şanslıyım aslında…

“Her şerde bir hayır vardır” derler ya; bu kazanın bana öğrettiklerini sizlerle paylaşayım.

- Ne olursa olsun kaza anında soğukkanlı olmak lazım.

- Kaza tutanağını kim tutarsa tutsun, incelemek lazım.

Yakınlarınıza ulaşamadığınız acil durumlar da arayacağınız en az 5 kişinin telefonunu önemliler listesinde olması lazım.

- Her ihtimale karşı (!), bütün evrakların araçta olması lazım…


*24 Aralık 2011 Cumartesi Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki




Duygusal şiddet!

Nasıl bir toplum olduk biz böyle, ya da zaten hep böyle miydik?




Herkes öfkeli, herkes hiddetli, en ufak bir durumda patlıyor.



Öfke, şiddet olmazsa olmazımız oldu nerdeyse…



Hele kadını dövmek, öldürmek günlük rutin işlerden biri haline geldi.



Eskiden kadın ölümlerin de daha çok töre, berdel gibi nedenler daha ağırlıklı iken; şimdi, kaşının üstünde gözün var cinayetleri bile olmakta.



Nikâhlı, imam nikâhlı, ya da boşandığı karısını; sokak ortasında döven dövene, öldüren öldürene…



***



Belki bu olaylar, eskiden de bu kadar fazlaydı da haberimiz olmuyordu.



Şahitler varsa belki susuyordu.



Oysa son yıllarda her yere takılan kameralar sayesinde, olayları canlı, canlı izliyoruz.



Örneğin mobesa kameraları sayesinde bir trafik kazasının sebebinin eş dayağı olduğu öğreniyoruz. Kamera görüntülerine göre, karı-koca tartışa tartışa giderken; adam demeye dilimin varmadığı mahlûk karısına öyle bir girişiyor ki, kadın kaçmaya başlıyor ve gelen aracı göremeyip, altında kalıyor.



Koca, eşinin intihar ettiğini söylüyor ama kameralar tüm gerçeği kaydetmiş…



Aynı şekilde İzmir’de tüm ülkeyi ayağa kaldıran, valiye özür dileten; karakolda polis memurlarının elleri kelepçeli kadına sille tokat girişmesi…



Yine kameralar kayıtta…



Kamera kayıtları olmasına rağmen, polislerin ifadelerinde “Kadın kendi kafasını yerlere vurdu” demesine ne demeli?



Peki, evden kaçan karısını dövüp, elini ayağını bağlayıp, arabanın arkasına atıp eve geri götürmeye çalışan kişiye hangi sıfatı vermeli?



***



Şiddet derken, daha çok fiziksel, cinsel şiddeti anlıyoruz, protesto ediyoruz. Belki biraz da ekonomik şiddeti biliyoruz ancak duygusal şiddetin farkında değiliz.



Oysa “duygusal şiddet” te en az fiziksel şiddet kadar, insanın ruhunu tarazlıyor.



Bağırmak, küfür ya da hakaret etmek, küçümsemek, aşağılamak, evin tüm sorumluluğunu kadına yüklemek, özgürlüğünü kısıtlamak vs gibi davranışlar; duygusal şiddete giriyor.



“Hah sanki fiziksel şiddeti hallettikte, sıra duygusal şiddete mi geldi?” dediğinizi duyar gibiyim.



Her gün birçok kadın, çocuk, öğrenci ya da çalışan duygusal şiddete maruz kaldığı halde, bu durumun şiddet olduğunun farkında bile değil.



Şiddetin hangi türü olursa olsun, küçüklükten itibaren maruz kalanlar, bu davranışları normal karşılıyor ve en sevdiği insana bile uyguluyor.



“Kocamdır; döver de, sever de” “Eti senin, kemiği benim, hocânım” “Eee patron o. Tabii verdiği paranın karşılığını isteyecek, bağırması çok normal” “ O senin ağabeyin, elbette onun dediklerini yapmak zorundasın” cümleleri, günlük hayatta duygusal şiddeti nasıl da kanıksadığımızın en basit göstergesi…



***



Yazılarımda hep söylediğim gibi “her insanın alnında görülmez harflerle beni iyi hissettir” yazarmış. Bu yazıyı herkesin görebilmesi, sadece kadına değil, tüm canlılara şiddetin hiçbir şeklini göstermemesi umuduyla…

*Kadının Sesi Gazetesi
*Değişim 41 Gazetesi





Şike…


“Nasılsın, iyi misin? Çoluk, çocuk nasıl?”

Sanırım ülkemiz de, en çok sorulan soruların başında gelir.

Hatta sorulmazsa, garip karşılanan…

Çoluk çocuk mevzularından sonra, konuşulacak konu nedir?

Büyük ihtimalle, siyaset  (ülkeyi nasıl kurtarırız), ya da futbol.

“Hangi takımı tutuyorsun?” ile başlayan ve uzun sohbetlere neden olan soru…

***
  

“Ben futbolu sevmiyorum” dediğim de, beni anlayamayan çok arkadaşım oluyor.

Evet, gerçekten sevmiyorum…

Üstelik rahmetli babam fanatik bir futbol tutkunu hatta yanlış hatırlamıyorsam yaşadığımız kasaba da kulüp yönetiminde bile bulunmuş; Beşiktaş hayranı idi.
Ve tabii ki bu yüzden, doğduğumda Beşiktaşlıydım…

***

Üç yasında ki anılarını anımsayanlar var mıdır? Bilmiyorum ama ben anımsıyorum; elbette çok az bir bölümünü…
Babamın, sabahın köründe, annemden habersiz, pazen pijamalarımın üzerine siyah beyaz pelerinimi giydirip Beşiktaş maçına götürdüğünü, annemin fellik fellik her yerde beni arayıp, bulamayınca çılgına döndüğünü nasıl unutabilirim ki?
O zamanlar Hendek’ten İstanbul’a en az iki- iki buçuk saatte gidiliyordu. O kadar saat için de otobüsün içinde ki sloganlar ve tezahüratlar da hala kulaklarımda desem abartmış olmam…

***

Sonra sanırım 5 yaş civarı…
Yine, siyah beyaz pelerinimle gittiğim maçlardan birinde;  hem maçı seyredip hem de arkama bakmadan geri geri giderken, yüksek bir yerden düştüm.
Kim bilir belki de o düşüşte yaşadığım acının, bilinçaltımda kalmasından dolayı sevmiyorum futbolu…
Ya da belki, teknolojinin bu kadar gelişmediği 70’li- 80’li yıllar da Almanya’da; babamın her Pazar günü radyonun cızırtılı uzun dalga yayınını saatlerce dinlemesi, beni futboldan uzaklaştırdı.
Vs. vs. sevmiyorum işte!
Biliyorum, benim futbolu sevip sevmemem de sizi de hiç ilgilendirmiyor.
Aslında bu düşüncemi paylaşmak aklımın ucundan bile geçmezdi.
Ancak son zamanlarda yaşanan “futbol da şike” olayları ve Fenerbahçe- Galatasaray maçı sonrası diyaloglar, bu yazıyı yazmama neden oldu.
Hiç beklemediğim insanlar, sosyal paylaşım sitelerinde, hiç duymadığım küfürleri yazdılar.
Sanki ülkenin tüm dertleri, tasaları bitti. 1900’lü yıllardan beri “kim kimi kaç kere yendi”
 “Şike yapanlar; doğru mu yaptı, yanlış mı?  ” Onları konuşuyoruz. Hatta TBMM’ de şike tartışmalarına şiddetin gölgesi düştü!

***

Şimdi yazacaklarım için, özellikle erkekler bana kızacak ama çok uzun yıllar önce takım tutmanın bana göre bir şey olmadığına karar vermiştim.
Dolayısı ile tarafsız olarak yazıyorum.
Tamı tamına 90 dakika sahada (halı sahada değil) topun peşinden koşturmadıkları, bu konu da gerekli eğitimleri almadıkları halde; hem futbolcu, hem hakem, hem yorumcu olan ve tuttuğu takım yenildiğinde olmadık küfür edenlere birkaç sözüm olacak:
Keşke futbolcular da sizin kadar fanatik olsaydı da, damarını kestiğinde kanı takımının renginde aksaydı. Dünyanın en fazla transfer parası verilse bile, “ Benim için para değil, takımım önemli” diyebilselerdi.

***

Eskiden hafta da bir seyredilen futbol maçları ve yorumları, artık her gün bütün yaygın medyada…
Sözüm meclisten dışarı,  fazla fanatiklik,  “cebi ile beyni anda gelişmeyen” topçu ya da popçuların çocuklarımıza örnek olmasına neden oluyor…  
Spor ayrıştırıcı değil, uzlaştırıcı olmalı; içinde hile, şike değil, dürüstlük olmalı!

Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 17 Aralık 2011

Yasalar kimin için?

AKP’nin sağlık politikalarındaki yanlışları yıllardır söylemekten, dilimiz de tüy bitti; yazmaktan, parmaklarız da nasırlar oluştu.


Bir taraftan sağlık emekçileri, bir taraftan meslek örgütlerinin anlatmaktan sesleri kısıldı.

Son olarak ta, “tam gün yasası” anayasa mahkemesinden geri döndü.

Geri döndü dönmesine ama kanun hükmünde kararnamenin birkaç yeri düzenlenerek, geçirildi; yasa yapıcılarımız tarafından…

Burada tuhaf olan Sağlık Bakanlığı’nın değil de Adalet Bakanlığı’nın kanun hükmünde kararnamesinde ki düzenleme olmasıydı.

Neyse biz bunu görmedik, duymadık bilmiyoruz!



***



Eee, sonra ne oldu?



Yasa yapıcılar; her şeye, herkese rağmen, yaptıkları yasayı çiğnediler!



Neydi bu anayasa mahkemesinden dönen “Tam Gün Yasası”?



Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinde çalışan hekimlerin, serbest çalışma hakları ellerinden alınmıştı ya da başka bir deyimle kısıtlanmıştı…





***



Hepinizin bildiği gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde bir ameliyat geçirdi.

Ameliyatı yapan hekim, tam gün yasası nedeniyle emekliye ayrılmak zorunda kalan bir profesördü.

Artık üniversite hastanesin de değil, özel hastane de çalışıyordu.

Ancak Başbakanın ameliyatı, her ne hikmetse bu doktorun çalıştığı özel hastanede değil de,

Üniversite hastanesinde yapıldı. Ya da başka bir açıdan bakarsak, üniversite hastanesin de çalışan doktorlar tarafından yapılmadı da, özel hastane de çalışan doktor tarafından yapıldı.

Biraz karışık bir durum değil mi?

İnsanın aklına bir sürü soru geliyor…

Yapılan ameliyat o hastanede ki diğer cerrahların yapamayacağı kadar çok komplike bir ameliyat mıydı?

Eğer değilse, yasa çiğneme pahasına neden özel hastane de çalışan hekim tercih edildi?

Yoksa başbakan bu hastanede çalışan hekimlere güvenmiyor muydu?

Güvenmiyor sa neden o hastaneydi? Vs.vs



***



Herkes hekim seçme hakkına sahipse, o zaman bütün karşı çıkışlara rağmen, bu yasa neden çıkartıldı?



Başbakanı ameliyat ederek yasayı delen hekim cezalandırılacak mı?

Cezalandırılacaksa eğer; meslek örgütü mü, Sağlık Bakanlığı mı, Adalet Bakanlığı mı cezalandıracak?



Kısaca sormak gerekirse, yasalar kimin için yapılıyor?





***



Şimdi AKP’nin sağlık politikalarında, sıra da ithal hekimler var.

Medyadan öğrendiğimize göre daha şimdiden üç bin yabancı hekim, çalışmak için başvuru yapmış.

Ülkemizde çalışmak isteyen yabancı doktorlardan istenen tek şart, sadece Türkçe bilmeleri…

Hangi üniversiten, hangi eğitimi aldıkları falan pek önemli değil. Türkçe bilsinler yeter!



***



Hani bir söz vardır. “Kendin için istemediğin bir şeyi başkası içinde isteme” diye…

Allah korusun ama tekrar ameliyat olması gerekirse, acaba sayın başbakan ithal hekimlere ameliyat olur mu?

Yoksa yine bize “yasalar kimin için” sorusunu mu sordurur?

*10 Aralık 2011 Posta Gazetesi Doğu Marmara Gazetesi

77 yıl sonra…


İki gün sonra, yani 5 Aralık’ta; “Kadının seçme ve seçilme hakkının”  77. yıl dönümünü kutlayacağız.

Bu önemli günü kutlayacağız kutlamasına da; daha birkaç gün önce,  25 Kasım’da;

 “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’”nde;   

“Kadına şiddete hayır” pankartları ile protesto yürüyüşleri yaptık…

77 yıldır gelişen ve değişen dünya da, ne yazık ki kadın konusunda biz, ağırlıklı olarak hala  “şiddet” bölümü ile ilgilenmekteyiz…

Bu protestolara duyarlı erkekler de katılarak ya da yakalarına günün anlam ve önemini belirten eflatun kurdeleler takarak destek verdiler.

Biz kadınlar ise bu duruma , “Yaşasın erkekler de kadına şiddete karşı” diye, çok sevindik…

***

Yapılan bazı araştırmalar ve istatistiklerden;

- Ülkemizdeki, 15 ila 44 yaş arasındaki kadınların şiddet yüzünden ölümlerinin, trafik kazasından ve kanserden daha fazla olduğunu;

- Şiddetten kaçıp sığınma evlerine başvuran kadın sayısının günde 33, ay da yaklaşık bin kişi kadar olduğunu;

-  Ölümle biten şiddetin dışında, yılda on sekiz milyon tacize uğramış kadın olduğunu;

Görüyoruz…

Duygusal tacizlerden hiç bahsetmeyeyim diyorum zira öyle bir toplumda yaşıyoruz ki,  üniversite diplomalı insanlar bile “kaşınırsan sopayı yersin” mantığı ile hareket ediyor…

***
 
Kadına yönelik Şiddete Karşı Mücadele için, “İnsanca yaşamak istiyoruz”  Diye pankart açan kadınlara sorabilseydik eğer;  içlerin de, büyük ihtimalle “ Evet hak edersem, kocam beni dövebilir” diyenlere rastlardık.

Çünkü yine bir istatistik veriye göre, ülkemizde ki kadınların % 71 ‘i hayatının bir bölümünde, eşinde şiddet görüyor ve bu kadınların  % 15’ i de şiddeti hak ettiğini düşünüyor.

*** 

Bırakın eğitimsiz insanların, töre uğruna kendi kanından birini kurşunlamasını ya da ayrıldığı eski eşini sokak ortasında bıçaklamasını;
Üniversite bitirmiş, kerli ferli, aklı başında ya da toplumda saygın kişiler olarak tanıdığımız insanların, eşlerinden ayrıldıktan sonra ki hallerini görünce şok oluyorum!
Bu adam gibi adam sandığımız kişilerin, ayrıldıkları kadınlara yaptığı davranışları, eziyetleri, tacizleri görünce, inanamıyorum!

***

Kadına şiddeti protesto gösterilerinde “ Kadına şiddet erkeklikse, biz erkek değiliz”
Pankartını açan erkeklere teşekkür ediyor ve ben de;  yaşayan herhangi bir canlıya sadece fiziksel şiddet değil, duygusal şiddet bile göstermek insanlıksa, biz insan değiliz diyorum! 
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 3 Aralık 2011

Dilovası Raporu

Yüzyıllardır insanlar çeşitli hastalıklarla savaşmış, uzun uğraşlardan sonra çoğunun tedavisini bulmuştur.
Aids, Hepatit C vs. gibi bulaşıcı hastalıkları bir kenara bırakırsak eğer, çağımızın en korkulan hastalığı; kanser.
Uzmanlar kanser önlenebilir diyor.
Sağlıklı beslenirsen,
sigara içmezsen,
alkol tüketmezsen,
strese girmezsen,
 yeteri kadar spor ve egzersiz yaparsan,
kanserojen maddelere maruz kalmazsan, kanser olma riskin % 70 azalır diyor.
Tabii ki genetik ve çevresel faktörleri de unutmayalım.
Genetiğimizi seçemiyoruz belki ama sigara ve alkol tüketmeyip,
sağlıklı beslenmeye çalışırsak, (gerçi sağlıklı beslenmek günümüzde ne kadar mümkün bilmiyorum. Zira GDO’lu, hormonlu, genetiği değiştirilmiş ürünleri istemeden de olsa tüketiyoruz.)
Spor yaparsak,
sinirlerimize hakim olmaya çalışıp stresimizi kontrol edersek;
kansere yakalanmaktan kurtulabilir miyiz?

Bizim elimizde olmayan, çevresel faktörleri ne yapacağız?

Yapılan istatistiklere göre, dünya da akciğer ve meme kanseri olma oranı azalırken, Türkiye de artıyormuş. Acaba neden dersiniz?

***
Eğer anımsarsanız, geçtiğimiz aylarda Prof. Onur Hamzaoğlu, Dilovası ile ilgili yaptığı bir araştırma sonucunu açıklamıştı.

Burada ki kanser vakalarının dünya ve Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu;
anne sütünde ve yeni doğan bebeklerin dışkılarında ağır metallere rastlandığını söylemişti.
Sağlık Bakanlığı dahil herkes üzerine gitmiş, hatta şarlatanlıkla itham edilmişti.
Kocaeli Üniversitesi etik kurulu Onur Hoca’yı bu raporu açıkladığı için, uyarı cezası vermişti.
O zaman inanamamıştım; İnsanları uyarmak, yöneticilerin dikkatini ciddi bir konuya çekmek, nasıl suç olabilirdi?

Dilovası’nın kirliliğini, dünyanın öbür ucunda yaşayanlar biliyordu ama bir bilim adamı açıklayınca suç mu oluyordu?

***

Geçtiğimiz günlerde Türk Tabipler Birliği, Dilovası ile ilgili bir rapor yayınladı.

Rapor da, bölgede çarpık ve düzensiz bir sanayileşme ve yerleşimin olduğu,

Çevre ve insan sağlığı ile ilgili birincil ilke olan koruyucu önlemlerin alınmasının göz ardı edildiği,

Dilovası'ndaki bazı fabrikaların üretim veya girdilerinde kanserojen maddeler kullanıldığı halde, işçi sağlığına yönelik işyeri denetimlerinin sağlıklı ve planlı yapılmadığı,

Dilovası’nın uygun olmayan topoğrafik yapısı ve meteorolojik şartlarının yanı sıra,

yoğun trafik yükünden, sanayi tesisleri ve yerleşim alanlarından kaynaklanmakta

olan kirlenme ile kirleticilere karşı çok hassas bir hale geldiği,

Dil Deresi yatağı ve kenarlarının son derece düzensiz ve kirli bir görüntüde olduğu,

Yeni Yıldız Mahallesi ve Fatih Mahallesinin Dilovası OSB'nin içinde olmasının,
belediyece alt yapı hizmetlerinin götürülebilmesine engel olduğunu,
Dilovası OSB'den kaynaklanmakta olan çevre kirliliğinin bu mahallelerde yaşayan halkın sağlığını direkt olarak etkilediğini,
Bölgedeki metal ve hurda ergiterek üretim yapan tesislerde bulunan radyasyon ölçüm sistemlerinin kullanımının tesis yönetimince yapılıyor olmasının, denetimlerin yetersiz olmasının, yurtiçinden ve yurt dışından gelen hurdaların detektörlerden geçirilmeden işlenme riskini ortaya çıkardığından vs. bahsediliyor.

(Raporun tamamını http://www.onurumuzusavunuyoruz.org/dokumanlar/dilovasirpr.pdf okuyabilirsiniz)

***

Bakalım bu rapordan sonra “Dilovası’nda kirlilik yok, kanser yok, tesislerin ölçümleri normal” diyen yöneticilerimiz ve sanayiciler, ne diyecekler? Merakla bekliyorum.




*26 kasım 2011 Posta Gazetesi doğu Marmara Eki

Kentsel dönüşüm ve 2B…

23 Ekim de, Van ve Erciş’te 7.2 lik deprem olduğundan beri;

Depremle yatıp, depremle kalkıyoruz…

Tam da kış kapıyı çalmışken;

Başını sokacak bir çadır bulamayan depremzedelerin, soğukta yaktıkları ateşin başında,

battaniyelere sarılıp sabahladıklarını görmek, iç burkultucu idi bizim için, sıcacık evlerimizde otururken…

Aynı duyguları yaşamıştık biz de,  99 Marmara depreminde…

***

Önce, çadır bulamayıp sokakta kalanlarla özdeşleştirdik kendimizi;
Eski depremzedeler olarak…

Televizyonda haberleri izlerken; spikerle konuştuk, kızdık, bağırdık, kabul etmedik.

Bilinçaltımızdaki deprem anılarımızı paylaştık; askerlik anılarımız gibi…

“Biz de bunu yaşamıştık, biz de bunu hak etmemiştik! “ Dedik.

Depremzedelerin bir şekilde başlarını sokacak çadır bulduklarında ise sevinemeden, kar bastırdı. Hava soğudukça soğudu,  termometreler eksi 14 dereceyi gördü...

Çadırda ısınmaya çalışırken, sobadan sızan gazdan ya da donarak ölümlerin olması; çocukların hastalanması “bu kadar da olmaz ki!”  dedirtiyor insana!

***
Biz zaten İstanbul depremini beklemiyor muyduk?

Uzmanlar olası depremde neler yapılması gerektiğini yıllardır anlatmıyor muydu?

Ülkemizin deprem kuşağında olduğunu bilmeyen var mı?

Depremin değil, binaların öldürdüğünü deneyimlerimizle öğrenmedik mi?

Öyleyse, neden her seferinde depreme bu kadar hazırlıksız yakalanıyoruz?

***

Sanırım depremin 3. günü falandı, televizyon haberlerinde Kızılay çalışanları oturmuş dikiş makinelerinin başına harıl harıl çadır dikiyor. Genel Müdür “Günde şu kadar kişiyle şu kadar çadır hazırlıyoruz diye” demeç veriyor…

“Eyvahlar olsun” dedim “ya bu deprem İstanbul’da olsaydı, halimiz nice olurdu?”
 Sonradan öğrendik ki yıllardır ödediğimiz deprem vergileri ile duble yollar yapılmış. (Biliyoruz, bilmeyenlere de yerel yönetimler üste para verip; tabelalarla, billboardlarla öğretti “yol medeniyettir” diye)
Elbette yollar da çok önemli, medeniyet için ama tek yol değil!
Büyük bir deprem yaşandı ve üzerinden neredeyse bir ay geçti.
Konteyner siparişleri bir hafta önce verildi. Prefabrik konutlar ancak kurulmaya başlandı.
O da 300- 400 aile için ve kim bilir hangi ailelere, hangi kıstaslara göre verilecek?
Umarım bu dağıtım “hamili kart yakinimdir” şeklinde olmaz!

***

 99 Marmara depremini yaşadığımız da biz şanslıymışız. Hava sıcaktı ve günlerce park ve bahçeler de yatabildik. Yaz günü de olsa, sokakta yatmanın ne kadar zor olduğunu öğrendik. kış gününü düşünmek bile istemiyorum.

***
Televizyonda haber spikeri “Van’ da yaraların sarılmasına devam ediliyor” diyor.

Deprem yasası çıkarılacak;

5.6 ‘da  (2. deprem) yıkılan oteller yargıya taşınacak;

Kentsel dönüşüm başlayacak” Diyor.

Her yurttaş gibi seviniyorum...

Paradan hiç anlamayan biri olarak, kentsel dönüşüm için dillendirilen para miktarının Türk

parası olarak boyutunu kestirmeye çalışırken, büyük bir bölümünün 2B arazilerinin

satışından sağlanacak gelirden olduğunu duyunca;

“Kangreni sadece sarmak yetmez ne yazık ki! Demek isterken,

“Bravo” diyorum. Gerçekten bravo; kimsenin aklına gelmeyen DAHİYANE bir fikir ve …

Tam bu satırları yazarken Van’ da 5.2’lik bir artçı deprem daha oluyor…
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki  19 Kasım 2011

N.Ç


Bir Kurban bayramını daha geride bıraktık. Hafızalarımıza, kaçan danaları yakalamak için canhıraş koşturan; kurban yerine kendini kesen; kurban kanlarının derelerde ve boğaz da bıraktığı kızıllık; sevdiklerini görmek için bayram tatilini fırsat bulup trafikte hayatını kaybedenler kazınarak…
Bu bayram her zamankinden daha hüzünlü, her zamankinden daha buruktu, aslında hiçte bayram tadında değildi. Nasıl olsun ki?  
Bayramı çadırlarda geçiren depremzedeleri, şehitlikler de gözyaşı akıtan anaları gördükçe, bizimde içimiz kan ağladı.  

***
Ben bu yazıyı yazarken, günlerdir deprem kadar, şehitler kadar, bayram kadar yazılan çizilen;  13 yaşında ki N.Ç’nin dava sonucu tartışılıyor; muhtemelen de, uzun bir süre daha tartışılacak.
Anladığım kadarıyla N.Ç olayının üzerinden 8 yıl geçmiş ve N.Ç şu anda 20’li yaşlarda
(Buna benzer gün yüzüne çıkmayan, kapalı kapılar ardında yaşanan kaç vaka var, kim bilir?)  
Kerli ferli, yaşlı başlı, makam sahibi, baktın mı adam gibi adam sandığın ama sadece  “müsvedde” olan, onlarca kişinin; defalarca tecavüzüne uğramış ve üzerinden yıllar geçmiş. Çocuk N.Ç, olmuş kadın N.Ç;   bu arada 4 kez ameliyat olmuş…
(Acaba o ameliyatlar ruhuna da yapılabilmiş midir?)
Şu anda nerede, ne yapıyor? 8 yıldır, ruhunda kopan fırtınalarla nasıl baş edebildi ya da edebildi mi?

***
Sosyal medyada “ N.Ç davasında insanlık dışı kararı onaylayan yargıtayı kınıyoruz” grupları kuruldu. Protesto yürüyüşleri yapıldı, pankartlar açıldı.
Bu eylemleri gerçekleştirenler isyanlarında çok haklıydılar ancak o yıllarda adli tıptan N.Ç’nin ruh hali ile ilgili raporu verenler, o tarihte yürürlükte olan Türk Ceza Kanununun bu tür suçlara öngördüğü “5 yıl ağır hapis cezası ” nı yasa olarak kabul edenleri kınamak  kimsenin aklına geldi mi? Bilmem.

***   
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bu kararı veren hakimler, N.Ç kendi kızları olsaydı, böyle bir karar çıkmış olsaydı, bu karara ne derlerdi?'' diye sordu.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, “vicdanım rahat değil” dedi.
Kadından sorumlu bakan F.Şahin “Kendi vicdanımda da ben bir kadın, bir anne olarak bunu kabul edemiyorum” Dedi.
Cumhurbaşkanımız bile twitter mesajında “Gencecik bir çocuğumuzun başına gelenlerle ilgili cezanın indirilmesini onaylayan karar, beni de derinden rahatsız etti.” Dedi…
Kısaca başkanından tutunda, cumhura kadar herkes isyanlarda! Umarım bu isyan, yasa yapıcılar için örnek, bu tür insanlık suçu işleyecek olanlar için de caydırıcı olur.
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 12 Kasım 2011 

Röportajlarım: Melda Başçakır ile







Etkilendiği sanatçılar arasında ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu ve seramik sanatçısı Ayfer Karamani başta olmak üzere kültürümüzü eserlerinde yansıtan sanatçı ve tasarımcılardan ilham alıyor.
O’nun seramik ile ilk tanışıklığı çocukluğunda TRT 2 ‘de izlediği çömlek yapımlarına kadar dayanıyormuş.
“ O günlerden belleğimde kalan turnetin dönüşü ve bir ustanın çamura verdiği şekildir” diyor. Turnetin dönüşünü ve o arada çamurun aldığı şekli hayranlıkla izlermiş. İzler ama bunu kimseyle paylaşmazmış ve derken geçen yıllar, farklı alanlarda geçen bir iş hayatı …Sanat’a olan hayranlığı, ilgisi çocuk yaşta başlamasına karşın aktif olarak uğraşısı çok daha ileriki yıllarda, 30 ‘lu yaşlarda başlamış…
***
  • Melda Başçakır kimdir? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Sakarya'nın Hendek İlçesinde doğdum ve yaşamımın ilk yirmi yılını memleketimde geçirdim . 1985 yılında iş nedeniyle İstanbul’a yerleştim ve o tarihten bu yana da İstanbul’da yaşıyorum. Özel sektörde 21 yıl süren bir çalışma hayatım oldu. 2007 yılında emekli oldum ve çalışırken başlamış olan sanatsal çalışmalarıma emekli olduktan sonra daha çok zaman ayırmaya başladım.
  • Sanatsal çalışmalar dediniz bunu biraz açabilir misiniz ?

Seramik yapıyorum ayrıca ev tekstili ilgili tasarımlarım var. Tamamına baktığımızda sanatsal objelerin yanı sıra İç Dekorasyona yönelik çalışmalar diye adlandırabiliriz. Aldığım sanat eğitimini çeşitli biçimlerde işlerime yansıtmaya çalışıyorum.
  • Çalışmalarınız da belli bir tarzınız var mı yoksa talep doğrultusunda mı çalışıyorsunuz?

Gerek seramik çalışmalarımda gerekse tekstil ile ilgili tasarımlarımda yaşadığımız coğrafyanın kültürel zenginliklerinden etkilenerek çizdiğim desenleri kullanıyorum. Bu tarz çalışmalar yapmayı seviyorum.
  • Ev Tekstili dediğinizde geniş bir alan, ürün yelpazeniz de neler var?

Haklısınız ev tekstili dediğinizde akla pek çok şey gelebilir. Benim çalışmalarım şimdilik desenlerini çizdiğim kumaşlarla ürettiğim yastıklar, elle boyama yastıklar ya da yine antik objeler ya da tuğralı liralarla çalıştığım yastıklar ağırlıklı olmak üzere masa örtüleri, servis takımlarından oluşuyor.
  • Yaptığınız işin eğitimini aldınız mı?

Elbette… Akademik eğitim değil ancak alaylı diye tabir edebileceğimiz eğitimleri aldım. Örneğin şu anda seramik yapıyorum ama resim dersleri alarak başladım.
Dört yıl boyunca akademik düzeyde resim eğitimi aldım. Ardından seramik eğitimi geldi. Kaldı ki seramik benim çocukluğumdan bu yana içimi titreten bir sanat dalıydı ama çamurla buluşma  neredeyse 30‘lu yaşlarımın ortalarında oldu.
Bu dersleri alırken de tesadüfen başlangıçta atölyelerim hep büyülü atmosferiyle çoğumuzu kendine çeken Pera’da oldu. O dokuda dolanıp da mimariden, arka sokaklardaki bambaşka bir dönemi yansıtan eski eşyalardan etkilenmemek olanaksız. Beyoğlu’nda çalan müzik bile kulağa farklı gelir.Tüm bunlar da zaman zaman ürettiklerime zemin oldular, bir çıkış noktası oldular ve hala olmaya devam ediyorlar.
  • Herhangi bir sanat dalıyla uğraşmak, sanatçı olmak bir ayrıcalık,  doğuştan yetenek gerektirir diye düşünüyorum ancak çok istekli biri, disiplinli çalışarak başarabilir mi?

Resim dersi aldığım atölyelerden biri Güzel Sanatlar Fakültesi’nin(GSF) yetenek sınavlarına öğrenci hazırlayan bir atölyeydi. Ben orada dönem başında neredeyse çöp adam çizen bir gencin sınavlara doğru şahane çizimler yaptığına ve hatta GSF’ye derece ile girdiğine tanık oldum.
Resimde belli kurallar vardır. Kâğıdınıza ya da tuvalinize çiziminizi yaparken perspektif bilginizi kullanırsınız, açık koyu dengesine dikkat edersiniz, ışık nereden gelirse neresi daha koyu olur ya da bir kompozisyondaki objelerin proporsiyonu nasıl olmalıdır tüm bunlar eğitimlerle öğrenebileceğimiz bilgilerdir ama yanı sıra bir parça yetenek ve yanı sıra çok çalışmak gerekiyor.
Resim örneği verdim ama örneğin ben de orada öğrendiğim bilgilerin şu anda seramik çalışmalarımda çok yararını görüyorum.
  • Sizin sosyal sorumluluk projeleri kapsamında da bazı çalışmalarda yer aldığınızı biliyoruz. Bize biraz bundan da bahsedebilir misiniz?

Elbette. Ülkemizde var olan sorunları ya da sorunları olan insanları görmezden gelemeyiz. Onları yok sayamayız.ve hepimizin onlar için yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır inancındayım. Ben de elimden gelen bir şeyler olduğunda bu tür projelerde yer almaya çalışıyorum. Örneğin geçtiğimiz kış döneminde engelli öğrencilerle seramik çalışmaları yaptık. Bu çocukların engelleri birbirinden farklıydı. Bazıları bedensel engelli, bazıları Otistik ve atölye çalışmalarına ilk başladığımız günlerde inanır mısınız çamura dokunamayan çocuklar vardı ama dönem sonunda hepsi birkaç obje yapabilir hale gelmişti. Ayrıca çamuru yoğururken ve şekillendirirken ellerini kullandıkları için sağlıkları açısından da verimli bir çalışma oldu diyebilirim. Tabi yanı sıra farklı bir dünya ile tanıştılar. Onların algılamaları diğer sağlıklı çocuklar gibi değil ama çalışmalar sırasında yine de çamurla uğraşmaktan, ürettikleri objeleri renklendirmekten heyecan duyduklarını, mutlu olduklarını gözlemleyebildim.
  • İçlerin de girişimci ruhu taşıyan, (özellikle de kadınlar) ama cesaret edemeyenlere neler önerirsiniz?

Sanat ile uğraşmak maddi manevi her anlamda zordur, yıpratıcıdır hele ki ülkemizde gerçekten daha da zordur. Ancak eğer sanat’ın herhangi bir dalına gerçekten ilgi duyuyorlarsa mutlaka bir kez olsun denemeliler diyorum. Üretim sürecinde yaşanılanlar ve sonuçlara bakıp alınan manevi haz hiçbir şeyle ölçülemez. Ne olursa olsun fırsat yaratmalılar derim. Biliyorsunuz çok çeşitli eğitimler var. Hobi amaçlı eğitimleri özel atölyelerde alabilecekleri gibi yerel yönetimlerin açtığı ücretsiz kurslarda da ilgi duydukları alanda çalışmalar yapabilirler. En azından bir başlangıç yapıp bu çalışmalar ile yeni bir dünyanın kapısını aralayabilecekler mi, kendileri için yeni bir yaşam biçimi oluşturabilecekleri mi? Bunu görebilirler ve sonra devam edip etmemeye karar verebilirler. Ayrıca hangi yaşta olunursa olunsun, hiçbir zaman geç kalınmış sayılmaz diye düşünüyorum. Türk Seramik sanatının önemli sanatçılarından Füreya Koral’ın yaşam öyküsünü mutlaka okuyanlarımız vardır. Füreya seramiğe 37 yaşında sağlık sorunları nedeniyle İsviçre’de yattığı hastane odasının camına konan kuşları yaparak başlamış. Belki diyeceksiniz ki Füreya Koral zaten Şakir Paşa ailesinin bir bireyi olmanın avantajlarına sahipti. Entelektüel bir çevre, ailede birçok sanatçının olması; tüm bunlar Füreya’yı şanslı kılıyordu ama yine de ‘’ çok mu geç kaldım ‘’ acaba diye düşünenler varsa örnek alınası bir sanatçıdır diye düşünürüm.
  • Son yıllar da, özellikle kadınların katıldığı kurslar ve sanatsal faaliyetler var. Bu faaliyetlere katılan ve ekonomisine katkı sunmak isteyen kadınlara neler önerirsiniz?

Kadınlarımız gerçekten çok marifetliler . Neredeyse ellerinden gelmeyen iş yok gibi. Bunu hepimiz hem yakın çevremizde, hem de eğer Internet kullanıyorsak oradaki çeşitli platformlardaki paylaşımlardan görebiliyoruz. Ama tüm bu emeği bir kazanca dönüştürüp, aile bütçesine katkıda bulunmak işin en az üretmek kadar önemli olan diğer boyutu. Bu da çok kolay değil çünkü az önce belirttiğim gibi çok fazla kişi çok fazla şey yapıyor. Bunları sanal ortamda oluşan elişi satış sitelerinde satmayı deneyebilecekleri gibi yerel yönetimlere bağlı çeşitli kadın oluşumlarının özellikle son dönemde alışveriş merkezlerinde bu tür çalışmalara ayırdıkları bölümler var. Oralarda tüketicinin beğenisine sunmayı deneyebilirler.


  • Söyleşi için teşekkür ediyoruz. Ayrıca okurlarımız size ulaşmak, çalışmalarınız hakkında daha fazla bilgi almak isterlerse iletişim adresi verebilir misiniz?

Ben teşekkür ediyorum. Tüm çalışmalarımı www.meldabascakir.net adresinde görebilirler yine oradan bana ulaşabilirler.

Memleketimden deprem manzaraları!


Deprem bölgesine giden yardımları gösteriyor televizyon kanalları günlerdir…

Yardım malzemelerini taşıyan kamyon, kırmızı ışıkta durur durmaz, kamyonun üzerine çıkılıp, içindekiler talan edilmeye başlanıyor…

Komşu komşusuyla kavga ediyor, tekmeler yumruklar havada uçuşuyor…

Kin, nefret, öfke, bencillik, tahammülsüzlük, şiddet…
(Ben bu sahneleri 99 depreminden de hatırlıyorum. Dağıtılan şey, her ne olursa olsun; ekmek, su, battaniye, tüp ya da bir çift çorap… Sanki kaçıyor; sanki başkası değil bir tek kendi sahip olmalı. Bir bencillik ki sormayın… Bu başka bir yazı konusu)

Üstelik kamyonlara tıpkı gemilere saldıran korsanlar misali saldırıp, talan eden o insanların deprem bölgesinde yaşamadığı söyleniyor…

***

Peki, yaptığı binalar yıkılan müteahhidin, görkemli villasının bahçesine çadır kıtlığında iki tane birden çadır kurmasına ne demeli?
Hele hele sosyal medyaya? 
Aynı kamyonları yağmalamaya çalışan öfkeli insanlar gibi; sosyal medyada da nefret içeren, yazmaya dilimin varmadığı çok acımasız söylemlerde, yorumlarda bulunanlar oldu!
Bu duygu ve düşüncelerinde, ne kadar samimi olduklarını bilmek, beni kaygılandırıyor açıkçası…
Biz ne zaman insan olma ortak paydasında bir araya gelebileceğiz?
Bir arada yaşayabilmenin ne olduğunu, kendi özgürlüğümüzün bittiği yerde başkasının özgürlüğünün başladığını bilmeyi, kabullenmeyi, toplumsal kurallara uymayı ne zaman öğreneceğiz diye düşünüyorum…

***
 Ben tam bu duygu ve düşünceler içindeyken; Haberleri Ti’ye alan M. Alibora’nın sunuculuğunu üstlendiği “Heberler” adlı programda konunun gündeme getirildiğini gördüm ve traji-komik bu öneriyi çok yerinde buldum. Sizlerle de paylaşmak istiyorum:
Heberler’ de; “Tüm politikacıların ortak hareket etme kararı aldığı ve kurulan komisyondan çıkan ilk karara göre;  İlköğretimden itibaren müfredata insanlık dersi konulacak. Bu derste bireyin önce insan olduğu; din dil, ırk gibi faktörlerin bir önemi olmadığı ve depremin tüm insanlığı ilgilendiren bir felaket olduğu anlatılacak. Okul hayatını tamamlamış vatandaşlar içinse; vicdan aşısı uygulaması yapılacak. Sağlık Bakanlığı bünyesinde geliştirilen aşı vicdan kaybını önlemek ve gidermek için kullanılacak” Dendi…
Ben bu vicdan aşısı mevzusunu gerçekten tuttum, Hiç fena fikir değil…
Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı’nın bir an önce bu konuda çalışmalara başlamasını dileyerek;
Birlik, beraberlik, kardeşlik, hoşgörü ve dayanışma gibi duyguların bir arada yaşandığı
Kurban Bayramınızı en içten duygularımla kutlarım.
Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki 5 Kasım 2011