Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Güler misin, ağlar mısın?

Ülkemiz sıkıntılı günlerden geçiyor,
Zor bir dönemeçten geçiyor derken; 
Tam bir kaosun içinde bulduk kendimizi…
***
İletişim çağının hızla gelişmesi, bilgisayarlar ve cep telefonları ile artık istenen her yerde, her koşulda internet erişiminin sağlanabilmesi sayesinde, dünyadaki tüm bilgi çok kısa sürede elimizin altında artık.
Zaman zaman bilgi dezenformasyonu olsa da, anında istediğimiz bilgi ve habere ulaşabiliyoruz.
Hatta sosyal medyanın da etkisi ile dünyanın en ücra köşesindeki insanlarla iletişim kurmak sıradan bir durum halini aldı.
30-40 yıl kadar önce, manyetolu telefonlarla iletişim kurmaya çalışan 40 yaş üstü insanlar olarak, bu hız başımızı döndürse de, çoğumuz adapte olduk.
Bir de bizi yönetenler adapte olabilselerdi!
Hiç unutmuyorum, birkaç yıl önce Bakanlarımızdan biri sorulan bir soruyu yanıtlarken “Türkiye e-devlet olma yolunda ilerliyor yani ekonomik devlet ” demişti.
E-devlette ki  “e” nin manasının “elektronik” değil “ekonomik” demek olduğunu sanıyordu anlaşılan…
Güler misin, ağlar mısın?
***
Malumunuz son günlerin en çarpıcı gündemi, Başbakan ile oğlunun tapeleri.
Yani montaj olduğu iddia edilen telefon konuşmalarının bant kayıtları…
Herkesi şoke eden konuşmaların, önce dublaj sonra da montaj olduğu söylendi. Sanırım dublajla, montajın anlamı karıştırıldı. Tıpkı e- devletin anlamının karıştırıldığı gibi.
İddiaların gerçek olup olmadığını çözümleyecek mekanizmaların devreye girip, bizleri bilgilendirmesini beklerken;
Bilim ve Teknoloji Bakanı çıktı “Ben o ses kasetlerini ilk dinlediğimde montaj olduğunu hissettim. Başbakanlık Tübitak’tan teknik inceleme isterse yaparız ama
teknik incelemeyi gerektirmeyecek kadar açık bir montaj” diyerek hepimizi şaşırttı.
Böylece ülkemiz de bilim ve teknolojinin nereye doğru gittiğini de üzülerek öğrenmiş olduk (İlgili kurumlarda çalışan bilim insanlarını ve emekçileri tenzih ederim).
Kasetlerin montaj olup olmadığını anlamak için okul okuyup, eğitim almaya, teknik ekipman falan kullanmaya gerek yokmuş meğerse, hissetmek yeterliymiş!
Biz bakanın “montaj” lafına bu açıdan baktık, kızdık, küçümsedik.
Belki de bakan, iddia edilen kasetlerde ki konuşmalar, günün değişik saatlerinde yapıldığı için “montaj” diyerek ironi yapmıştı.
Ancak devletin en üst düzey yöneticilerinin, çok gizli görüşmelerde kullanılması için verilen kriptolu telefonların dinlenildiğini yani devletimizin bütün sırlarının üçüncü şahıslar tarafından bilinmesi o kadar da ironik olmasa gerek!









Anlattıkları kadar çevreci olsalardı…

Dün, Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği (KYÖD) olarak, Posco’daydık.
2011 yılında, Alikahya- Asım Kibar Organize Sanayi Bölgesi’nde, Kibar Holding ile ortaklaşa çok büyük bir yatırım yapan, demir çelik üreten Güney Koreli dünya devi, şirketin tesislerinde...
2011 yılında kurulma aşamasında iken,  karşı çıktığımız, katıldığımız ÇED toplantılarında protesto ettiğimiz Posco da idik.
2011 yılında yazdığım “Posco’yu duydunuz mu?” adlı köşe yazım da: (http://muzeyyentopcutan.blogspot.com.tr/2011/06/poscoyu-duydunuz-mu.html)
“Posco için, Kocaeli güzel bir seçim... İstanbul’a çok yakın olması; kara, hava, deniz, demiryolları ile bağlantılı olması; Üç önemli demir-çelik fabrikasının Dilovası’nda olması vs...
Peki ya bizim için?
Henüz Dilovası’nın kirliliğine çözüm bulamamışken, başka bir Dilovası yaratılmaya çalışılmasının mantığını anlayabilmiş değilim.
Gerçi DOSB (Dilovası Organize Sanayi Bölgesi) yetkililerine göre;
“Dilovası’nın çevre kirliliği, sanayiden değil, evsel atıklar ve yoldan geçen araçlardan kaynaklanıyor. Bu kirlilikte, zaten Türkiye ortalamasının altında, genzi yakan koku ise psikolojik!”
Posco yetkililerinin de  “İnsana ve çevreye hiçbir şekilde zarar vermeyeceklerini” söylemelerine hiç şaşırmadım ancak merak ettiğim bir kaç şey var.” demiş ve sormuştum.
- Posco’nun bizden önce bu yatırımı yapmak için başvurduğu, içlerinde Hindistan’ın da bulunduğu 4 ülke, tesislerin neden kendi ülkelerinde kurulmasını istememişti?
- 2023 vizyon toplantılarında: “Artık kentimizin sanayiye doyduğu, mevcudun iyileştirilmesinden başka yeni bir sanayi gelmemeli” diyen kentin yöneticilerinin fikrini değiştiren ne olmuştu?
- Asım Kibar Organize Sanayi bölgesi kurulalı, 7 yıl olmasına rağmen, hala arıtma tesisinin olmaması, ilginç değil miydi?
- Kurulan fabrika da soğuk haddeleme yapılacağını, bunun sıcak haddeleme kadar çevre kirliliği yaratmayacağını savunan Posco yetkilileri, soğuk haddelemeden kaynaklanan asitleri nasıl bertaraf edeceklerdi?
***
ÇED toplantılarında karşı çıksak ta, Kocaeli’nin sanayiye doyduğunu, artık tek bir çivi bile çakılmaması gerektiğini söylesek te, bizi dinleyen kimse olmadı. Tesis kuruldu ve yaklaşık 3 ay önce de üretime başladı.
Ancak fabrika yakınlarında yaşayan yurttaşlar, başlarına dökülen demir tozlarından şikayet etmeye başlayıp, basında da yer alınca; gidip durumu yerinde görelim istedik.
***
Bizi karşılayan pırıl pırıl genç yöneticilerimizle gurur duydum. A’ dan Z’ ye yani hammaddeden üretime hatta sosyal sorumluluk projelerine kadar her konuda bizi bilgilendirdiler.
Tesisleri gezdirdiler. Demir tozlarının (tufal)  sebebinin, cihazların arızalanması sonucu olduğunu, ek bir filtre sipariş ettiklerini, bir daha bu durumun söz konusu olmayacağını, atık su arıtma tesisini kurduklarını anlattılar.
Tesis gördüğümüz (!), anladığımız kadarıyla dört dörtlük. Yöneticileri, çevreye en az zarar verme gayreti içindeler.
Tarım arazilerinin içinde sanayinin olmasına karşı olduğumuzu söylediğimiz de;
“Biz taş üzerinde de tesis kurarız ama burası Organize Sanayi Bölgesi”  dediler.
Belki haklıydılar ancak anlattıkları kadar çevreci olsalardı;  
40’lı yıllarda kent planlama çalışmalarını yapan mimarların  “İzmit ve çevresinin tarihi ve doğal güzellikleri korunarak, cazip bir sahil kenti olarak varlığını sürdürmeli, ekonomik kalkınma uğruna karaktersiz bir kent olacağına, karakterli bir taşra kenti olması daha uygundur ” öngörülerine saygı duyar, daha fazla kar uğruna, tarım arazisine, fabrika kurmazlardı.


Ne yazık ki

4 Şubat “Dünya Kanser Günü” idi.
Herkesin korkulu rüyası, çağın vebası, kanserin günü!

***
Gün ilan edilir de anma etkinliği yapılmaz mı?
Elbette yapıldı.
Dünya sağlık örgütünün verileri, çeşitli istatistikler, haberler paylaşıldı.
Röportajlar, konserler yapıldı.
Tüm bu etkinlikler, “kanser” hakkında farkındalık yaratmak, insanları bilgilendirmek içindi.
Emeği geçenlere teşekkürler…

***
Tarım toplumundan sanayi toplumuna,
Sanayi toplumundan bilgi toplumuna,
Bilgi toplumundan, bilgi ötesi topluma geçmek, pek kolay olmadı.
2 bin yıl kadar önce insanlar, güneşin ve yıldızların dünyanın etrafında döndüğüne inanırken,
Şu anda bilgi ötesi çağı yaşıyoruz. 
Binlerce yıllık bilgi birikimini, 70-80 li yıllarda olduğu gibi fasikül fasikül biriktirdiğimiz ansiklopedilerden değil;
İnternetten, sosyal medyadan öğreniyoruz.
Hem de birkaç saniye içinde… 

***
Mesela teknoloji sayesinde;
Her yıl, dünyada 13 milyon kişinin kansere yakalandığını ve 8 milyon kişinin hayatını kaybettiğini öğreniyoruz.
2030 yılına gelindiğinde, kanserli hastası sayısının, 75 milyona ulaşacağının öngörüldüğünü de...
Bilgi açısından eskisinden çok daha şanslıyız, çok daha hızlı ulaşabiliyoruz.
Her sabah onlarca televizyon kanalın da, sağlığımızı nasıl korumamız gerektiği ile ilgili programlar yapılıyor.
Uzman doktorlar, kanserden korunma yollarını, tedavilerini, detayları ile uzun uzun anlatıyor.
“Kansere yakalanmamak, kanserden korunmak için neler yapmalıyız?”
“Kanserden değil, geç kalmaktan korkmamız” konusunda telkinlerde bulunuyorlar. 
Kimimiz, uzmanları sadece dinlemekle kalmayıp, söylediklerini, harfiyen uyguluyoruz.
Kimimiz de “Aman canım, bana bir şey olmaz “deyip, fosur fosur sigara içip, kötü beslenmeye, strese girmeye devam ediyoruz.
Siz hangisisiniz? Bilmiyorum.

Bildiğim tek bir şey var: Ne kadar pimpirikli davransak ta,
Doktorların, sağlıklı kalmak için söylediği yapılması gereken şartları yerine getirsek te;
Yani sağlıklı beslenmeye gayret edip, spor yapsak, stresten uzak durmaya çalışsak bile;
Ne yazık ki, yediğimiz besinler, içtiğimiz su, soluduğumuz hava eskisi gibi doğal değil!
Teknoloji ilerledikçe, kirlendi ve bir an önce önlem alınmazsa, kirlenmeye de devam edecek.
Dolayısı ile bilinçli olmalı, havamıza, suyumuza, toprağımıza, daha fazla kirlenmemesi için sahip çıkmalıyız.




Allah kimseyi umarsız hastalık vermesin!

Sağlık Bakanlığı, 2005 yılından beri sağlık reformu yapıyor ya;
Herkes mutlu, herkes çok mesut…
Bakanlığın bu reformundan sonra, ülkemizde ki tüm hastaneler, doktorlar ve hastalar, derin bir nefes aldı…
Herkes, kuyruk beklemeden, istediği hastane de, istediği doktora muayene oluyor, istediği eczaneden ilacını alıyor…
Her ailenin özel bir doktoru var.
Yani ortalık güllük gülistanlık!
Öyle değil mi?
***
Şaka bir yana, ülkemizde ki verilere bakınca, her aile hekimine düşen hasta sayısı, yaklaşık 3-4 bin civarında.
Doktor- hasta sayısı ve her hastaya düşen muayene zamanının 1- 1,5 dakika olduğunu görünce, insanın hasta olmayası geliyor!
Işık hızı ile yapılan muayeneden sonra, reçetelerini alıp, eczaneye gidiyor hastalar,
Bu kadar kısa zamanda konulan teşhis için doktorlarına,  kah minnet duyarak, kah inanmayarak!
***
Ancak doktorların, reçetelerine,  piyasa da bulunmayan ve sayıları her geçen gün değişen yaklaşık 500 ilacı yazmamaları gerekiyor.
Gerçi Sağlık Bakanlığı, bu ilaçları, yurtdışından özel şirketler tarafından getirilmesi için ihale yapmaya karar vermiş(!)
Bakanlığın bu açıklamasından sonra, 10 Eczacı Odası da, ortak basın açıklaması yapmış.
***
Basın toplantısında ortak açıklamayı okuyan Mersin Eczacı Odası Başkanı Ecz. Hüseyin Şimşek:
“ Sağlık Bakanlığı bir taraftan bulunmayan ilaç yok derken, bir taraftan da bulunmayan ilaçları yurtdışından getiren firmaların önünü açacaklarını açıklaması çelişki oluşturuyor. Sayısı her geçen gün değişen yaklaşık 500 ilaç, piyasa da bulunmamaktadır. Özellikle kanser, kalp ilaçları ve aşılar gibi yaşamsal öneme sahip ilaçlara hastaların ulaşamaması ilaçların karaborsa ve sahte ürünlerin üretilmesine neden olmuştur. Sorunun doğru çözümü, bulunamayan ilaçların ülkemizde üretimini teşvik etmek ve doğru fiyat politikası uygulamaktır. Bunun yerine yanlış politikalarda ısrar edilmeye devam edilirse eğer, bulunmayan ilaçlar vatandaşa çile çektirmekle kalmayacak, sağlıksız bir şekilde ulaşacaktır” demiş.
***
Ben bütün hekimler gibi, gereksiz ilaç kullanımına karşı olan bir hekimim.
Leblebi gibi ilaç kullananlara, kendine iyi gelen bir ilacı, komşusuna tavsiye edenlere ve tavsiye edilen ilaçları kullananlara, çok kızarım.
Ama yanı zamanda gerekli olduğunda, piyasa da bulunmayan ilaçlar için ilgili önlem almayan ilgili kurumlara da!
Ne diyeyim?

Allah kimseye umarsız hastalık vermesin!

Güler misin, ağlar mısın?



Geçtiğimiz hafta, yerel gündemi hatta ulusal gündemi meşgul eden önemli konulardan biri de, İzmit’e gelen tramvaydı.
 Anıtpark’ta, uzaydan inmiş lunapark trenine benzeyen tramvayı gördüğünde, “İzmit’e tramvay gelmiş” müjdesini veren bir tanıdığımın sözüne, ilk önce pek anlam veremedim.
Zira İzmit’te, halihazırda tramvay için döşenmiş ray sistemi yoktu.
 “Sanırım yanlış anlatıyor ya da ben yanlış anlıyorum. Herhalde yapımı süren hızlı trenle ilgili bir şeyden bahsediyor” diye düşündüm.
Ertesi gün Anıtpark’ın oradan geçerken, gördüm.
Gerçekten İzmit’e tramvay gelmişti!
Basbayağı bir tramvayı getirmiş, Anıtpark’a kondurmuşlardı.
Tramvayın başında ise, iki görevli…
Yanından geçenler, sağını solunu inceliyor, eğilip altına bakıyor, görevlilerden izin alıp içine giriyordu. Tramvayın altından, elektrik direğine uzanan elektrik kablosu ise cabası…
Gülmekten öldüm.
***
Sonra öğrendik ki, AKP’li Büyükşehir Belediyesi,  önümüzdeki seçimleri kazanırsa eğer, İzmit’e gelme olasılığı olan tramvayın rengini ve ismini halka sormak istiyormuş.
Bu yüzden, sanki uzaydan düşmüş lunapark treni gibi görünen tramvayı getirmiş, parkın ortasına kondurmuş!
Şaka gibi…
Ya kardeşim, sen tramvayı getir de; ismi ne olursa olsun, rengi ne olursa olsun. 
Kim itiraz eder ki?
Vatandaş, “Yok, ben ismini beğenmedim, bu tramvaya binmem”
Ya da “Bu renk benim uğursuz rengim, binersem işlerim ters gider” diyecek sanki!

***
Daha da komiği; kenti ve ülkeyi yöneten zat-ı muhteremler, tramvaya binip, halkı selamlamış, bu komik durumu ölümsüzleştirmeleri için basın mensuplarını çağırmış…
Şimdi tüm ülkenin, bizim raysız tramvayımıza güldüğünü, dalga geçtiğini biliyorum da, İnşallah dünya basını fark etmemiştir.
Zira en fakir ülkelerde bile yüzyıllardır, sadece tramvay değil, aynı zamanda metro hattı, en ücra kasabalara kadar gidiyor.
Hesapta biz ödüllü Avrupa kentiyiz ama değil metro, tramvayımız bile yok.
Tek raylı sistem olan tren hattımız da, uzun zamandır hızlı tren davasına, çalışmıyor.
***
2009 yerel seçimlerinde, AKP Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ulaşım planında monoray, Sekaray, metro, teleferik vs. gibi toplu taşıma araç projeleri vardı.
Hatta bu projeler için bir sürü paralar dökülüp, broşürler ve kalın kitapçıklar bastırılmıştı.
 Ancak 5 yıldır, bu konuyla ilgili hiç bir çalışma yapılmadı ve projeler, sadece seçim vaadi olarak kaldı.
Seçimler yaklaştı ve vaat edilen projeler gerçekleştirilemedi ya;
“Geçen seçimlerde verdiğimiz sözleri ve vaatleri gerçekleştirmedik. Eee, ne yapalım, o zaman? İnsanları etkileyip, oylarını alabilecek zihni sinir projeleri üretelim”  diye düşünmüşler sanırım.
Ancak teknolojinin inanılmaz bir hızla geliştiğini, hızına yetişmenin mümkün olmadığını, kentte yaşayan kayda değer sayıda insanın, bunun farkında olduğunu unutmuşlar ve kentin göbeğine “kablolu tramvayı” getirip, oturtmuşlar…
Güler misin, ağlar mısın? 



Timsah gözyaşları…

Geçtiğimiz günlerde, çocuk yaşta evlendirilen ve yine çocuk yaşta ölen,  “Kader gelin” için gözyaşı döktük, ülkece!
Basına yansıdığı, gazetelerde yazdığı ve televizyon kanallarında gösterildiği için, haberimiz oldu...
Kim bilir, daha ne dramlar yaşanıyor, bilmediğimiz?
***
Teknoloji gelişti, umarsız birçok hastalığın tedavisi, çaresi bulundu, insan ömrü uzadı hesapta.
Ancak kötü besleniyor, yeterince hareket etmiyor ve kirli hava soluyoruz (özellikle büyükşehirlerde).
İçtiğimiz su, su değil…
Yediğimiz besinler, besin değil; posa!
Ekonomik ve iş koşullarının verdiği stresi de ilave edersek eğer, kötü hastalıklara davetiye çıkıyor, yaşamlar kısalıyor.
İstediğin kadar yaşam tarzına dikkat et,  istediğin kadar hijyenik yaşamaya çalış, bir takım genetik hastalıklar yakana yapışabiliyor ya da hiç yoktan bir trafik kazası ile yaşam sona erebiliyor.
Hatta yolda yürürken, kafana bir tuğla düşebiliyor ya da karşına çıkan bir çukurda boğulabiliyorsun.
***
Bu ölümler beklenmeyen, olmaması gereken ama en önemlisi de önlenebilir ölümler…
İnsan duyunca üzülüyor.
Ancak evcilik oynama yaşındaki, oyuncak bebekle oynaması gereken yaştaki kız çocukların ya berdel ya da başlık parası için baş göz edilmesi, doğurduğu bebekle baş edemeyip, intihar etmesi ya da öldürülmesi, üzüntüden öte isyan ettiriyor, kahrediyor insanı!
***
Bu bizim suçumuz, hepimizin suçu. İnsanlık suçu…
Bu olaylar sadece doğu da oluyor sanıyoruz, oradaki halk eğitimsiz, o nedenle oluyor diyoruz!
Peki bizim kentimiz de dahil olmak üzere batıda da, küçücük çocuklar evlendirmiyor mu?
Hatta 12-13 yaşındaki kızlara; okumuş yazmış, kerli ferli,  evli barklı, yaşını başını almış birçok kategoride ki insan, aylarca, yıllarca tecavüz edip sonra da “ Aaa biz yaşını bilmiyorduk, çok gelişmiş gösteriyordu. Biz onu  + 18 sanıyorduk” demiyor mu?
***
İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, son üç yılda, 18 yaşını doldurmadan evlendirilen çocuk sayısı 130 bini geçmiş.
Üniversiteler bu konuda araştırma yapıyormuş, sosyal medyada pedofiliye savaş açılmış, yasal yaptırımlar varmışmış, uygulanacakmışmış.
Hepsi hikaye…
***
Ülkemizde, kız çocuklarına ve kadınlara bakış açısını değiştiremedikten sonra;
eşya değil, birey olduğunu algılatamadıktan, öğretemedikten sonra;
 istediğin kadar yasal yaptırım koy.
Çocuk yaşta evlendirilmenin yanlış olduğunu kavrayacak eğitimi vermeden,
 küçük yaştaki çocuklara cinsel istismar edenleri, rehabilite edecek merkezleri kurmadan, ağlarsak;    
timsah gözyaşları olur.
Ve daha çook ağlarız…
    


2014

70’ li yıllarda çocuk olanlar anımsarlar;
Tek kanallı siyah beyaz televizyonlardan izlediğimiz, 
Her hafta en heyecanlı yerinde biten,
Yeni bölümünü izlemek için, bir sonraki haftayı iple çektiğimiz dizi filmleri...
***
Mesela “Uzay 1999” diye bir dizi vardı.  
Aydaki nükleer patlama sonucu,  Ay üssü Alfa’nın yörüngeden çıkıp, uzayda kaybolmasını konu alan;
Kaptan König, Dr. Helena ve Mr. Spock vb. gibi kahramanların yeni maceralarını izleyebilmek için, sabırsızlıkla beklerdik.
***
O yıllarda, belki dizinin etkisi, belki de çocukluk aklımla (şimdiki çocuklar bu düşünceme gülebilirler ama o zamanlar teknoloji, şimdi ki kadar gelişmemişti)
1999’ un çok uzak bir zaman olduğunu, dünyanın sonu gelse bile bizim de zaten yeterince yaşlanmış olacağımızı düşünür,  kaygılanmamaya çalışırdım.
***
Yine o yıllarda Dr. Kimble ile kaçar, tek kollu adamın yakalanacağı gün, dizinin sonu olacağını bilsek bile Dr. Kimble’ın masumiyetini kanıtlayacağı günü içten içe beklerdik.
Tatlı cadı Sementha, burnunu oynatınca sanki bizim dileklerimiz yerine gelirdi.
Buruşuk pardösülü Komiser Colombo’nun, tipine bakıp,  en umutsuz sanılan cinayetleri çözümlemesine şaşar kalırdık.
***
O dönemlerde herkesin televizyonu yoktu şimdiki gibi…
Televizyonu olmayanlar, her hafta televizyonu olan komşularına gitmek için bir bahane uydurur, bahane yoksa olması için dua ederdi.
Şaka bir yana, teknoloji öyle gelişti ki, o dönemde mahalleye düşen siyah beyaz televizyon sayısı parmakla gösterilecek kadar azken, şimdi büyükşehirleri bırakın ;  köylerde bile her evde birden fazla televizyon var artık. Üstelik renkli ve yüzlerce kanallı…
Tüplüler çoktan tedavülden kalktı da, bir üst model plazmaya hatta LCD olanına geçeli epey zaman oldu. Hatta meraklıları artık üç boyutlu filmleri evden izleyebiliyorlar.
***  
Günler, yıllar ne kadarda hızla gelip geçiyormuş.
Çocukken,  “1999” yılı çok uzak gelirken, “2013” geldi ve geçti bile...
O günden bu yana teknoloji kat be kat gelişti.
Çocukken merakla beklediğimiz dizilerin yerini bambaşka diziler aldı.
***
Ancak teknoloji geliştikçe arkadaşlıklara ve komşuluklara ne oldu anlayamadım.
 İnsanlık nereye gitti?
Bizi yönetenler, ne yapıyor?
Dünyanın sonu gelecek diye korkarken, insanlığın sonu mu geldi yoksa?
***
2014;
İnsanların, insan olma bilincini yakalayabilmesi umuduyla, kutlu olsun.   






Ali kıran baş kesen...

Yerel seçimlere çok az bir zaman kaldı.
Hemen hemen bütün partilerin büyükşehir ve ilçe başkan adayları belirlendi.
Adaylar arasında tatlı bir rekabet beklerken ülke olarak geçtiğimiz hafta şok olduk.
Bugüne kadar yaşanmış onca olumsuzluklara rağmen, hayatımızda hiç görmediğimiz, söyleseler inanmayacağımız, hatta utanç duyacağımız olaylara tanık olduk ve gerisi çorap söküğü gibi geliyor.
Bu olumsuzluklar, sadece ülkemde değil, gerek kentimde, gerekse yaşadığım muhitte, almış başını gidiyor.

***   
Bakıyorum yurdum insanına, birilerinin eline yetki verildiğinde,
“Ali kıran baş kesen olmuş”
Hatta ileriye gidip, egosantirik durumlara girmiş...
Örnek mi istiyorsunuz?
En basitinden , adam apartman yöneticisi olmuş, apartman görevlisine talimat veriyor:
“Bundan kelli, şu, şu insanlara servis yapmayacaksın”
Ya da bir mevkide müdür olmuş “Şu adamın işini, öncelikli halledeceksin, diğerleri beklesin”...
Adam bankaların en kıdemlisi olmuş, “Paraları istediğim yerde muhafaza ederim, ister banka da isterse ayakkabı kutusun da, size ne?”
 Ben ne dersem o olur” ya da ülke yönetiminin başına gelmiş, “Ben filancayım, filancanın oğluyum” demiş...
Mantıklı baktığında, çok anlamsız gibi görünse de muhatapların algısı ve davranışı çok önemli...
Hangi kültürde olursa olsun, genellikle de tavır “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”  tavrı ne yazık ki...
***
Bana göre, bu tür egosantirik davranışların sebeplerden biri küreselleşen dünyamızda, bilişim çağını yakalama becerisine erişememekse, bir diğeri ve aslında daha önemlisi ise kendini ve insanı sevmemektir.
Kabul edelim ki hepimiz benciliz.
Çoğumuz, “Biz” demek yerine,  “önce benim düşüncelerim dinlensin”, “önce benim duygularım tatmin edilsin”, “benim dediğim en doğrudur”, “ben en iyisini bilirim”...
“Ben, ben ben...” deriz.
Hele ki bu zihniyetteki insalar, etraflarında birkaç şakşakçı buldu mu, .
“BEN PADİŞAHIM, BEN KAİNATIM” mertebesine ulaşmıştır artık...

Oysa mevkiler gelip geçici, insanlar üzerinde bırakılan etki yani kendilerini nasıl hissettikleri ,kalıcıdır.
Yerel seçimlere çok az bir zaman kaldı.
Ona göre!

  

  



Adaylara önerim ve dileğim…

“İşletme Körlüğü” diye bir tabir duydunuz mu?
Belki duydunuz,  belki de konunun uzmanı olarak, ” Bu nasıl bir soru?” diyorsunuz,  kim bilir?
Ancak duymayanlar için işletme körlüğü, uzmanların deyimi ile kısaca “İşletmelerde zaman içinde çıkan sorunların çalışanlar tarafından görülmemesi ya da kabullenilir hale gelmesi durumudur” diyebilirim.
Yani herhangi bir işletmede çalışan, gerek personel, gerekse yöneticiler, işletmede süreç içinde ortaya çıkan sorunları, hataları, düzensizlikleri göremez hale geliyor. Öyle ki gelecekteki olası fırsatlar kaçırılabiliyor ya da riskler göz ardı edilip ciddi kayıplar yaşanabiliyor.
***
Bilgi ötesi toplumu yaşadığımız bu dönemde, değişim ve gelişimin ne kadar hızlı olduğunu bilen şirketler, işletme körlüğü ile başa çıkabilmek için, çalışanlarının bu konuda eğitim almalarını sağlıyor.
 İşletme körlüğü ile ilgili detaylar, çareler, örgütsel değişim, SWOT Analizi vs. benim uzmanlık alanım değil.
Ancak ben işletme körlüğünün sadece şirketlerde ya da kamu da değil hayatın her alanında olduğunu düşünüyorum, özellikle de siyasette…
Neden mi?
Her duyarlı yurttaş gibi ben de, hangi yöntemle olursa olsun (seçim ya da atama)  bir kurumun ya da örgütün başına yönetici olarak gelen kişi ya da kişilerin etrafının hemen belli kişiler tarafından çevrildiğini biliyorum çünkü…   
Bu yöneticilerin bir kısmı,  abartılı, süslü, ağdalı sözlerle pohpohlanmaya başlandığında;
Yaptığı hatalar, yanlışlar konusunda uyarılmak yerine   “Padişahım çok yaşa!” tarzında bol bol yıkama yağlama yapıldığında;
Yani bu tür tezahüratlar ile zihinsel ve düşünsel engellemelere maruz kaldıklarında genellikle egoları tavan yapıyor. Haklı olarak kendilerini padişah sanmaya başlıyorlar.  
Astığı astık, kestiği kestik oluyor artık!
Bu saatten sonra, yanlış yaptığı konusunda küçük bir ima da bulunanlara, küfür etmek, tekme tokat girişmek de yetmiyor;
“Tez boynu vurula! “ durumu vuku buluyor…
***
Yerel seçimlere çok az bir süre kaldı.  
Her geçen gün, ülkemiz de ve kentimiz de siyasi partilerin aday adaylarının, gerek atama gerekse önseçim yöntemi ile adaylıkları açıklanıyor.
Adaylara önerim ve dileğim şu ki;  yerel yönetimlerde ki görevlerine seçildikten sonra;  

 Dışarıdan bakan bir gözün, ne kadar önemli olduğunun bilincinde olup, hiçbir zaman işletme körlüğü yaşamasınlar…

Siz siz olun…

Kombiniz bozulursa ne yaparsınız?
“Servisi çağırırız” dediğinizi duyar gibi oldum.
Tekrar bozulursa, tekrar ve tekrar…
Yenisini almaya karar verirsiniz değil mi? Astarı yüzünden pahalı olmaya başlamıştır çünkü.
Bir de kar, kış, kıyamet gelmeden önlem almak gerekir diye düşünürsünüz.
Sonra piyasa araştırması yaparsınız. Hangi markayı ne kadara alırsınız?
Kaçlık kombi, kaç metrekareyi ısıtır? Yoğuşmalı  olan mı daha iydir, yoğuşmasız olan mı?
Hangisi daha az enerji ile daha iyi ısı verir?
Hangisinin servis ve yedek parça garantisi vardır?
Kısacası hem kaliteli hem de ucuz olsun istersiniz vs. vs…
Sonra en çok beğendiğinizi satın alırsınız. Servis gelir, takar.
İzgaza haber verirsiniz. İzgaz gelir bakar, “uygundur” der ve kullanmaya başlarsınız.
Yani biz öyle zannettik!
***
Kombimizi aldık, alırken neredeyse eski kombinin aynısı olmasına dikkat ettik.
Bir ara “Asılı olduğu duvarı değiştirsek mi? “diye düşündük ama hemen vazgeçtik.
İZGAZ proje ister, sorun çıkartır, bizim için zaman problemi olur, en iyisi hiç dokunmayalım dedik. Kombiyi taktırdıktan sonra, İZGAZ’a telefon ettik.
Vezneye belli bir para yatırıp saat 18.00 den sonra da randevu almamız söylendi.
Randevu saatinin, mesai saatleri dışının olması garibimize gitti aslında ama “prosedür bu herhalde” diye, dedikleri gibi saat 18.00’ den sonra aradık.
Karşımıza bilgisayar çıktı ve bize beş gün sonrası için randevu verdi.
“Nasıl yani? Beş gün, doğalgaz olmadan, biz ne yapacağız?
Hadi bir gün, bir şekilde idare edersin de, beş gün çok değil mi?”
Bilgisayarın verdiği randevuya inanamayıp, ertesi gün mesai saatlerinde tekrar İZGAZ’a gittiğimizde;
Beş günün aslında erken bir zaman olduğunu öğrendik.
Bazen bir ay sonraya bile randevu verilebiliyormuş…
“Haa o zaman çok şanslıymışız(!)” dedik.
Yani İZGAZ diyor ki; 5 gün ısınma, yıkanma, yemek falan da pişirme ve dua et,
Çünkü bu durum bir ayda sürebilirdi!
Şaka gibi…
***
Hatırlarsanız beş yıl önce, Kocaeli Büyükşehir Belediyesine ait İZGAZ, özelleştirme kapsamında Fransızlara çerez parasına satılmıştı.
Güya özelleştirme olunca; daha iyi, daha hızlı hizmet verilecekti.
Hızlı hizmet buysa, gerisini düşünemiyorum!
Benden size tavsiye;
Siz siz olun, kış ortasında kombi değiştirmeye kalkışmayın.
İlle de değiştirmeniz gerekiyorsa da, ya kombinizi almadan önce İZGAZ randevunuzu alın
ya da elektrikle, tüple, odunla ve kömürle çalışan bilumum ısıtıcıları ve ocakları hazır bulundurun!


Hala anlayamıyorum!

Bu hafta, Toplum Ağız Diş Sağlığı Haftası ve 22 Kasım da, Dişhekimleri Günü…
Sadece zor durumlarda aklınıza gelen hani dayanılamayacak en önemli 3 ağrıdan biri olan, sabahlara kadar zıp zıp zıplatan “diş ağrısı”nı (diğer ikisi doğum ve böbrek) dindiren hekimlerin günü…
Tüm dişhekimlerinin “Dişhekimleri Günü” kutlu olsun.
***
Kentimizde büyük özveri ile çalışan Kocaeli Diş Hekimleri Odası Yönetim Kurulu Üyelerinin önderliğinde, hafta boyunca birbirinden farklı sosyal ve bilimsel programlar düzenlendi ve ziyaretler gerçekleştirildi.
Yine bu haftaya özgü Toplum Ağız ve Diş Sağlığı Komisyonu, çeşitli okulları ziyaret edip; öğrencileri ağız ve diş sağlığı konusunda bilgilendiriyor. Bilimsel etkinlikler düzenliyor.
Tabii bunlar sadece gönüllü dişhekimlerinin gayret ve çabaları sonucunda oluyor.
Gönül isterdi ki, AKP hükümeti Türk Dişhekimleri Birliğinin 2008 yılında sunduğu, başta muayenehaneler olmak üzere serbest dişhekimlerinden hizmet alınması için koruyucu ağız diş sağlığı hizmetlerini temel alan, halkın ve dişhekimlerinin taleplerini ortaklaştıran, sürdürülebilir projeye, sıcak baksaydı. Ne yazık ki 2008 yılından bu yana 5 yıl geçmesine rağmen değişen hiç bir şey olmadı.
***
11 Ekim 2008 tarihinde, başbakanla görüşülmüş, başbakan bu konu ile ilgili çalışma yapmaları için sağlık ve çalışma bakanlarına talimat vermiş, Türk Dişhekimleri Birliği ve her iki bakanlığın temsilcileri ile 15 Ekim 2008 tarihinde bir araya gelinmiş. Hepsi bu… 
Ara ara yaygın medyada;  “SGK ve Bağ-kur’lulara özel dişhekimi yolu açılıyor ”  
“Diş için artık özele gidilecek”
 “Özelden hizmet alınacağını bakan açıkladı”
”Diş tedavisi de sosyal güvenlik kapsamına giriyor” gibi haberler yapılsa da; tık yok!
 Ağız ve Diş Sağlığı Merkezleri ise o kadar yoğun ki, Dünya Sağlık Örgütünün önerdiği, hasta başına ayrılması gereken 45 dakikayı bir hastaya ayırmak, ne yazık ki mümkün değil.
Bu durumdan hem hastalar, hem de hekimler şikayetçi.
Şikayetçi ama  “Sağlıkta dönüşüm yaptım, sağlığı özelleştirdim” diye övünen ama ağız ve diş sağlığını, sağlıktan saymayıp; özel muayenehanelerden hizmet alımı yerine Ağız ve Diş Sağlığı Merkezlerinde hem hastaları hem de hekimleri mağdur eden, Sağlık Bakanlığına ve hükümete, neden kimse sesini çıkartmaz, hala anlayamıyorum!



Ne yazık ki!

Birleşmiş Milletlerin düzenlediği, iklim toplantısı 11-22 Kasım tarihleri arasında;
Polonya’nın başkenti Varşova’da gerçekleştiriliyor.
Bir yandan başbakanın kızlı- erkekli polemiğini, diğer yandan Adana Valisinin küfürlü söylemini tartışırken, bu konferans yeterince ilgi alanlarımıza giremedi ne yazık ki! 
Halbuki geçtiğimiz hafta  “asrın felaketi” ifadesinin bile az geleceği, tarihin en büyük tayfunlarından biri yaşandı Filipinlerde… 10 binden fazla insan öldü.
Milyonlarca insan mağdur oldu; açlık ve susuzlukla savaşıyorlar.
Kasırga, Vietnam ve Çin’de de yüzlerce insanın canına mal oldu.
***
Konferansta, Filipinler iklim komiseri Naderev Sano, “Dev tayfunların artık günlük hayatın bir parçası olduğunu, bunun önüne geçebilmek için ciddi adımlar atılması gerektiği” ifade etti.
Ancak, Uluslararası Küresel İklim Değişimi Konferansının amacı; dünya iklim değişikliğini yavaşlatmak için 2015 yılında bir anlaşmaya varabilmek…
Çevreciler, hızlıca gerekli önlemler alınmadığı takdirde; sıcak hava dalgalarının, sel felaketlerinin artacağını, deniz seviyesinin daha fazla yükseleceğini söylüyor.
 Fakat okuduğumuz haberlere göre, toplantıdan iklim değişikliği ile mücadele için ciddi bir sonuç çıkacağı beklenmiyor. Çünkü birçok gelişmiş ülke, iklim değişikliğinden ziyade, ekonomik aksaklıklardan endişeleniyor.
Ne yazık ki, yenilenebilir enerjiye yatırım yapmaktan kaçınıyor!
***
Peki, biz ülke olarak, iklim değişikliğinin neresindeyiz?
Aslında bir çoğumuz gidişatın farkındayız ama umursamıyoruz.
Umursamıyoruz diyorum çünkü yazın az da olsa yağan- ama sağanak şeklinde yağan- yağmurlarla, yerin altına gömdüğümüz 169 milyarlık yatırımın boşuna olduğunu gördük.
Sadece dere yataklarının etrafındaki yerler olsa içim gam yemeyecek ama kentin her yanını, sular, seller götürdü.
 Şu anda ise Kasım ayının ortalarına gelmemize rağmen hala yazdan kalma günlük güneşlik günler yaşıyoruz.
Yaşadığımız düzensiz hava koşulları ve değişen iklimle birlikte, ülkemizde ki erozyon ve çölleşme de artıyor.
İstatistiklere göre,  yüzyılın sonuna doğru Avrupa ve Orta Asya bölgesinde aşırı hava olaylarına maruz kalacak ülkeler arasında ilk üç sırada yer alıyoruz.
En komiği ise, üç tarafı denizlerle çevrili, gani gani akarsu ve göllerimiz olmasına rağmen, su fakiri ülkeler arasında yer alacak olmamız. 
***
Bu bilimsel gerçekleri bilmemize rağmen;
Ne yazık ki biz hala kısa günün karı olan, termik ve nükleer santral yapmanın
ya da Atalarımızın diktiği mevcut 3-5 ağacı kesip, AVM, fabrika veya yol yapmanın peşindeyiz!
Ne diyeyim Allah sonumuzu hayır etsin.



Betonlaşan şehirler gibi…

Geçen hafta yazdığım  “Ev alma, komşu al” adlı yazımdan sonra, birçok elektronik posta iletisi aldım.

Meğerse ne kadar çok, komşusundan şikayetçi olan varmış…

Kimi, yüksek sesli müzik dinleyen, televizyon izleyen, uyardıkları halde hiç umursamayan komşusundan;

Kimi, komşusunun apartman dairesinde beslediği köpeğinin sabaha kadar havlamasından;

Kimi, bütün hane halkının ayakkabılarını kapı önünde sergilemesinden;

Kimi, geleni gideni takip eden meraklı komşusundan;

Kimi de, karısını, çocuklarını sille tokat döven komşusundan muzdaripmiş…

***

Daha önceden duyduğum komşu hikayelerini de eklersem eğer;

Balkonda kahvaltı ederken, üst kattan halı silkeleyen komşu tipi mi ararsın, çöp poşetini fırlatan mı?

Bulaşık leğenini mutfak penceresinden boca eden mi, elektrik süpürgesini boşaltan mı?

Sokak hayvanlarını beslediği için, arabasını çizen komşusu ile mahkemelik olan hayvan sever mi ararsın, komşusu yüzünden ev satan mı?

***

Uzun yıllar önce köyden kente göçmüş ancak kentlilik bilincini ve kültürünü içselleştirememiş İnsanlar,  aynı apartmanda oturduğu halde, birbirini yolda görse tanımıyor; tanısa bile görmezden gelip, kafalarını çeviriyor artık.

Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi asansörde karşılaştığında, selam vermiyor.

Selam verirse, borçlu çıkacak sanki!

Kimse kimsenin ne sıkıntısına ne üzüntüsüne ne de sevincine, mutluluğuna ortak olmak istemiyor, adeta kaçıyor…

***

Birkaç yıl önce, tanıdığım biri anlatmıştı.

 Aynı apartmanda oturdukları komşularından biri beyin kanaması geçirmiş.

Eşi o anda evde olmayan adam; bağırmış, çağırmış hatta duvarlara vurmuş…

Bakmış olmuyor, eline ne geçirdiyse atmış yani epey bir gürültü çıkartmış.

Ancak 8 katlı apartmanda, kimse çıkıp ta “ne oluyor?” diye sormamış!

Kendini bir şekilde kapının dışına atabilen adamı, kapıcı baygın bir halde bulmuş…

“Duymadınız mı peki?” dedim. “Duyduk ama karısıyla kavga ediyor sandık” dedi.

***

Hani bir Atasözümüz, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” diyerek komşuluğun ne kadar önemli olduğunu anlatıyordu ya;

Hani dinimizde komşuluk hakkının ne kadar önemli olduğu, birçok hadisle anlatılıyordu ya…

O birlikte yaşamayı bilen, imeceler yapan, komşunun derdiyle dertlenip, sevinciyle neşelenen, eski komşuluklar nerede kaldı?

İstisnalar kaideyi bozmaz ama gerçekten ne oldu o eski komşuluklara?

Betonlaşan şehirler gibi kalplerde mi betonlaştı acaba?

Ne diyeyim, Allah hepimizi iyi komşularla karşılaştırsın!

 

 

 

Ev alma komşu al!

“Ev alma komşu al” demiş ya Atalarımız, ne kadar da doğru söylemiş.
Ne yazık ki artık o eski komşuluklar kalmadı şehirlerde;
Hatta belki de köylerde de…
(Evine gelen misafirleri ağırlamak için, saçını süpürge eden, kendini başkalarının hizmetine adamış tanıdıklarımızdan özür diliyorum. Onların yeri ayrı ama istisnalar kaideyi bozmuyor)
***
Ne yazık ki, komşuluk ilişkilerimiz, her geçen gün azalıyor...
Mesela bir apartmana taşınıyorsunuz, 5 yıl oturduktan sonra oradan ayrılıyorsunuz;
Değil mahalledekiler, aynı katta ki komşularınız bile fark etmiyor, mahalle muhtarından başka…
Ya da yeni taşındığınız evin kapısı çalınıyor, açıyorsunuz.
O eskiden olan, börekli, kekli  “hoş geldiniz, bir ihtiyacınız var mı?” ritüelleri yerine,
 “Komşunuz şikayet etti, gürültü yapıyormuşsunuz. Tutanak tutacağız” diyen zabıta memuru ile karşılaşıyorsunuz!
Tadilat için izin almışsınız, kurallara uyuyorsunuz ama tahammülü yok insanların size
 Gerçi sizin kadar duyarlı davranmayan, gece yarısına kadar gürültü yapan muktedirlere, sesini çıkartmadıkları için dudağınızı ısırıyor, susuyorsunuz(!)
***
Asansöre birlikte bindiğin kişinin ekşi suratını görünce;  
hasbelkader yurt dışına gittiğinizde hiç bilmediğiniz, bilseniz bile hiç tasvip etmeyeceğiniz bir din ya da mezhepte ki insanın, sizi tanımadığı halde güler yüzle“merhaba”  demesi aklınıza geliyor.
Sonra maaşını verenlerden biri olduğunuz halde size saygısızlık, ukalalık yapan apartman görevlisi…
“Ya sabır” diyorsunuz.
 ***
Sahi ne oldu, o eski komşuluk ilişkilerine?
Yoksa bir şarkı da dendiği gibi “O komşuluklar(sevgiler) ki yoktular, onlar sadece ümitlerimiz miydi?”
Nüfusun hızla artması;
Örf ve adetlerimizin, hızla unutulması;
Kıskançlıklar, hırslar, çekememezlik miydi?

Birbirimize olan ilgisizliğimiz, duyarsızlığımız…
***
Her ne olursa olsun…
Bir çivi çaktığınız da sizi şikayet eden komşularınıza kızmayın, hatta minnettar olun.
Zira hepimiz, bayram tatiline giderken, iki aylık bebeğini emanet edecek komşusu ya da arkadaşı olmadığı için evde bırakan öğretmen annenin dramını öğrendik...
En ünlü mimar ve mühendislerin yaptığı evlerde bile, sifon çekildiğinde diğer dairelerden duyulduğunu biliyoruz. Sesimizi biraz yükselttiğimizde de!
Eğer öğretmen hanım, bayram tatiline gitmeden önce, bebeğinin canına kıymadı ise, açlıktan ağlayan bebek sesini duymayan apartman sakinlerine, pes diyorum!



Doğa affetmez!

Son on yıldır, birçok bilim adamı, dünyanın üçte birinin çölleşme alarmı verdiğini anlatıyor; tabiri caizse, bas bas bağırıyor. 
Çölleşme deyince; güzel ülkemin güzel insanları,  bunu bizim ülkemiz üzerine alınmıyor diye düşünüyorum.
Çünkü kimsenin aklına,  dünya denen devasa kürede, o kadar çok çöl varken;
 Üç tarafı denizlerle çevrili, akarsuları, gölleri gani gani olan, güzel ülkemiz gelmiyor.
Ancak bilimsel verilere göre, önümüzde ki 25 yıl içinde, çölleşecek olan ülkelerden biri de, ne yazık ki bizim cennet ülkemiz!
Bunu defalarca yazdım ve yazmaya da devam edeceğim.
Çünkü ülkemi yöneten zat-ı muhteremlerin, rant uğruna mı, cahil cesaretinden mi kaynaklanan, anlam veremediğim ve son yıllarda daha da artan, bir ağaç kesme sevdası var.
***
 AVM mi yapılacak? Ağaçları kesmeliyiz
Köprü mü yapılacak?  Ağaçları kesmeliyiz.
Yol mu yapılacak? Ağaçları kesmeliyiz.
TOKİ den hiç bahsetmeyeceğim!
***
Son günlerin hassas mevzusu, ODTÜ’den geçirilecek yol…
Bu yol için, ODTÜ’nün tespitine göre;
 292 çam,
133 dişbudak,
916 ahlat,
293 badem,
58 kavak,
696 diğer yapraklılar olmak üzere,
2 bin 388 ağaç kesilmiş…
Tepkilerden korkulduğu için, birçoğu da bayram tatilinde, kimse yokken gizlice!
60’lı yıllar da;
Kadın-erkek, çoluk- çocuk, genç- ihtiyar, seferber olmuş;
Ellerine aldıkları kazma kürekle, yüreklerinde ki heyecanla, dikmiş bu fidanları…
Neden?
Zamanla Başkent’e akciğer olacak bu ağaçları, siz sökesiniz diye mi?
***
Bütün dünyadaki başkentler, devasa ormanları ve parkları ile anılırken,
Ülkemizin yeşile en çok ihtiyacı olduğu bir dönemde,
Başbakan çıktı, partisinin grup toplantısında, önemli(!) bir mesaj verdi:
“Yol medeniyettir. Yol uğruna her şey feda edilir. Bizim değerlerimiz de yol, engel tanımaz.(Değerleri neyse?) Yol yaparken, önümüze camii bile çıksa yıkarız. Karşı çıkanlar eşkıyadır” dedi.
Oysa biz, medeni ülkelerde ki yolların, yüzyıl önce inşa edilmiş olduğunu biliyoruz.
Ve yine bu ülkelerde, yeni bir yol ihtiyacı doğmuşsa, binlerce ağacı kesmek yerine, yolun ağaçlar üzerinden viyadüklerle geçirildiğini.
Ya da çorak bir arazide bile, dümdüz giden yolun karşısına çıkan, tek bir ağaç için yolun güzergâhının değiştirildiğini...
***
Öyle 300 bin sökeriz, 3 milyon dikeriz demekle olmaz!
Doğa affetmez, zamanı gelince mutlaka öcünü alır, sayın başbakan!