Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

CHP DARICA İLÇE ÖRGÜTÜ SAĞLIKLI YAŞAM VE ÖNLEYİCİ SAĞLIK HİZMETLERİ ÇALIŞMASI

Eşim Dr. Ömer Tan ile Darıca İlçe Örgütü'nde, "Sağlıklı Yaşam ve Önleyici Sağlık Hizmetleri" konusunda, partililerimize bilgi aktarımı yaptık.
Toplantıya Darıca İlçe Başkanlarımız, Kadın Kolları Başkanımız ve Kadın Kolları Yönetim Kurulu ve üyelerimiz katıldı. 
İnteraktif geçen toplantıdan sonra katılımcılar bu tarz toplantıların tekrar yapılmasını istediler. 




Seçim sizin!

  •  
Geçenlerde,  sevdiğim ve çok değer verdiğim bir arkadaşımla konuşurken "Siyaset, dernek, iş derken, sevdiklerimiz ve bizi sevenlerle geçireceğimiz zamanı, memleket sevdamız için feda ederken kaybettiklerimizi bir an bile düşünmüyoruz. Bugün fark ettim ortancalar tomurcuk açmış" dedi.
Haklıydı…
İş güç derken, günlük koşuşturmacada;  birçok değeri, güzelliği, kaçırdığımızı fark etmiyoruz bile.
Sahip olduğumuz değerlerin ya da elimize geçen fırsatların ne kadar mühim olduğunu, ancak kaybettiğimizde anlıyoruz.  
Tüm bunları düşünürken, yıllar önce okuduğum bir kitapta, hayatın anlamını arayan adamın hikayesi geldi aklıma ve sizlerle paylaşmak istedim.
***
Hayatın anlamı nedir?
Bu soruya kafayı takan ve yanıt arayan adam, köy köy, kasaba kasaba ülke ülke dolaşırken, bu sorunun yanıtını bilen bir bilgeden bahsederler. Adam üşenmez, dağlar tepeler aşar ve bilgeyi bulur.
Bilge “sana bu sorunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” der ve
Adam, kabul eder. Bilge adamın eline bir tahta kaşık tutuşturur ve içine de silme zeytinyağı doldurur.
"Dışarıya çık ve bahçede bir tur atıp, gel. Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin. Eğer bir damla eksilirse, hayatın anlamını öğrenemezsin!" der.
Adam, gözü kaşıkta, bahçeyi turlayıp, Bilgenin yanına gider.
Bilge "Evet, kaşıktan hiç yağ eksilmemiş. Peki, bahçe nasıldı?" der.
Adam şaşkın bir şekilde " Bahçe mi? Bilmiyorum, farkında değilim. Ben kaşıktan başka hiç bir yere bakmadım ki!"
Bilge " O zaman tekrar dışarı çıkıp, bahçeyi iyice inceleyip gel ama yağ dolu kaşık yine elinde olacak."
Adam tekrar bahçeye çıkar. Biraz önce dolaştığı bahçenin harikulade güzel, muhteşem bir bahçe olduğunu görür ve adeta büyülenir...
Bilgenin yanına döndüğünde, "Bahçe nasıldı?" diye sorar, Bilge…
Adam gördüğü güzellikleri anlatacak kelimeleri bulmaya çalışırken, Bilge gülümser ve "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış" der ve ekler.
“İşte hayatın sırrı ve anlamı budur, evlat. Dünyanın tüm güzelliklerini görmek ve bunu yaparken de kaşığımızın içindeki zeytinyağını unutmamaktır"
Kıssadan hisse: Aslında bir göz kırpışı kadar kısa olan hayat, sizin bakışınızla anlam kazanır.
Ya sadece bir noktaya odaklanıp, hayatta akıp giden güzelliklerin farkına varamazsınız ya da görebileceğiniz tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsınız.

Seçim sizin!

CHP ÇEVRE VE SAĞLIK KOMİSYONU "UYUŞTURUCU İLE MÜCADELE" ÇALIŞMAMIZ.


CHP KOCAELİ ÇEVRE VE SAĞLIK KOMİSYONU olarak,"Uyuşturucu ile mücadele" konusunda yaptığımız çalışmalar kapsamında, Gültepe Yunus Emre Kültür Merkezinde bir etkinlik düzenledik.Etkinlikten önce semt pazarında broşürlerimiz dağıttık. Afişlerimizi astık. Aynı gün ve saatte Kocaelispor maçı olmasına rağmen, etkinliğe katılım ve ilgi oldukça iyiydi.  
Düzenlediğimiz etkinliğimize,İzmir'den konuk konuşmacı olarak Dr. Ülkümen Rodoplu katıldı...Gençliğimizi ve geleceğimizi tehdit eden; günümüzün sosyal, ekonomik, sağlık sorunlarının en başında gelen ve iktidar partisinin adeta görmezden geldiği, uyuşturucu kullanımı sonucu ölümlere dikkat çekmek, uyarmak için bu güneşli ve güzel Pazar gününde, eğitim için biz oradaydık.
Emeği geçen arkadaşlarımıza ve katılımcılara teşekkür ederiz.
CHP il Başkan Yardımcısı Müzeyyen Topçu Tan












Çocuk damatlar

 “Ülkemizin en önemli sosyal yaralarından biridir, çocuk gelinler…

Hemen her gün, basında bu konuyla ilgili bir haber görürüz:

 “70’lik adam, 13 yaşındaki kızla evlendi “

“11 yaşındaki çocuğun karın ağrısı, hastaneye gidince anlaşıldı!”

“Kilo aldığı zannedilen 15 yaşındaki kızın, 9 aylık hamile olduğu anlaşıldı”

“Çocuk gelin, intihar etti!”

“İşkenceye uğrayan çocuk gelin, tedavi altında!”

“Namus için öldürülen yeni gelin Ç.G’ ye, amcasının tecavüz ettiği anlaşıldı”

“16 yaşındaki Ç.G karnındaki bebekle öldü. Eşi, yaşının küçük olduğunu, bilmediğini söyledi” vs. 
Yani bu evliliklerin varlığını, bir dram yaşandıysa öğrenebiliyoruz ancak ne yazık ki!

***
Hepimiz, kızıyoruz…

Kahrediyoruz, lanetler okuyoruz…

Kendi kızımızı, yeğenimizi, kuzenimizi düşünüyoruz…

“Olur mu hiç?” diyoruz.

Ama yine oluyor!

Hatta imam nikahı ile evlenen çocuk gelinlerden bazıları, bir şekilde şikayet edilip, eşleri ceza evine girdiğinde;

“Devlet beni koruyacağına, mağdur etti” diyebiliyor.

Yani bu durumu; kanıksamış, kanıksamışız, kanıksamışlar!

İstatistiklere baktığımızda, ülkemizde 181 bin “çocuk gelin” olduğunu söylüyor.

Ve de her üç kadından birinin (bazı illerde iki kadından biri)  para için, töre için ya da berdel 

için evlendirildiğini…

***
Çocuk gelinler konusunun meclise taşınması, soru önergeleri hazırlanması,

Sivil Toplum Kuruluşlarının imza kampanyaları düzenlemesi,

Belgeseller hazırlanması,

Bilmem ne kadar paneller düzenlenmesi,

Çocuk gelinlerin, sona ermesi için yeterli mi?

Elbette değil!

***
Geçen yıl,  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı “çocuk yaşta evliliklerin sebeplerinin geri kalmışlık 

(bizim ülkemizde çocuk yaşta evlenenler sadece kızlar değil çünkü), feodal yapı ve eğitimsizlik 
olduğunu söylemişti.

Doğru söylemişti ama bu söylem neyi değiştirdi ya da değiştirebilir ki?

Dünyanın bilgi ötesi toplumu yaşadığı günümüzde, kız çocuklarını evlendirmek yerine hala  

“satmak” kelimesini kullanıldığı bir ülkede…

Milli Eğitimin her yıl değiştirdiği, tabiri caizse yap-boza çevirdiği ve geçen yıl çok tartışılan 

zorunlu eğitimi kademeli olarak (4+4+4) 12 yıla çıkaran yasa teklifini eleştirenlere “Hangi 

hüküm çocuklarımızı erken yaşta evlenmeye yönlendirecek?”  dediği halde;

Kız çocuklarının ortaokul ve lise çağlarında evlenmesinin önünü açan yönetmeliğinin 

değiştirilmesi, kız çocuğuna bakış açısını gösteriyor” demiştim, geçen yıl yazdığım köşe 

yazımda.

***
Geçen yıldan bu yana, değişen bir şey yok zira 18 yaşın altında evlenen ‘çocuk gelin’ oranının 

Avrupa’da en yüksek olduğu ülkelerin başında gelen ülkelerden biri hala ne yazık ki bizim 

ülkemiz.

Ancak erkek egemen zihniyeti yaşadığımız günümüzde, ülkemizdeki sorunun sadece  ‘çocuk 

gelinler’ olmadığını görüyoruz. Geçen yıl, 18 yaşın altında, 14 binden fazla erkek çocuğun, 

tıpkı yaşlı erkekle evlendirilen kız çocukları gibi; kendilerinden büyük kadınlarla evlendirildiğini 

görüyoruz.

Yani bilişim çağını yaşadığımız bir zamanda, çözmemiz gereken ‘çocuk gelin’ sorununun yanı sıra bir de  ‘çocuk damat’ sorununun olduğunu unutmamamız gerekiyor!

Betonlaşan şehirler de, betonlaşan yürekler!

Hayvan sever olmak, sokak hayvanlarını beslemek suç mu?
Hele ki havaların soğuduğu kış aylarında, barınacak yer,  yiyecek ve su bulma zorluğu çeken hayvanlara sahip çıkmak;
Soğuktan donmamaları, açlıktan ölmemeleri için önlem almak suç mu?
Son hızla betonlaşan şehirlerimiz gibi, yüreklerimiz de mi betonlaşıyor? 
Bu sorular, hem evinde kedi besleyen hem de sokağında ki kedilere elinden geldiğince mama ve barınak sağlamaya, veteriner bulmaya çalışan bir arkadaşımla konuştuktan sonra aklımdan geçen sorular...
***  
Belki siz de sokak hayvanlarına duyarlı birisinizdir ya da sokak hayvanlarına duyarlı olan tanıdığınız arkadaşlarınız vardır.  
Ama sokak hayvanlarını beslediğiniz için, kimse arabanızın lastiğinin kesti mi, arabanızı çizdi mi?
Üzerinize yürüyüp, sizi tehdit etti mi?
Bu nedenle, mahkemelik oldunuz mu?
Hatta evinizi satmayı düşündünüz mü?
***


Şaka gibi ama benim bir arkadaşımın başına bunların hepsi geldi…
Sebep:  Apartmanın önüne sokak kedilerinin yemeleri için bıraktığı kuru mamalar.
Neymiş efendim?  Kediler mama yemek için geliyorlarmış, mama yedikten sonra ortalığı pisleyip gidiyorlarmış!
Bilen bilir.
Kediler çok temiz hayvanlardır…
Yemeklerini yedikten sonra kendilerini temizlerler; yavruları varsa, yavrularını temizlerler.
Hacetlerini giderdikten sonra, toprakla üzerini kapatırlar.
Eğer ortalığı kirli bırakıyorlarsa, ortalıkta toprak kalmadığı için olabilir mi acaba?
Yani biz insanoğlunun doğayı yok etmesi, dengesini bozması yüzünden!
*** 
Ülkemizin her yerinde sokaklarda yaşam savaşı veren binlerce sahipsiz sokak hayvanı var.
Hayvanları Koruma Yasasında yapılan değişiklikler de, ne yazık ki yeterli değil.
Sokak hayvanlarını barınaklara tıkmak çözüm değildir.
Komşusunun, sokak hayvanlarına yemek verip vermediğini gözetleyip, şikayet etmek için can atmakta!
***
 
Sokak hayvanları için yerel yönetimlere çok iş düşüyor ama en çok ta, betonlaşmamış yüreklere!





Aile Hekimlerinin isyanı!

Geçtiğimiz hafta; Aile Hekimleri ve Aile Sağlığı Merkezi Çalışanları, 
Çalışma saatleri ve nöbet sistemini protesto etmek için, bir günlük iş bırakma eylemi yaptılar.
Ben de duyarlı arkadaşlarımla birlikte, sağlık çalışanlarımızın bu haklı eylemlerinde yanlarındaydım. 
***
26 yıldır dişhekimliği mesleğini icra ediyor olmam ve eşimin doktor olması nedeni ile sağlık camiasının içinde olmamız elbette Aile Hekimlerinin yanında olmamız için bir sebep ama en çok ta haksızlıklara tahammül edemediğimiz için bu eylem de, sağlık çalışanlarının yanındaydık.
***
Yıllardır “Sağlıkta dönüşüm programının, şık ambalajlarla halkımıza sunulan, koruyucu hekimliğin geri plana itilerek,  tıbbın rant kapısı yapılabilecek en önemli ayağı olan tedavi edici sağlık hizmetlerini ön plana çıkaran emperyalist planın bir ürünüdür." demekten dilimizde tüy bitti. 
Ancak bu söylemler yüzünden çoğu zaman eleştirildik.  Zira hastaneler de kuyruklar bitmişti.
 Artık kimse saatlerce, hastaneler de kuyruklarda beklemiyordu (!) Biz neden eleştiriyorduk ki? 
*** 
İki yıl önce yazdığım  "Şu MHRS dedikleri"  adlı köşe yazımda;
"İnternet ya da telefonla randevu almak, çok mantıklı ve akıllıca bir yöntem gibi gözüküyor.
Belki de sizin hayatınızı kolaylaştırdı ancak bir sağlık çalışanından, 
MHRS ( Merkezi Hastane Randevu Sistemi)’i dinlemek ister misiniz? 
Öyleyse buyurunuz” demiştim.
(http://muzeyyentopcutan.blogspot.com.tr/…/su-mhrs-dedikleri…)
***
“Sağlık Bakanlığına göre, hastanelere gittiğiniz de, kuyruk göremiyorsunuz artık…
Doğrudur, hastanelerde,  kuyruklar bitmiştir çünkü hastalar artık hastane yerine evlerinde kuyruğa girmiştir.” demiştim,  iki yıl önceki yazımda ama şimdi hem evlerde hem hastanelerde kuyruk olduğunu görüyorum/ görüyoruz!
 Allah kimseyi hastanelere düşürmesin ama günün herhangi bir saatinde hangi hastaneye giderseniz gidin,  tıklım tıklım doludur!  
 Ufak tefek sağlık sorunları için randevu almak istediğiniz de, iki ay sonraya gün verilmesi sorun değildir belki ancak çok acil durumlarda da randevu iki ay sonraya verildiyse;  durum vahimdir.   
Dünya Sağlık Örgütünün (WHO), hasta muayene süresinin 20 dakika olmasını öngörüyor.
Ülkemiz de, “Neyin var, şikâyetin ne? “ tarzında başlayıp 2-3 dakikada teşhis konulup, tedavi edilen hastalıklar, başka bir yazı konusu!
*** 
Aile Hekimleri neden isyan etti ve ne istiyorlar?
Diyorlar ki;
“Sağlık Bakanlığı’ndan beklentimiz; dinlenme hakkının hiçe sayılarak Aile Hekimlerinin ve Aile Sağlığı Elemanlarının, görev tanımlarından farklı işlerde, fazla çalışmaya zorlamasından vazgeçmesi,  hekim ve sağlık çalışanlarının meslek örgütleriyle işbirliği ve görüş alışverişiyle, halkımızın yararına sağlık politikaları geliştirmesidir. 

Birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan Aile Hekimlerinin ve Yardımcı Sağlık Personelinin birincil görevi, anne-bebek ölümlerinin azaltılması ve kronik hastalıkların iyi takip edilmesidir. 
Yıllık olarak anne ve bebek ölüm hızları, ülkelerin gelişmişlik düzeyi değerlendirmesinde dikkate alınan ölçütler arasındadır. 
Birinci basamak sağlık kuruluşlarının çalışma ilkeleri, 24 saat hizmet veren yataklı tedavi kurumlarından çok farklıdır. 
Sağlık Bakanının, bu kavramları bir kez daha dikkatle etüt etmesini öneriyoruz.”
 
 

Çok şey mi istiyorlar?

İzmit’te yaşayanların son zamanlarda en rahatsız olduğu konu sık sık tekrar eden elektrik kesintileri.
Kesintiler yüzünden, asansörde mahsur kalan mı istersiniz, banyoda sabunlu kalan mı?
Yemeği fırında kalan mı istersiniz, çamaşırı makinede kalan mı?
Kombiler çalışmadığı için evlerin buzhaneye dönmesi ise cabası…
***  
Elektrikle yaşamaya o kadar alışmışız ki, yarım saat kesinti bile,  insanı çileden çıkartmaya yetiyor.
Yaşı, yarım asra yaklaşanlar hatırlar;  çocukluk ve gençlik dönemlerinde, çok sık elektrik kesintileri olurdu. Dahası elektriği olmayan birçok köy vardı. Dolayısı ile her evde şimdi nostaljik bir obje olarak görülen gaz lambaları ile aydınlanmak,  o vakit, olağan bir durumdu.  
Teknolojinin beraberinde getirdiği konfora o kadar çabuk alıştı ki insanoğlu, artık alışkanlıklarından vazgeçmesi çok zor.
Eskiden, belli saatlerde yayın yapan tek kanallı televizyonu, haftada bir komşunun evine misafirliğe giderek izlemeyi nimet sayarken;
Günümüzde,  7/24 yayın yapan, yüzlerce kanallı televizyonlardan,  artık her evde en az iki tane var hem de en son model inden…
Ve bir sürü takip edilen sabah programları, diziler ve yarışma programları…
Düşünsenize, sıkı bir televizyon takipçisisiniz ve takip ettiğiniz programın en heyecanlı anında, elektrik kesiliyor!
Ya da misafirleriniz gelmek üzere,  yetiştirmeye çalıştığınız börekler, çörekler fırında,
Misafirleriniz ise asansörde kalıyor!
***
“Aaaa!!!” “Yok artık!!! ” nidaları ile hemen telefona sarılıp, özelleştirildiği için daha iyi hizmet sunacağı vaadinde bulunan ve sizi de inandıran kurumun, telefonu olan 186’yı çevirdiğiniz de,
Siz de  hüsrana uğradıysanız, çok şaşırmadım çünkü son günler de bu konuda inanılmaz şikayetler var.  
Halbuki Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş (TEDAŞ), özelleştirilme aşamasında amaçlarını açıklamıştı.
O zaman kimsenin sesi çıkmamıştı.
TEDAŞ’ın  Amaçlara tekrar bakarsak eğer;
 -Varlıkların verimli işletilmesi, maliyetlerin düşürülmesi,
-Elektrik enerjisi arz güvenliğinin sağlanması ve arz kalitesinin artırılması,
-Kayıp/kaçak da azaltma sağlanması,
-Yenileme ve genişleme yatırımlarının özel sektör tarafından yapılması,
-Rekabet sonucu sağlanan faydaların tüketicilere yansıtılması, şeklinde açıklamıştı.
***
TEDAŞ’ın özelleşirken maddeler halinde yazdığı amaçlarını gerçekleştirilip, gerçekleştirilmediği konusunda kararı size bırakıp, elektrik kesintisi yaşanan ülkelerden aklıma gelen örnekler vermek istiyorum.
Hatırladığım kadarıyla birkaç yıl önce Güney Kore’ de elektriklerin kesilmesinin faturası,  Bilgi ve Ekonomi Bakanına çıkartılmış ve Bakan istifa etmek zorunda kalmıştı. Bakanlığa sunulan raporda, birkaç hafta sonrasında elektrik kullanımının artacağı, yedek elektriğin ise bu ihtiyacı karşılayamayacağı belirtilmiş ancak bakanlığın rapora gerekli ilgiyi göstermemesi elektriklerin kesilmesine sebep olmuştu.
Hatta yanlış anımsamıyorsam,  Japonya’ da bir bakan,  elektrik kesintisi yüzünden bir vatandaş ölünce, harakiri yapmıştı.
***
Aslında elektrik kesintisinden bıkan ve burnundan soluyan vatandaş, kimsenin görevini bırakmasını ya da intihar etmesini beklemiyor ancak parasını ödedikleri hizmetin karşılığını almak, yöneticilerin vadettikleri sözleri tutmalarını bekliyorlar. 

Çok şey mi istiyorlar?  

Risk üstüne risk!

“1940’lı yıllarda kent planlama çalışmaları yapan mimarlar: İzmit ve çevresinin tarihi ve doğal güzellikleri korunarak, cazip bir sahil kenti olarak varlığını sürdürmeli, ekonomik kalkınma uğruna karaktersiz bir kent olacağına, karakterli bir taşra kenti olması daha uygundur ” sözünü, yazılarımda sık sık kullanırım. 
Çünkü çocukluğumda, yaşadığım kasabadan 100 kilometreye yakın yolu kat ederek, pırıl pırıl denizinde yüzmeye geldiğimiz, tenekeler dolusu midye topladığımız ve 35 yıldır yaşadığım Kocaeli’nin, her geçen gün kötüye giden  içler acısı haline çok üzülüyorum. 
2006 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu raporunda
“Artık sanayiye doymuştur, çakılacak tek bir çivi olmaması gerekir” denilen kent hala sanayi sektörü için iştah kabartan bir seçim olmaktan çıkmadı.
Bunun önemli sebepleri var elbette. 
Asya’yı Avrupa’ya bağlayan kara ve demiryolunun ilimizden geçmesi;  
Kara ve demiryolunun yanı sıra,  hava ve deniz yolları ile bağlantılı olması vs. sanayi kuruluşlarının karlılık oranını artırıyor dolayısı ile her geçen gün yeni tesisler kuruluyor ya da kurulu tesisler kapasite artırımına gidiyor.
Bu tesislerden biri de Körfez’ de bulunan Gübretaş Fabrikası… 
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının,  37 bin 200 metreküplük amonyak depolama tankı projesi hakkında, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumludur kararı vermiş ve bu karara karşın açılan davanın keşfi için tayin edilen bilirkişiler de, yaptıkları keşif ve inceleme sonucu hazırladıkları raporda, olumsuzluk görmediklerini açıklamışlar. Bu duruma çok şaşırdım zira bölgede oturanlar ÇED toplantısını protesto edip yaptırmamış hatta  “ÇED Toplantısı yapılmamıştır” diye imzalı tutanak tutturmuşlardı.
*** 
Bilirkişi raporunu bir kenara, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, kentimizin sanayi açısından, üretim, depolama ve taşıma konusunda zaten her türlü kimyasal riskle karşı karşıya olduğunu bilmiyor mu? 
Söz konusu amonyak tanklarının kapasite artırımı için projenin yapılması düşünülen bölgede, sanayi ile yerleşimin iç içe olması, yanıcı ve parlayıcı maddelerin üretimi ve depolanması faaliyetlerine yakın olması nedeniyle insan ve çevre sağlığı açısından büyük risk oluşturacağını bilmiyor mu? 
Sadece kentimizin değil, tüm Türkiye’nin can damarı olan ve daracık sahil bandına sıkışmış bulunan, demiryolu ve iki ana kara yolunun geçtiği bir yerde, üstelikte birinci derece deprem bölgesinde böyle bir tesisinin kurulması, risk teşkil etmiyor mu?
***
Amonyağın çok zehirli ve aynı zamanda patlayıcı, parlayıcı özelliklere sahip bir madde olduğunu bilmek için bilim adamı olmaya gerek yok. 
Uzmanların anlattığına göre, olası bir kazada gaz kaçağı olursa, amonyağı süzen hiçbir maske olmadığı için, orada yaşayan canlılar boğularak ölecektir. Ya da olası bir depremde elektrik kesildiğinde, jeneratörler devreye girmezse, sıvı halindeki amonyak, gaz haline geçecek ve tanktaki basınç nedeniyle patlama olacaktır.
Bu patlamanın ise iki Hiroşima bombası şiddetinde olduğu telaffuz ediliyor.  
Biz Dilovası’nın kirliliğine çözüm bulmaya çalışırken, kentimiz her geçen gün risk üstüne risk alıyor. Yazık çok yazık!
   

Gurbette başaran kadınlarımız Seher Tosun ile Röportaj KADININ SESİ GAZETESİ

RÖPORTAJ: MÜZEYYEN TOPÇU TAN 
Bu sayfada, yurt dışında yaşayan, başarmış kadınlarımızla her ay yaptığımız söyleşileri paylaşıyorduk, siz değerli okurlarımızla...
Elde olmayan sebeplerden bir süre ara verdik ama kaldığımız yerden aynı heyecanla devam ediyoruz.
*** 
Kadınlarımız, bizim kadınlarımız…  
Yadellerde, bir başına ayakta kalmayı başarmış kadınlarımız…
Kimi, ailesinin yıllar önce daha iyi ekonomik şartlar için gittiği ülkede okuyup, iş sahibi olmuş, o nedenle kalmış gurbet ellerde, kimi eş durumundan… 
Kimi üniversite ya da yüksek lisan için gitmiş, kimi daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak için. Belki bazıları, sırf macera olsun diye. 
Geri dönmemiş, bir yaşam kurmuşlar kendilerine ama anayurtları ile de bağlantıyı kesmemişler. Kadınlarımızın anayurdundan binlerce kilometre uzakta, kendi ayaklarının üzerinde nasıl durduklarını, neler yaşadıklarını öğreniyoruz.
***

Bu ay ki konuğumuz; Londra'da yaşayan SEHER TOSUN ESEN
Benim 15 yaşımdan beri (Erenköy Kız Lisesi Yatılı Bölümü’nden) tanıdığım, sevdiğim, takdir ettiğim arkadaşlarımdan biri… 
Bu söyleşide, 30 küsur yıldır tanıdığım gurur duyduğum arkadaşımın, hayat hikayesini okurken, zaman zaman hüzünlenecek, zaman zaman gururlanacak ve başarmanın özellikle de gurbet ellerde başarmanın ne kadar önemli olduğunu hissedeceksiniz.    
Sevgili arkadaşım, Seher Tosun Esen kimdir? Bize kendinden bahseder misin?
Soğuk bir Kasım sabahında güneşin ilk ışıklarıyla, yoksul anamın yoksulluğunu bir kat daha arttıracak bir "boğaz" olarak, sırtını dağlara dayamış, Karadeniz'i seyre çıkmış bir köyde doğmuşum. Adımı amcam söylemiş doğum zamanına denk gelsin diye. Bir tane elbisemin olduğunu ve soğuktan sürekli burnumun aktığını hatırlıyorum.  Şeker bizim için çok değerliydi, karnımız ağrıdığında annem şerbet yapar içirirdi, ilaç diye alabilirdi. Babam Alamancı idi, 6 yaşıma geldiğimde, ağabeyimin öldürüldüğünde babamı net olarak hatırlıyorum. Anneciğim hiç gelemeyen ama her an kapıdan girecekmiş gibi bir baba ile korkutur terbiye ederdi yedi çocuğunu.  Sofrada sırayla yemek yediğimizi (yeterli sayıda kaşığımız olmadığı için) hatırlıyorum. 
En mutlu olduğum zamanlar yaz aylarıydı; köydeki Alamancıların çoğu izine gelirdi; bir amca vardı ki bana özel bir kutu bisküvi getirirdi. Çocukluğum; soğuktu, karanlıktı, yoksulluktu, kimsesizlikti, annemin bizi doyurmak için amansız çalışmasıydı. 
İlkokula biraz erken başladım. İri bir çocuktum, şanslıydım öğretmen amcamın kızlarının (benden en az 10 yaş büyüktüler) önlüklerini giyerdim. Etekleri önce iyice bir katlanırdı, her yıl bir kat uzatılırdı. Siyah önlüğümün etekleri yol yoldu. 
İki bayan öğretmen vardı, diğerleri erkekti. Sınıfta her ders sıra dayağından geçerdik, bazı erkek öğrencilerin kulakları bile koparılmıştı. Öğretmenlerimiz vahşiydiler tek kelimeyle. Oyun oynamasını bile bilmezdik ve de oynayamazdık korkudan.
İlkokul bitince ortaokula yazıldım. Buraya gitmek bir buçuk saat, dönüşü iki saatti yürüyerek ama mutluyduk. Diğer köylerin çocukları da oradaydı, her dersin bir öğretmeni vardı. Çalışkandım, sabah erkenden kalkar annemle inekleri yedirmek ve sağmak için ahıra gider o işler bitince önlüğümü giyer koşarak o yolu kat ederdim. Çünkü annem eğer ona yardım etmezsek okula gidemeyeceğimizi söylerdi. Korkardım okula gönderilmeyeceğim diye. Derslerim çok iyiydi, karne zamanı hep takdir alırdım. Köy sınırlarına zafer kazanmış kumandan edasıyla karnem ve takdir belgem elimde girer köyün imamı dahil herkesten aferin alırdım. Hayatımda hala da etkisini taşıdığım bir öğretmenim oldu; Mustafa öğretmen. Köy Enstitüsü mezunu, çok çalışkan, cumhuriyet gazetesi okuyan," kendisi" olan bir kişiydi. İngilizceyi ilk ondan duydum ve çok sevdim. Ortaokulda babam bana kırmızı büyük bir sırt çantası ve kırmızı bir kar başlığı getirmişti, alamet-i farikamız idi bunlar. Hiçbir şey tamamen eskimeden yenisi alınmazdı. Benden sonra kardeşim ve ondan sonra da yeğenim kullanırdı bunları.  Ortaokul son sınıfta birçok parasız yatılı okul sınavına girmiştik. Eylül ayından önce herkese bir sınav sonuç belgesi gelmişti bana gelmedi. Sonra Ankara Fen Lisesini yedeklerde kazandım diye bir kağıt geldi. Annem bir inek satalım ve bu kızı Ankara’ya götürelim okusun dedi, babam olmaz dedi. Ankara da kimseyi tanımıyormuşuz. Okullar açılmış ve yatılı kazananlar  köyden ayrılmıştı. Ortaokulun en başarılı öğrencisi olarak ben köyde kalmıştım. Annem çaresiz, babam duyarsız, ağabeyimler ilgisiz ve bilgisizdi. Zaman geçiyor ve ben liseye gidemediğim için çok üzülüyordum. Bu arada halamın torunuyla evlendirilmem için anneme baskı yapılıyordu.  Annem “o daha 14 yaşında çocuk olmaz öyle şey” deyip konuyu kapatmıştı.
 12 Eylül askeri darbesini yayladan gelirken kısa süre konakladığımız evden köye geldiğim sırada komşunun radyosundan duydum. Herkes birbirine silahları ve solcu kitapları gizlemelerini söylüyordu. Köydeki eve geldim, jandarma gelecek dediler, silahları gömdüler, kitapları yaktılar. Yaşanan darbenin ilk tarifi buydu benim nezdimde. Bir ya da iki saat sonra jandarma geldi herkesin evini daha çok da genç erkek çocuklu ailelerin evlerini, ahırlarını, damlarını aradılar. Herkes sürekli haber dinliyordu; "vatan hainleri tutuklanıyor, idam ediliyor, ülkeyi satacaklardan ülke temizleniyordu(!)"  Karanlığın ayak seslerini güzelim Eylül sabahı duymuştum... Üniversiteye giden ağabeyim sağcı, amcamın büyük oğlu solcuydu. Oysa ne olduklarını hala bile anlayamadım... 
Ekim geçti, Kasım ayının son haftası Milli Eğitim Bakanlığından bir kağıt geldi. Başarılı bir çocuk olarak Erenköy Kız Lisesinin yatılı bölümüne Kasım ayının sonuna kadar kaydımı yaptırabileceğimizi ve hemen okula başlamam gerektiğini söylüyordu. Annem hemen harekete geçti, nereden para aldı bilmiyorum. Üniversiteye giden ağabeyimle İstanbul'da Bağcılar'da yaşayan ablamın yanına geldim. Okula gelip eniştemle kaydımı yaptırdık, formamı aldık ve ben 2 Aralık 1980 günü ilk ders İngilizce ile EKL’ ye başladım. Öğretmenimiz Kadriye Budak, yazılı yapacağını söyledi. Ben parmak kaldırdım ve okula bugün başladığımı, bu sınava daha sonra girmek istediğimi, hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Beni azarlayarak bunun mümkün olmadığını söyledi. Anlamıştım ki öğretmenler köyde de şehirde de öğrenciye karşı aynıydılar. Ben bir ders boyunca ağladım ve boş kağıt verdim. Elma yanaklı köylü kızı olarak çok utanmıştım. 
Buraya kadar soluksuz dinledim seni. Çocukluğun gerçekten zor geçmiş. Küçük bir ortamdan büyükşehire gittiğinde, neler hissettin? Erenköy Kız Lisesi ve yatılı bölümü nasıldı?
EKL benim için ne idi? Bolca yemekti, sıcak ve sadece benim olan bir yataktı, bol bol arkadaşlıktı, güvendi, mutluluktu, umuttu, ışıktı, aydınlıktı, insanlıktı, gelecekti ve her şeydi... 
Hayatımda annemden sonra beni en çok etkileyen yoğuran ve hazırlayandı. 
Okulumuz dışındaki İstanbul demek;  ilk kez trene binmek, ilk kez vapura binmek, ilk kez kendi farkına varmak; her şeye herkese daha çok dikkat etmek, sokaktaki insanlardan korkmak, kaçırılmak, kötü yola düşmek (filmlerden öğretilenler bunlar) korkusu, gülümsememek (hafif  biri sanıp kötü davranmasınlar diye önlem), dışarıda bir şey yiyememek (paramız yoktu, bir de uyutup kaçırmasılar diye tedbir olarak).
Soğuktu, çok soğuktu kemiklerime işleyen bir soğuk (paltom yoktu uzun bir süre, hala hatırladığımda üşüyorum.)
Küçücük köyümüzden sonra İstanbul dünya gezegenine eşti benim gözümde. Şimdi düşündüğümde; bunca korkuyla yaşanılan bir toplumda sağlıklı ve mutlu bireylerin olmasını beklemenin çok büyük bir saçmalık olduğunu görüyorum.  Bilinçaltımız nasıl çok kirletilmiş. 
Çok şanslıydım ki bunların çaresi olacak Erenköy Kız Lisesinde okuyordum.    Spor takımındaydım, çok mutluydum. Son sınıfta üniversiteyi kazanamamıştım. Köye gittim. 2. sene Ankara Dil Tarihi kazandım yine babam engel oldu. Hala Ankara'da kimseyi tanımıyorduk! Bir işe girmek için tekrar İstanbul'a geldim. Çok iş aradım bulamayınca Bursa'ya ağabeyimin yanına gidip şansımı denemek istedim. Otobüste giderken gazetede İstanbul Defterdarlığının personel alacağı ilanını gördüm, geri dönüp sınava girdim, kazandım ve Bakırköy Vergi Dairesinde ise başladım. Tekrar üniversite sınavına girerek Açıköğretime kaydoldum. İktisat okudum, hevesle 6 ay da İngilizce kursuna gittim. İngilizce öğrenmeyi çok istiyordum, gemilerde, Sultanahmet’te yabancılarla konuşmaya çalışıyordum. 11 yıl vergi dairesinde çalıştıktan sonra "ilim ve irfan yuvası" diye üniversiteye geçmeye karar verdim. Galatasaray üniversitesi yeni kurulmuştu, oraya geçtim. Üniversite ortamını tanıyınca bütün hayallerim yıkıldı, birbirinin ayağını kaydırmak, kadro kapmak, ek ders ücreti yarışını kazanmak vs... Her yıl ülkemizde mezun olan binlerce öğrenciye rağmen, cehalete dörtnala koşan bir toplumu kolay mı yarattılar! En suçluları isimlerinin önünde unvan taşıyanlardır. İstisnalar hariç tabii, ben de istisnayım. Zamanın rektörü ile yandaş ödemeleri yüzünden aramızda geçen büyük bir kavga sonucu kendimi İstanbul Üniversitesinde buldum. 
AKP iktidarı ile tamamen iş anlayışı değişmişti ve ben emeklilik için zorunlu olan çalışma süremi doldurduğum gün isimden ayrıldım.  Bir yıl işsiz ve yaş haddi nedeniyle maaş alamadığım için kuruşsuz kaldım. Sonra birkaç yerde çalıştım. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dediği gibi  ülkemizde " bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler..." 12 Eylül yobazlığı, karanlığı, rüşvet ve yok etme hırsı beni nefessiz ve çaresiz bırakmıştı. Çünkü kendi ahlak anlayışıma uygun bir iş bulmam çok zordu. Akıl verenler çoktu, ekmek veren yoktu. Parasız ve işsiz günlerimin sponsoru olan üst kat komşum sofraya hep fazla bir tabak ve sobaya fazla bir odun koydu. Minnetle anıyorum. Tam da bu sıralarda annemin olanca şiddetiyle evlenmemi istemesi ve sürekli baskı yapması beni evlilik kararına vardırdı. İlk gelecek teklifi kabul etmeye karar vermiştim ki Londra'da yaşayan bir tanıdığım aradı ve biriyle tanışmamı istedi. Tanıştım, 6 ay kadar konuştuk telefonda, geldi ve evlenmeye karar verdik. Evlendim hiç hayalimde olmayan, hiç ilgimi çekmeyen bir ülke olan İngiltere’ye  geldim. 
Sen anlattıkça, hayrete düşüyorum. Annen istedi diye ilk teklifi kabul etmeye karar vermen, hiç düşünmediğin yabancı bir ülkede yaşamaya karar vermen, çok cesurca kararlar. İngiltere’ye gittiğinde ne oldu? 
"Yasamayan bilemez derler" ya bunu anlayabilmen çok zor gerçekten.  Sadece annem olsa iyi… Bizim toplumumuzda şöyle bir hastalık var: Evlisi bekarı, kadını erkeği, akraban ya da arkadaşın yani herkes belli bir yaşın üzerinde ki bekar ya da dul bir kadının, kendi başına yaşamasından ciddi bir rahatsızlık duyuyor ve kendi istedikleri konuma çekmek istiyorlar. Maalesef ülkemizde köyde ya da kentte hiç fark etmez bu yaşam tarzındaki kadınlara rahat veriyor muyuz, nefes aldırıyor muyuz? Ülkemizde her gün 3 kadının öldürülmesi nedendir? Öldürülen kadınların profiline baktığımız zaman ya kendi yaşamını kurmak isteyenler ya da çaresiz bırakılanlar olduğunu görüyoruz.
Kadının hala "birey" olarak kabul edilmemesi, kişisel hak ve özgürlükler yerine güçlünün ve erkeğin egemen olmasından değil midir? 
İngiltere'de 800 yıllık Magna Carta (demokrasi ve insan haklarının ilk yazılı yasasıdır) yaşamasına rağmen, ayda ortalama 7 kadın öldürülüyor.  Kadına fiziksel ya da duygusal olarak yapılan şiddeti birinci sorunumuz olarak kabul etmeliyiz. Ben de o sıralarda yaşadığım duygusal şiddet nedeniyle hakikaten gözü kara bir karar vermiştim. İngiltere'de insan olarak değerli olduğumu anladım. Ekonomik zorluklar bizim bilgisizliğimizle birleşince etkisini daha sert hissediyordum. 
İlk sekiz ay iş aradım bulamadım. Dil bilmiyordum. Kursa gitmek için paramız yoktu ve benim çok acil bir işe ihtiyacım vardı. Gazetede hep hayalimde olan küçük bir işyeri ilanı gördüm. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemek servisi veren bir yerdi. Hemen aldım, işe başladım bu arada eşim hem destek hem de köstek oldu tam anlamıyla. Açıkçası ben yaptığım işe ait ekmek kesmeyi dahi bilmiyordum. Gelenlere istediklerine göre "  bana tarif ederlerse yapabileceğimi, hatta yaparak gösterebileceklerini" söylüyordum. O kadar kötüydü ki İngilizcem anlamadığım kelimeleri bana yazarak öğretmelerini istiyordum. Öyle kibar insanlar ki, bana bu yüzden hiç kaba davranmadılar, yazdılar, tarif ettiler, tavsiyelerde bulundular. Nasıl yapılacağını öğrettiler, birlikte güldük ağlanacak halime. Azimliydim, yaptığım işi seviyordum, onların istediğini fazlasıyla yapmaya çalıştım, kendimden verdim, hiç cimrilik yapmadım. Hep güldüm, gülümsedim. 
Hep güldüm, gülümsedim dedim. Kendimle dalga geçtim. Sorduklarında onlarla her şeyi içtenlikle paylaştım. Türkiye’den aldığım dostlarımın acı haberlerine birlikte ağladık, mutlulukları birlikte kutladık. Yalnız çalıştım, beş yıl her gün sabah 5 ‘te kalkıp işe gitmek, kendim yiyecekmiş gibi pişirip servis etmek ve hep vermek…  Bazen bana patron olduğumu söylediklerinde; “yanılıyorsunuz burada emirleri siz veriyorsunuz ben yapıyorum, kim patron” diyordum. “Ödediğiniz para mutfak alışverişimiz için katkı payınız. Ben sizin için çalışıyorum” derim.
•Gülümsemenin ne kadar önemli olduğunu uzmanlar sık sık söylerler. Gülümseyen bir insan, karşısındaki mutsuzsa bile kendini iyi hissettirir. Senin ne kadar dost canlısı biri olduğunu biliyorum. İngilizlerin soğuk olduğu ve Türkleri sevmedikleri söylenir. Yaşadığın yerdeki İngilizlerin tavır ve tutumları elbette tüm ülkeyi yansıtamaz ama bu konu da ne söylemek istersin? 
 Yaşadığımız dünyanın gerçeği şu ki, kimse kimseyi sevmez. 
Örneğin bir anne kendi çocuğunu sever yalnızca, diğer çocukları da bilir, öncelikler hep kendi çocuğunadır. 
Biz bunu böyle öğreniyor ve böyle uyguluyoruz.  Bence sevgi çok özel insanların kalbinde yer alacak kadar nadir bir duygu. Sadece saygı ve iyi ilişkiler dersek daha doğru bir tanımlama olur. 
İngiltere'de;  başkalarını benimsemek, onlarla birlikte ayni haklarla yasamak, devletin herkesi birey olarak kabul etmesi ve yasam kalitesinin ayni derecede olması için var olması ayrımcılığı hissetmenizi engelliyor.  Bireysel ilişkiler bence toplumsal yaklaşımları belirliyor. Bu nedenle de ben olumsuz bir şey yaşamadım, hissetmedim. İnsanlar birbirinin kurdudur. Buna örnek olabilecek bir olay geçti başımdan. Ağustos 2013'te bir Cumartesi sabahı işe gittim, kapıyı açtım içerisinin biraz dağıtılmış olduğunu gördüm. Kasadan para alınmıştı.
Polisi aradım. 4 dakika sonra geldiler. Etrafa baktılar, güvenlik kamerası bulundurmadığımdan ( kişisel olarak gözetlemeye ve röntgenciliğe karşı olduğum için) Rapor tutup gittiler. Aradan iki saat geçti, iş yerimin tam karşısında ki evde yasayan İngiliz bir bey geldi: "Günaydın bayan, burada hırsızlık olduğunu polisin bıraktığı yazı ile öğrendim. Çok çok üzgünüm. 
İyi insanların hayatlarını korumak ve kolaylaştırmamız gerekiyor. Sizin için üzüntümü bildirmek istedim" dedi. 
Şimdi, bu insan 4 yıl içinde bir kez bile iş yerime gelmemiş, sokakta dahi selamlaşmamışken, nasıl oluyor da bu duygulara sahip olabiliyor?  
İnsanları sadece insan olarak kabul etmeyi başardığımız gün kendi insanlığımızın zaferini ilan etmiş olacağız.  
Burada öğrendiklerim:   Hiç bir insan soğuk değildir, bilimsel olarak hepimizin normal bir durumda vücut ısısı aynıdır. İngilizlerden öğrendiğimiz bir deyim vardır. "Karşındaki kişi ile arandaki mesafe en az kol boyu kadar olmalı."  Gerçekten bu mesafeyi korumak karşındakini daha iyi anlamana ve onun yaşamına saygı göstermene sebep oluyor. Bu nedenle;  batılı işçi sınıfı ve burjuva ahlakı yalan söylemez. Sana iltifat etmez gerçeği söylerler. Kadınlara karşı çok daha kibar, teşvik edici ve takdir edicidirler. Çalışan kadını çok çok desteklerler. Samimi ve açık olursan karşılığını fazlasıyla alırsın. Mazeret bulmaya çalışmazlar, paraları eksikse doğrudan söylerler. Kimsenin konuşmasına kulak misafiri olmazlar. (Bu deyim herhalde üçüncü sınıf dünyaya aittir.) Kimseye akıl vermezler, racon kesmezler, bilmediklerini rahatlıkla söylerler. Kendilerini; kendi işleri dışında bir şey bilmek, yarış etmek ve o konuda tartışmak durumunda hissetmezler.  Dükkanda herkesin okuması için alınan gazetenin sayfası açık ise diğer sayfayı çevirmek için izin isteyecek kadar düşünceli ve kibardırlar. Batılı bir ailenin çocuğu geldiğinde istediğini doğrudan söyler. İki yaşındaki çocuk bile "lütfen ve teşekkür ederim " kelimelerinin her zaman kullanılması gerektiğini bilir. Bunların dışındaki toplumun çocukları ya ağlarlar istediklerini elde etmek için ya da anne babasının eteğini çekiştirirler. Asla doğrudan söylemezler. 
Hangi çocuk yönetecek dünyayı, hangi çocuk mutlu bir hayat yaşayacak? Tahmin etmek zor değil…
Senin ne kadar yurtsever olduğunu hatta ülkenin gündemini bizden daha iyi takip ettiğini biliyorum. Ancak İngiltere’de hatta dünyada yaşama bakış açın nedir?
İçinde bulunduğum toplumun beni kabul ve desteği ile İngilizcemi geliştirdim, kendi işimi sürdürüyorum. Ekonomik bağımsızlığımı sağladım. Düşünsel gelişimimde çok yol aldım, batılı değerleri anlamaya başladım, kendimi tanıdım. Yapabileceklerimin sınırı olmadığını gördüm, insanlaşmam için bu sürece çok ihtiyacım olduğunu öğrendim. 
Bana temel olarak bu cesareti; çokça okuduğum kitaplar, karşılaşmaya çalıştığım başarılı kişiler ve  Amway Türkiye ve Network 21 de tanıştığım kişiler verdi. Basta Jim Dornan (Mekanı cennet ve toprağı bol olsun) olmak üzere emeği geçen herkese minnettarım.  
Dünyaya bakışım:
 1. çocuklar kimsenin malı değildir, dünyanın ve insanlığın geleceğidir. Çocuklar siyah, beyaz, sarı, kızıl değildir çocuklar sadece çocuktur. Çocuklar herhangi bir dine, ırka, ülkeye göre ayrımlanamaz çocuklar hepimizin çocuğudur. Ego sahibi olmamak için çocuk sahibi olmadım. Bana ait bir şey istemem, elimden geldiğince eğitimdeki çocuklara Ç.Y.D.D (Çağdaş Yaşam Destekleme Derneği)  aracılığıyla destek veriyorum. 
2. Bu dünya üzerinde bir karıncadan, bir kum tanesinden, bir sinekten, bir ağaçtan vs. daha fazla bir hakka sahip değilim. Her birinin değeri neyse benim de odur, yere basarken de bakarım. Örümceği dahi öldüremem, can alan değil değer katan olabilirim ancak. insan sadece doğanın bir parçasıdır; sahibi, yöneticisi, hakimi olamaz.
3.Kendilerine hoşgörü gösterilmesini isteyenlere bu tavizi vermem, önce hoşgörüyü veren tarafta olmasını isterim. Bu zamanla diğerleri üstünde üstünlük kurmaya ve ötekileştirmeye neden oluyor. Türkiye'de yaşanan siyasal durum bunun en net göstergesidir.
4. Birinin kalbi kırılacak diye doğru olanı söylemekten çekinmem. İlkokulda öğrendim YALAN; her kötülüğün başıdır.
5. Göremeyenler için göz, çalışamayanlar için işçi, yeteneksizler için teşvikçi, imkansızlar için imkan veren olmaya çalışırım, bu nedenle de çok çalışırım.
Bu güzel söyleşi ve verdiğin mesajlar için çok teşekkür ederim.

22 Kasım

Bu yıl, bilimsel diş hekimliğinin kuruluşunun 106. yıl dönümü… 
Her yıl olduğu gibi,  bu yılda 22 Kasımı içine alan hafta ( 17-23 Kasım)  Toplum Ağız Diş Sağlığı Haftası olarak kutlanıyor. 
Tüm meslektaşlarımın “Diş hekimliği günü” kutlu olsun…
***
22 Kasımlar, bir taraftan toplumun ağız diş sağlığı bilincini artırmak üzere yapılan etkinlikler, diğer taraftan da, dişhekimliğinin ve dişhekimlerinin geleceğinin tartışıldığı ortamı yarattığı için önemlidir.
Dişhekimleri, toplumun ağız diş sağlığını koruma ve geliştirme hususunda taşıdığı sorumlulukla hareket ederek, karşılaştığı sorunları çözmek için birlik ve dayanışma içerisinde çalışmalarını gerçekleştirmeye çalışıyor.
Ancak, Sağlık Bakanlığı’nın, diş hekimlerinin meslek örgütünü tamamen dışlayarak ve mesleğin hassasiyetlerini göz ardı ederek hazırladığı Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelik,  dişhekimliği mesleğinin geleceğini tehdit etmektedir. 
Taslak metinde, yeni bir ADSM (Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi) tipi tarif edilmekte ve bunların yapılanmasında hekim dışı sermayenin ortaklığı ile ağız diş sağlığı hizmetlerini özel muayenehanelerinde veren binlerce dişhekiminin, gelecekte işçileşmesi ve taşeronların elinde mesleğin ticarete dönüşmesi tehlikesi ortaya çıkmıştır.
***
Bilgi ötesi çağa yaşadığımız, değişikliklere ve yeniliklere adapte olmaya çalıştığımız bugünlerde; vazgeçilmez meslekler arasında yer alan dişhekimliğinin, artık eski cazibesi kalmadı sanki…  
Bildiğim kadarıyla, Türk Dişhekimleri Birliğinin (TDB),  Sağlık Bakanlığının hazırladığı yeni yönetmelik için 10 maddelik bir talebi var. Umarım ilgili bakanlık bu talepleri kale alır.
İşte TDB’nin Sağlık Bakanlığından istediği masum talepler: 
1) Mevcut sağlık kuruluşları faaliyetlerini sürdürebilmelidir. 
2) Yeni açılacak sağlık kuruluşları için hizmetinin niteliğini artırmakla ilgisi olmayan koşullar getirilmemelidir.
3) Sağlık kuruluşları ancak dişhekimleri tarafından açılabilmelidir.
4) Sağlıkta reklama izin verilmemeli, tanıtım adı altında reklama kapı aralanmamalı,
5) Hasta sırrına saygı gösterilmeli; hastanın açık izni olmadan kişisel verilerinin paylaşılması istenmemelidir.
6) Olağan denetimler önceden bilgi verilerek yapılmalı; denetimde rehberlik önde tutulmalıdır.
7) Uygulanacak yaptırımlar ölçülü olmalıdır.
8) Dişhekiminin sürekli mesleki eğitimini destekleyen kurallara yer verilmeli.
9) Düzenlemelerde dişhekimi ile meslek örgütü arasındaki bağı gözeten kurallara yer verilmelidir. 
10) Dişhekimliğini ilgilendiren bütün kurallar dişhekimlerinin görüş ve önerilerini etkin biçimde ortaya koyabileceği bir yöntemle yapılmalıdır.
***
TDB’ nin talep ettiği maddeler atla deve değil ama bekleyip görelim bakalım. Neler, neler olacak olacak? 
Terar, tüm meslektaşlarımın “22 Kasım Diş hekimliği Günü” kutlu olsun.