Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Röportaj: Asude Fırat Özkan ile





Asude Hanım ile yaptığı iş konusunda sohbet edene kadar, kum boyamanın ne olduğunu bilmiyordum açıkçası…
 Hâlbuki İzmit Ncity Alışveriş Merkezindeki, kum boyama ile ilgili standının önünden defalarda geçmişim. Algıda seçicilik diye buna derler işte…
Yirmi küsur yaşında çocuğu olan biri olarak; rengârenk Disney balonlarının, rengârenk kumların yanından geçerken, ayakkabı, elbise vitrinleri daha ilginç gelmiş ve ilgilenmemişim işte… Hâlbuki 40 yıl önce,  ilk Disney balonuna sahip olduğumda, günlerce yatağımın başucundan kaldırmamıştım. Tıpkı bayramda giymek üzere alınan ayakkabılar gibi…
***
Asude Hanımla bir sohbetimiz esnasında Kocaeli Üniversitesi doktorlarının kum boyamayı raşitizm geçiren çocuklara önerdiğini duyunca, iyice meraklandım.
“Buyurun gelin. Hem size kum boyamayı anlatayım hem de siz de deneyin” deyince “yok artık” diye düşünmüştüm ama bende bir resmi boyadım.
Çok zevkli ve eğlenceli bir etkinlik… O kadar ki, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.
Yoğun ve stresli bir işiniz varsa, size de tavsiye ederim.
***

  • Asude Hanım bize kendinizi tanıtır mısınız?  Ben Asude Fırat Özkan…
Evliyim ve Özel Seymen İlköğretim Okulu 7. Sınıf öğrencisi bir kızımız var.
Çok uzun yıllar İzmit’te; tekstil, hediyelik eşya, bijuteri dalında ticaretle uğraştım.
7 yıldır da çocuklara yönelik kum boyama işi yapmaktayım.
N-city Alışveriş Merkezi’nde, “Kum Boyama” etkinliği ile ilgili bir standım var.

  • Kum boyama nedir, pahalı bir etkinlik midir?
Kum boyama çeşitli ebatlarda, çizgi film karakterleri ve çocukların gelişiminde etkin rol oynayan figürlerin özel kesim yöntemleriyle hazırlanmış yapışkan kağıtlar üzerindeki parçacıkların bir kürdan veya özel iğneleriyle sökülerek kum boyama için özel olarak üretilen kumların, sökülen bölgeye dökülmesi ve bölgenin renkli kumlar ile boyanmasıdır. Çocukların el becerilerini, hayal güçlerini geliştirmelerini sağlayan faydalı bir etkinliktir. Kum boyama eğlenceli oluşu ve gelişime olumlu katkıları sebebiyle son yıllarda ana sınıflarında ve kreşlerde tavsiye edilmeye başlanan bir aktivitedir.
Kesinlikle pahalı bir etkinlik değil hatta özellikle kentlerde yaşayan ve çocukları ile kaliteli zaman geçirmek isteyen aileler için çok faydalı bir etkinliktir.
Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve bu ilerleme çocuklar ile aileler arasında uçurumlar yaratıyor. Okuma-yazma bilmeyen çocuklar bile bilgisayar kullanabiliyor  hatta çok acı ama bazı aileler tarafından çocuklar sussun diye emzik yerine, iPad veriliyor artık.
Bu nedenle günümüzde, özellikle kentlerde yaşayan aileler ve çocukları arasında ki unutulmaya başlanan geleneksel paylaşma, başarma ve birlikte zaman geçirme duygularını yaşattığımızı düşünürsek eğer, paha biçilemez bir etkinlik diye nitelendiriyorum.


  • Bu renkli kumların çocuklara herhangi bir zararı var mı?
Hayır. Bir zararı yok, bu kumlar dere kumları. Bir çok işlemle inceltilerek gıda boyası ile boyanıyor. 16 renk elde ediliyor.

  • Kum boyamayı çocuklar tek başına mı yapıyorlar?Siz yardımcı oluyor musunuz?
Hayır. Esas kum boyanmanın çocuğa kattığı bir özellikte bu. Çoğunlukla aileleri ile yapıyorlar. Baba-çocuk, anne-çocuk. Hatta bazen babaanne, anneanne ile bile yapıyorlar. Bu da çocuğu çok mutlu ediyor.

  • Peki, kum boyama çocukların gelişiminde, el becerileri ve hayal güçlerini geliştirdiğini söylediniz. Bunu biraz açıklar mısınız?
Hiç kuşkusuz çocukların gelişiminde faydası var. Çocukların kürdanla kağıdı yapışkanından ayırması el kaslarını geliştiriyor. Bunun için kendini zorlaması göz kaslarını geliştiriyor. Çocukların resmi boyayıp bitirdikten sonra ki kendilerine olan güvenleri çok net ortaya çıkıyor. Resim boyaması kötü de olsa "Bu benim resmim" diyebiliyorlar. Resmi boyarken, aynı zamanda renkleri tanıyor ve öğreniyorlar.
Renk seçimini yaparken de hayal güçlerini geliştiriyorlar.
Kocaeli Üniversitesi raşitizm hastalığı geçiren çocukların aileleri de bize yönlendiriyor. El kaslarının ve göz kaslarının gelişiminde katkıda bulunduğunu söylüyorlar.

  • Çocukların yaptığı boyama etkinliğinden sonra renk analizi yapıyor musunuz?
Evet, böyle bir çalışma da yapıyoruz. Tabii ki profesyonel kurumlardan destek alarak…
Çocukların kullandıkları renk ağırlıklarına göre ruh hallerini belirliyoruz. Bunda da genelde hiç yanılmıyoruz. Aileler bu sonuç karşısında çok mutlu oluyorlar.
Örneğin; pembe ve sarı rengi çok kullanan çocuklar genellikle yaşamları daha dingin sakin romantik duygusal çocuklar oluyor.
Koyu renkleri karıştırarak kullananlar daha aceleci, konsantrasyonu daha bozuk çocuklar oluyor.
Bu işi yapmaktan müthiş keyif duyuyorum. İşim çok renkli…
Çocuklar burada çok mutlu, ben de mutluyum.
Renkli ve uçan balonlar, renkli kumlar ve Disney kahramanları çocukların istediği yegane şeyler...
Çocuklar derken, aslında kum boyamayı sadece çocuklar değil, bir o kadar da büyükler büyük zevkle yapıyorlar.
Sadece İçinizde ki çocuğa dinleyin…
Asude Hanım, sayenizde ilginç ve renkli bir deneyim yaşadım.
Bizim Darıca Gazetesi adına,  zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. 
Ben Teşekkür ederim Müzeyyen Hanım. Görüşmek üzere, sevgiler.

Yeter artık!


“Bu konuyu, bir daha yazmayayım” diyorum.
Sabah gazeteyi açıyorum, kadına şiddet haberleri.
Televizyonu açıyorum, haberlerde, kadına şiddet haberleri.
Her gün, şiddet haberleri okumaktan, duymaktan; bıktık, usandık.
Yeter artık!
***
Ayrılalı altı ay olmuş,
Bir yıl olmuş,
Altı yıl olmuş,
On beş yıl olmuş…
Kendi evlenmiş, eski karısı evlenmiş…
Elinde bıçak, hala peşinden koşuyor.
Yedi yerinden, on yedi yerinden, otuz yedi yerinden bıçakladığı eski karısını; çok sevdiği için bıçakladığını söylüyor.
Çoğu da çocuklarının gözü önünde…
Ağlasam mı gülsem mi? Karar veremiyorum.
Bu nasıl bir sevgi anlayışı ise; sevdiğini söylediği eski eşini, sevdiği çocuğunun gözü önünde bıçaklarken, çocuğunun ömür boyu belleğinden silinmeyecek bir travma yaşadığını, hiç düşünmüyor.
Karısı mezara, kendisi hapishaneye gittiğinde,  hem öksüz hem yetim kalan bebelerin geleceğini, yok ettiğini düşünmüyor.
Bir kadın, çocuklarının hatırına bile geri dönmüyorsa, “bunun sebebi nedir?” demiyor.
Ayrılmanın en önemli nedenlerinden biri, fiziksel ya da duygusal şiddet olduğu halde,
Karısı geri dönsün diye hala şiddet uyguluyor.
Bu durum, üniversitelerde, tez konusu oldu mu acaba?
***  
Bir evlilik bittiyse, bitmiştir. Bu ısrar nedendir?
Neden, iki medeni insan gibi herkes yoluna gitmez?
Eğitimsiz, cahil insanlar bir yana; koskoca şirketlerde yöneticilik yapan, kerli ferli adamlar, başka bir kadınla evlendiği halde eski karısını ve ailesini neden hala taciz ederler ki?
Mutlaka araştırılmalı, okullar da okutulmalı ki gelecek nesillere ibret olsun.
***
 Hani bir söz vardır “yolda yürüyenler ile çocuk yapanlara ehliyet vermek gerekir” diye.
Gerçektende bu söze katılıyorum. Hatta daha evlenmeden önce çiftleri, kursa tabi tutmak, evliliğe ve çocuk yapmaya hazır olup olmadığına bakmak, en önemlisi de ciddi psikolojik testlerden geçirmek gerekiyor.
Öyle, 14 Şubat’ta tüm dünyada ki 1 milyar kadının dans etmesiyle;
“8 Mart 8 kadın” projesi ile ünlü kadınların makyaj yaparak, şiddet kurbanı kadınların yerine geçmesiyle;
8 Martta eğlenceler, paneller düzenlenmesi hatta Ukrayna’nın ünlü Femen kadınlarının soyunması ile “kadına şiddet durmaz”. Hiç yoktan iyidir ama ne yazık ki yetmez!
***
Toplumumuzda, kadına bakış açısı değişmedikçe;
Kadının bir eşya değil, bir birey olduğu kabul edilmedikçe;
Evliliğin anlamı; bilinmediği ve öğrenilmediği müddetçe, yetmez.
Biz de bu konuyu, yazar dururuz…


Bu ne perhiz...


Başbakan önce “En az üç çocuk isterim” dedi.
Hatta “Bir çocuk iflas, iki çocuk iflas, üç çocuk ise yerinde saymaktır.
Bizim artış hızımızı ikinin üzerinde üçlere ulaşması lazım.
Bunu başarmamız gerekiyor. Şu anda batı sıkıntı içerisinde ama biz Türkiye’yi bu sıkıntının içerisine sokmak istemiyoruz.
Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum; bu hassasiyetimizi hafife almayın, bunu dalga dalga yaygınlaştırmamız lazım” dedi.

***

“Aile var oldukça, millet var oldukça devlet var olur. Aile var oldukça sağlıklı nesiller var olacak, iyilik var olacaktır. Aileye yönelik her saldırıyı doğrudan insanlığa bir saldırı olarak görüyor, hiçbir şekilde müsamaha göstermiyoruz” dedi. 

Üç çocuğun bilimsel açıklamasını; spor bakanından tutunda, belediyelerde çalışan sağlık görevlilerine kadar, hemen herkes yaptı…
Sonra Başbakan “Yetmiyor, beş çocuk” dedi.
Hatta ben kaçırmışım haberleri, Avrupa’da yaşayan bir arkadaşım mesaj çekti.

“Beş değil, altı çocuk dedi; altı!” diye…

***

İnsanoğlunun evlat sahibi olması, hiçbir duygu ile kıyaslanamayacak kadar yüce bir duygudur elbette.
Ancak bakamayacağı çocuğu dünyaya getiren ailelerin dramlarını her gün gazetelerin 3. sayfalarında okumaktan bıktım, usandım.
En son sosyal medyada, üç küçük çocuğu yanında olan bir kadının çöp konteynırını karıştırırken ki halini beni epeyce üzdü…

***
   
Evet, dünya nüfus grafiklerinin, demografik yapıların çan eğrisi gibi zirve noktasından geriye dönmeye başladığını;

dünya nüfusunun yaşlandığını ve en hızla yaşlanan nüfusun Avrupa Birliği üyesi ülkelerin nüfusu olduğunu bildiren Türk büyüklerimiz (Sanki AB üyesiyiz) :

´´Türkiye´deki bilimsel verilere göre, nüfusu bugünkü gençlik oranlarıyla tutabilmenin yolu; her ailede asgari üç çocuğun olmasıyla mümkün.
Yani üç olduğunda çok genç bir nüfus olmayacağız sadece mevcut nüfus istatistikleri, mevcut yaş grafiklerini varlığını muhafaza etmiş olacak. Bu sayı üçten fazlaya gittikçe de Türkiye nüfusu bugünkü gençlik grafiklerinden daha genç bir noktaya taşınmış olacak.
Tabii çok çocuk kalabalık bir nüfus, genç ve dinamik bir yapı tek başına yetmez.
Eğer ki bu nüfusu iyi eğitebilirsek, iyi öğretebilirsek geleceğe iyi hazırlayabilirsek işte o zaman yeniden tarihin belirli sahnelerinin gelecekte tekerrür edeceğine tanıklık edebileceğimiz yeni bir zaman dilimine giriyor olacağız´´ diyorlar…
Ne kadar anlamlı, ne kadar güzel sözler değil mi?
Türkiye’de yaşayan ve bir çocuk sahibi olan biri olarak; asgari okul masraflarını düşündüğümde, hesapladığımda, bu sözlere sadece tebessüm edebiliyorum.

***
Her şey dört dörtlük, güllük gülistanlık ta; tek eksiğimiz çocuk sayımız mı?
En az üç tane hatta altı tane çocuk yapmamız mı lazım?
Bunu anladık ve kabul ettik diyelim…
Peki, o zaman Başbakan Erdoğan´ın eşinin himayelerinde,
 Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı´nca düzenlenen koruyucu ailelerin yaygınlaştırılmasını amaçlayan ´Gönüllü Elçiler´ projesi ne ola ki?
İki bine yakın kimsesiz çocuğun, koruyucu aile beklediğini,
81 ilde valilerin eşlerinin bu çocuklara koruyucu aile araması  – ki bu çocukların çoğunun anne ve babaları sağ iken-   “İnancımız, kültürümüz, medeniyetimiz; öksüze, yetime, yoksula, güçsüze ve engelliye yardım etmeyi gerekli kılıyor ve tarihimiz bunun türlü örnekleri ile dolu” demesi komik değil mi?

Böylesi bir duruma  “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” denmez mi?

***

Dip not: İlimizdeki Kassel Çocuk Yuvasının Koruma derneği kurucu üyesiyim.
Dolayısı ile bol keseden atmıyorum.
Aşağıdaki linkten, 4 Ekim 2007 tarihinde, koruyucu aile konusunda yazdığım köşe yazımı okuyabilirsiniz.
(http://muzeyyentopcutan.blogspot.com/2010/12/4-ekim-2007-bizim-kocaeli-gazetesi.html)

Bir kez daha düşünün!


Sağlık Bakanlığı yetkilileri, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlıkta reform yaptığını söyleyedursun;
son zamanlarda sağlık çalışanlarına yapılan şiddet aldı başını gidiyor.
Eskiden doktor olmak, sağlıkçı olmak, en kutsal, en saygı duyulan meslek gruplarından iken;
şimdilerde bırakın sağlıkçı olmayı, doktor olmayı, artık hamile doktorlara bile tekme tokat saldırılıyor. 
Gelişen teknoloji sayesinde, sağlık kuruluşlarına takılan kameralar vasıtası ile biz de, bu şiddet vakalarını şaşkınlıkla izliyoruz, ne yazık ki!
***
Aslında şaşmamak, normal karşılamak lazım…
Gözünü bile kırpmadan,  annesini ya da karındaşını öldürebilen;
Kendi canından, kanından olan çocuğunu öldüresiye dövebilen;
Evlenebilmek için canını vermeye razı olduğu sevgilisini ya da eşini sokak ortasında defalarca bıçaklayan ya da kurşun yağmuruna tutan bir zihniyet;
Başbakanın “Benim vatandaşım artık kuyruklarda inim inim inlemiyor”  dediğini göz ardı edecek değil ya!
Hastane sırasında bekletiliyorsa eğer, kesin doktordadır suç ya da sağlıkçıda…
Çünkü artık sağlık özelleştirildi. Her şey tıkır tıkır işliyor.
İşlemeyen tek şey gece gündüz demeden çalışan, günde yüzlerce hastaya bakan sağlık personeli ve doktorlar…
İşlerini doğru dürüst yapmıyorlar, değil mi? Evet evet, bütün suç onlarda!
Ne koydukları teşhis doğru, ne de yazdıkları ilaç, ne de verdikleri hizmet…
Komşu Ayşa’nımın tavsiye ettiği, size iyi gelen ilacı; yazmadılar.
Falanca önemli adamın torpillisiyim dediğin halde, yoğun bakıma sokmadılar değil mi?
 Bir sürü para kazanıyorlar ama işlerini tam olarak yapmıyorlar…
İnsaf be kardeşim!
Dişhekimi olduğumdan dolayı, ister istemez sağlık camiasının içindeyim.
Bu nedenle, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının yaşadığı sorunları az çok biliyorum. 
Her işin kendine göre bir zorluğu vardır mutlaka ama malzemesi “insan” olduğunda, meslek ya da çalışma şartları sanki biraz daha zorlaşır. Hele ki söz konusu, sağlık olunca…
***
İnsanoğlu doğası gereği hep talep eder. Karşı tarafı, hiç düşünmez…
Kendisine hizmet eden doktorun, hemşirenin, sağlık memurunun, hizmetlinin bir sorunu var mıdır acaba?
Sahi ismi neydi?
Aceleyle, korkuyla, üzüntüyle, sinirle,  kısaca karmakarışık duygularla geçtiğiniz koridoru paspaslayan, taşeron sağlık işçisinin…
Kendinizin ya da yakınınızın sorununu düşünürken,  O’na “Günaydın ya da iyi akşamlar” dediniz mi?
***
Hastanelerde çalışan yüzlerce insanın sizden bir farkı olmadığını, onlarında, sizin gibi dertleri olduğunu unutmamalısınız.
Bir insanın kafası rahatsa, mutluysa, kendini işine verebilir; öyle değil mi?
Karşınızdakini suçlamadan ya da saldırmadan önce bir kez daha düşünün!

Bağışlayın


Kitap okumayı seviyorsanız, okuma alışkanlığınız varsa eğer;

mutlaka birkaç tane başucu kitabınız vardır.

Bu kitapları defalarca okumaktan asla sıkılmazsınız, sizin için adeta rehberdirler.
***
Ben kitapları çizerek okurum...

Önem derecesine göre, kurşun kalem, renkli kalem ya da fosforlu kalemle çizer;

hatta beğendiğim bölümlerin yanına notlar düşer, yıldızlar koyarım...

Başucu kitaplarımdan birini karıştırırken, Francis Bacon’un “İntikam arzusu; normalde iyileşecek yaraların, açık kalmasına neden olur” sözü ile karşılaşınca;
Aklıma, birkaç yıl önce bu konu ile ilgili yazdığım, bir köşe yazım geldi.
Özellikle kin, nefret ve intikam duygularının aşırı derecede arttığı son günlerde,
bu yazıyı tekrar tekrar okumaya ve bir bölümünü sizlerle paylaşmaya, kendimi mecbur hissettim.
***
Biz eskiden daha paylaşımcı, daha hoşgörülü, daha anlayışlı bir toplumduk sanki…
Ne oldu bilmiyorum ama gün geçtikçe paylaşımın yerini bencillik,
hoşgörünün yerini anlayışsızlık ve tahammülsüzlük aldı.
Kıskançlık, çekememezlik eskiden utanılacak duygular iken;
Şimdilerde son derece normal sayılmaya başladı.
Konuşunca ağzından bal damlayan insanlar yerine, acımasızca eleştirenler arttı.
Maskeli insanlar çoğaldı...
Vefa İstanbul’da bir semt adı olarak kaldı…
Hiç beklemediğiniz bir anda en yakın akrabanız ya da çok sevdiğiniz bir arkadaşınız,
 sizi ayağınızdan aşağı çekmeye ya da arkanızdan iş çevirmeye başladı.
Tüm bunlar, canınızı yakan insanlara karşı kin duymanıza, nefret etmenize hatta intikam duygusu beslemenize neden olmaya mı başladı?
İşte yazımın sizlerle paylaşmak istediğim bölümü:


“Günlük yaşamda bilinçli ya da bilinçsiz sizi üzen, kalbinizi kıran insanlarla karşılaşabilirsiniz.

Hatta bu en yakın arkadaşınız, çok değer verdiğiniz biri de olabilir.

Hiç hak etmediğiniz tutum ve davranışlarla karşılaştığınızda bazen öfkeye kapılıp,

onlara karşı kin ve nefret besleyebilirsiniz...

Aslında öfke, kin ve nefret gibi duygular ve ´´Ben bunu hak etmiyordum’’
´´Benim gibi insana bu yapılır mı?’’ gibi olumsuz düşünceler; enerjinizi, yaşam sevincinizi azaltır.

Boşu boşuna günlerce üzülürsünüz, kalbiniz sızlar...

Olan olmuştur bir kere, bu gerçeği değiştiremezsiniz; ama bağışlayabilirsiniz...

Bağışlama çok etkili bir davranıştır, çoğu kez çözümün bir parçasıdır...

Sizi üzen ya da kıran her kimse, sizin onu bağışladığınızı bilmese de;

 kendinize bir iyilik yapın ve onu bağışlayın…
İnanın kendinizi daha iyi, daha özgür, daha hafif hissedeceksiniz.”



Boşanma üzerine...


Bundan 6 ay kadar önce “evlilik üzerine” diye bir köşe yazısı yazmıştım.
Kısaca anımsarsak eğer;

“Kimileri için zordur, evlilik kararı almak; kimileri içinse, çok kolay.
Kimi, kılı kırk yarıp, kırk küsur yaşına kadar beklerken; kimi de, on yedi yaşında, üç gün önce tanıştığı kişiyle evlenmeye karar veriverir!
Kararın ardından başlar, Söz, nişan, düğün seremonileri;
Bir kutu çikolata, bir demet çiçek ve de son yılların trendi tek taş pırlanta ile başlayan…
Sonra söz bohçası, nişan bohçası, takı alışverişleri, düğün hazırlıkları…
Kayınvalideye, döpiyeslik kumaş; damada, tıraş takımı, terlik, pijama, çorap.
Kayınpedere; kravat, gömlek vs.
Artık herkesin bütçesine, kültürüne, gelenek ve göreneğine göre; elden ne gelirse…

***
Sevinçli, heyecanlı, mutlu, günlerdir…
Rüya da gibidir insan; bulutların üzerinde yürüyordur da bazen olayın adı ve tarihi konduktan sonra, sorunlar da başlar.
Bir taraf ille de düğün istiyordur, diğer tarafsa sadece nikah…
Her iki taraf hem fikir olsa da, bu sefer başka bir sorun; nerede olacak, nasıl olacak?
Kız tarafı şunları, erkek tarafı bunları alacak!
Gelinlik nasıl olacak, nereden alınacak, hangi kuaföre gidilecek?
Gelin arabası, davetiye, uzaktan gelen davetlilerin konaklaması nasıl olacak?
Kafaları karıştırır ama tatlı telaşlardır bunlar…
Ama bazen bu kadar telaşe, bu kadar ritüel belki de en güzel, en mutlu geçmesi gereken günleri zora bile sokar; hatta yorar insanları…
Bir ömür boyu birlikte olmak için çıkılan yoldan dönerler; çok basit ya da ciddi sebeplerden dolayı…
Kimi düğün öncesi, takılacak takıları seçmek için gidilen kuyumcu da, kayınvalidenin suratına takıları fırlatarak son verir;
Kimi nikah saatine çeyrek kala…
Kimi gelin arabasında dayak yiyip, yerlerde sürüklendiğinde;
Kimi de evlendiği gece kendini pencereden atarak!

***
Hepimizin “evlilik üzerine” dinlediğimiz, bildiğimiz, yaşadığımız, birçok hikaye vardır, mutlu ya da mutsuz sonlanan!
Eğer evliyseniz ya da evlenip ayrıldıysanız en azından kendi hikayeniz” demiştim…

***

Bir ömür boyu aynı yastığa baş koymaya karar verdiği kadını, nikah masasına oturmaya çeyrek kala, sokak ortasında darp edip, gelinliği ile sürükleyen adamın haberini okuyunca, yazmıştım bu yazımı ve çok üzülmüştüm ama bu yazımı yazarken üzülmüyorum, hatta kızıyorum!

Çünkü 17 yıl önce boşandığı karısını,17 yerinden bıçaklayarak öldüren adamın haber ve benzerlerini, gazetelerin 3. sayfasında görmekten artık sıkıldım; anlamakta zorluk çekiyorum.
Bu neyin kini, neyin öfkesidir?  Toplum olarak nereye gidiyoruz?
Beceremeyecekseniz, evlenmeyin kardeşim!

12 Şubat 2013 

Ayşen Orçunsel'e…


Geçen hafta sonu, ailecek, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın konserine davetliydik.
İstanbul’un Avrupa yakasına geçmek pek kolay olmadığından, konser saatine yetişebilmek için, erkenden yola çıktık.
Hafta sonu ve sömestr tatilinin başladığı gün olmasına rağmen, tahminimizden çok daha önce karşı yakaya ulaştık…
Arabamızı otoparka bıraktıktan sonra, konserin başlamasına daha iki saat olduğunu görünce, Taksim’de biraz dolaşalım dedik.
Keşke demeseymişiz!
Otoparktan çıkar çıkmaz, tinerci bir çocuk yolumuzu kesti, para istedi.
Çok geç bir saatte değil üstelik, hava yeni kararmış…
Çocuğun öyle temiz bir yüzü vardı ki, üzüntüden boğazımda bir düğüm oluştu; kalbim sızladı.
Hele birde Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim’i yayalaştırma projesi için her tarafı köstebek yuvasına çevirmesi, barikatla kapatması, içimi iyice daralttı.
Koşar adım konserin yapılacağı Lütfi Kırdar Uluslar arası Kongre ve Sergi Sarayına geri döndük.
Konser saatine kadar içeride zaman geçirdik.
***
Her zaman söylerim bizim kentimiz, artık sanayiye doydu.  Kentimiz sanayi kenti olarak anılacağına,  uluslar arası kongrelerin yapıldığı kent olarak anılsa diye.
 Alt yapısı zaten hazır…
Tarih desen tarih var, deniz desen deniz...
Kayak merkezimiz, çok yıldızlı otellerimiz hatta havaalanımız bile…
Buna rağmen, neden hala yeni tesisler, fabrikalar kurulup, güzelim kentimiz sanayi çöplüğü haline getirilmeye çalışılıyor? Bu zihniyeti anlayamıyorum!
Kent olarak en büyük eksiklerimizden biri de;  belediyelerin  “Kültür Merkezi” adı altında inşa ettikleri, içinde neredeyse kültür dışında her şeyin yapıldığı merkezler yerine;
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı gibi binanın ya da binaların olmaması…
Mesela bir tane Kartepe’ye, bir tane Kandıra’ya, bir tane İzmit’e böyle bir bina inşa edilse, nasıl olur?
Bunu düşünmek için, vizyon lazım tabii…
Bizim kentimizde belediye dediğin kaldırım yapar; iki sene önce yaptığı kaldırımları söker, bir daha yapar...
Yanından geçen vatandaş, muhammen bedelin yazıldığı tabelada dudak uçuklatan rakamları,
kafasını kaldırıp okumaz, okusa bile bunun kendi vergileri ile ödendiğini düşünmez;
üstünden atlar geçer...
Nerden mi biliyorum?
Her gün işe gidip gelirken,  Belsa Plazanın önünden geçiyorum çünkü…
 Aylardır bitmeyen çalışma için ayrılan 4,5 milyona yakın paranın;
birkaç yıl önce yapılan ve şu anda döşenen taşlardan çok daha güzel olan taşların sökülerek, yerine kimsenin tuvalet taşı olarak bile kullanmayacağı taşların, benim gibi yoldan geçen yüzlerce insandan kimsenin umurunda olmadığını görüyorum.     
    ***
Teşekkürler Ayşen Orçunsel.
Size minnettarım…
Orçun Orçunsel gibi muhteşem bir evlat, bir değer yetiştirdiğiniz;
 orkestra şefliğini yaptığı İstanbul Senfoni Orkestrası’nın konserine bizi davet ettiğiniz;
 birkaç saatte olsa, kentin sorunlarından uzaklaşmamıza, kıyaslama yapmama sebep olduğunuz için…
Bir sonraki konsere kentimizi yönetenleri de davet eder misiniz lütfen?
Belki onlarda düşünür!

Nasıl olur?


Kentimizin en eski, en önemli hastanelerinden biridir, İzmit Seka Devlet Hastanesi…
Eski adıyla SSK İzmit Bölge Hastanesi  (Sigorta Hastanesi), 2005 yılında SSK tesislerinin Sağlık Bakanlığına devri ile İzmit Devlet Hastanesi, 2008 yılında da İzmit Seka Devlet Hastanesi adını almıştır.
1946 yılında, Seka Fabrikasının reviri olarak hizmete başlayıp, gün be gün büyüyerek bugün, kendisine bağlı olan Merkez Semt Polikliniği ve Köseköy Semt Polikliniği ile beraber ayda 60 binden fazla hastaya hizmet vermektedir.
***
Sigorta Hastanesi’nin benim yaşamımda önemli bir yeri var...
 7 yaşındayken Almanya’da geçirdiğim trafik kazası sonucu bacağıma takılan platin, Sigorta Hastanesi’nde çıkartılmıştı.
Çocukluğumun Sigorta Hastanesi’nin ismi şimdi; “ Seka İzmit Devlet Hastanesi”  ve ben 40 yıl önce hasta olarak geldiğim bu hastanede, Hasta Hakları Birimi’nde gönüllü olarak çalışmaktayım…
Bugün, hastane çalışanları arasında, ilköğretim ve lise yıllarımdan tanıdığım okul arkadaşlarımın yanı sıra sonradan tanıdığım birçok arkadaşım ve meslektaşım da bulunmakta.
 Hasbelkader görevim icabı hastaneye gittiğimde, Kendini mesleğine adamış, canla başla çalışan bu arkadaşlarımı da ziyaret ediyorum.
***
Seka Devlet Hastanesi’nde ne yazık ki bir kreş yok.
Burada çalışan anneler, mağdur durumda…
Konunun muhatapları  “Her hastaneye ya da iş yerine kreş kurarsak, işimiz yaş” diyebilir ancak unutmayınız ki başbakan sık sık “3 çocuk doğurun” diyor.
 Kadın ve aileden sorumlu bakan, kadının daha çok istihdamda olmasını istiyor.
  Başbakan 3 çocuk doğurun diyor ama “çocuklara kim bakacak?” bu konuda bir şey söylemiyor…
Doğum yapmış bir kadın, en fazla (izinlerle vs.)  6 ay süt izni kullanabiliyor.
Sonrasında bebeğini eğer şanslıysa bir akrabasına teslim ediyor. Anne sütü yerine mama ile idare ediliyor.
Eğer bebeğe bakacak yakın akraba yoksa durum vahim!
Sağdan soldan bulunan ehil olmayan bir kadına teslim edilip, akıl hep evde kalıyor... 
Bebek her gün hasta, her gün huzursuz olunca, ne yapsın çalışan anne?
Bebeği en azından özel kreşlerin alacağı yaşa getirene kadar, ücretsiz izin alıyor…
***
Seka Hastanesinde kreş olmadığı için 40 sağlık çalışanı ücretsiz izinde imiş. Norm kadro dolu gözüktüğü için yeni atama da yapılamıyormuş. Bu kadar yoğun hastası olan bir hastanede, bu kadar sağlık çalışanının izinli olması hizmeti aksatmaz mı?
Yetkililere soruyorum: Diğer hastanelerde olduğu gibi Seka Hastanesi’nde de bir kreş olsa, nasıl olur?
Hem çalışan anneler, hem bebekler daha huzurlu olup hem de hastalar daha iyi hizmet almaz mı?  

Borcun varsa, iş yok!!!


Bugüne kadar çok şaşırtıcı, çok absürt, çok saçma şey duymuştum ama bu kadarını ne duydum ne de gördüm.
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK), borçlarında dolayı maaşlarına haciz konan işçiler, eğer bir yıl içinde borçlarını kapatmazlarsa, işten çıkarma kararı almış…
Sebep; işçiler borçlarını düşünmekten, işlerine odaklanamıyor ve kazalar bu nedenle oluyormuş… Şaka gibi!
Bu kararı alan yetkililer; ülkemizde iş kazalarından yılda bin kişiden fazla işçinin öldüğünü; bu rakamlarla iş kazalarında Avrupa birincisi olduğumuzu;
 çoğu kazanın sebebinin ise iş güvenliği eksikliği olduğunu; 
Zonguldak Kozlu’daki ocakları denetleyen müfettişlerin, “iş güvenliği yok” dediğini bilmiyorlar mı?
Bilmez olurlar mı hiç?
Suçu yansıtmaya çalışarak, işçilerin üzerine atarak, kimleri korumaya çalışıyorlar?
Yasa yapıcıları mı, taşeron firmaları mı acaba?
***
Seçme şansı olsa; kim her sabah işe giderken ailesiyle helalleşip, mesai bittiğinde geçmiş olsun denilen bir işte yani maden ocağında çalışmak ister ki?
Maden ocağı ya da başka bir işte çalışan kim, maaşına haciz gelsin ister ki?
Maaşlarına gelen haciz, har vurup harman savurdukları için mi, yoksa insanca yaşam koşullarını gerçekleştiremeyecek kadar maaş aldıkları için mi?
***
Maden işçilerinin çok maaş aldığı biliniyor…
Doğru. Yurt dışında, örneğin Avustralya’da bir maden işçisi bizim paramızla ayda yaklaşık 30 bin lira, Avrupa ülkelerinde ise 15 bin lira kadar kazanıyor.
Bizim şartlarımıza göre iyi bir yaşam sürüyor, iyi arabalara biniyor, iyi tatiller yapabiliyor…
Hatta çok zor bir iş olduğu için, bu paraya çalışacak işçi bulmakta bile zorlanıyorlar.
Bizde ise iyi kazanan madenciler de var, asgari ücretle taşeron firmada çalışanda ancak ortalama kazanç yaklaşık bin lira. …
Peki, icralık olanlar sadece maden işçileri mi?
Daha birkaç gün önce, icra dosyalarının koridorlara taştığı fotoğrafları, gazetelerde görmedik mi?
Ne yazık ki artık memurlar, emekliler, esnaflar hatta iş adamları bile icralık. Herkes borç içinde yüzüyor…
İster misiniz diğer kurumlarda, TTK’nın borcu olanları işten çıkarma fikrini benimseyip,  borçlu ya da icralık olan çalışanları işten çıkarma kararı alsın.  
Acaba o zaman maaşlı çalışan hiç kimse kalır mı, güzel ülkemde?  

Takdir sizin!

                                                                                                                                    
Hatırlıyor musunuz?
Birkaç ay önce yerel basında, “Körfez Hastanesi kapatılıyor mu?” diye bir haber çıkmıştı.
Bunu duyan Körfez halkı; hastane önünde, pankartlı eylem yapmıştı.
Hükümet sözcüleri de; böyle bir durumun söz konusu olmadığını, Körfez Devlet Hastanesi’nin kapatılmayacağını, Derince Araştırma Hastanesi’ne bağlanarak, daha kaliteli hizmet alınacağından bahsetmişti. “O günden bugüne ne değişti?” diye, merak ettiniz mi hiç?

***
Körfez İlçesinde yaşamıyorsanız, aklınızın ucundan bile geçmemiştir.
 “Aman, bunca derdin arasında, Körfez Devlet Hastanesinin açılmasının ya da kapanmasının ne önemi var ki?” diyebilirsiniz.  
Ancak Körfez’de yaşıyor olsanız ve ciddi bir sağlık sorunu ile karşı karşıya kalsanız, aynı şekilde mi düşünürdünüz?
 Örneğin, siz ya da bir yakınınız kalp krizi geçirdiğinde, 6 dakikada acil müdahale yapılamazsa eğer, beyin ölümünün gerçekleştiğini düşünürsek, yakınlarda bir yerlerde bir hastanenin olması sizce önemli mi?
Sadece kalp krizi değil; aklıma ilk etapta gelen beyin kanaması, yaralanma, yanma, doğum, diş ağrısı vb gibi acil durumlarda; hastane ne kadar yakınsa, o kadar iyi değil midir?
Haklısınız, insanın aklına hemen “Sanki her yerleşim biriminin yakınında hastane mi var?” diye geliyor. Çok doğru ancak var olan bir hastaneyi, atıl hale getirmektense, kapasitesini artırmak daha anlamlı değil mi? Üstelik birçok sanayi kuruluşunun olduğu, binlerce emekçi ve ailesinin yaşadığı bir yerde!
Hatta ve hatta “Meslek Hastalıkları Hastanesi” açılsın diye vatandaşın imza kampanyası düzenlediği Körfez İlçemizde…

 ***
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile övünen, AKP Hükümetinin;
Körfez devlet hastanesinin, prefabrik olan kısmının 99 depreminde gelen yardımlarla kurulduğu, poliklinik hizmet binasının, personel maaşlarının banka promosyonları ile yapıldığı günden beri, çağdaş modern bir yapı haline getirilmesi yerine, semt polikliniğine dönüştürülmeye çalışılmasından “sağlıkta devrim yapıyorum” derken utanması gerekmez mi?
***
Yetkililer, “hastane kapatılmayacak” diye kelime oyunu yapadursun; Hastanenin, Semt Polikliniği’ne çevrilmeye çalışılması, norm kadro sayısının düşürülmesi, hastane statüsünden çıkartılması anlamına gelmiyor mu?
Sağlık Bakanlığı’nın Personel Dağılım Cetveline göre olması gereken pratisyen hekim sayısının 7’den  3’e düşürülmesi;
72 olması gereken hemşire sayısının 38’e,  39 olan ebe kadrosunun 26’ya düşürülmesi;
 bazı branşlarda uzman doktor olmaması, kısacası norm kadroları azaltarak, daha iyi hizmet verilebileceği, aklınıza yatıyor mu?
Takdir sizin!                   

*Posta Gazetesi, Gebze Haber Gazetesi                                                      

Kızını dövmeyen dizini döver mi?


                                                                                                                               

Son yıllarda “sosyal ve ekonomik şartların ağırlaşmasından mıdır yoksa mobese kameralarının yaygınlaşmasından mıdır? “bilmem ama şiddet olayları özellikle de kadına şiddet olayları aşırı derecede artmış görünüyor.
Gazetelerin 3. sayfalarında, hemen her gün kadına şiddet ile ilgili birden fazla habere rastlıyoruz.
Yapılan araştırmalara göre, dünya ölçeğinde her üç kadından birinin şiddete maruz kaldığı söyleniyor.
Ülkemizde de, eşinden en az bir kez şiddet görmüş kadınların yüzdesi azımsanacak gibi değil: Yüzde otuz beş ancak bu yüzdenin içinde duygusal ve psikolojik şiddet var mı, bilmiyorum? Zira ülkemizde “duygusal şiddet” şiddetten sayılmıyor!    
Son 6 ayda, kadın cinayetlerinin yüzde bin dört yüz arttığını duyunca, insanın aklına ister istemez   “bu toplum nereye gidiyor?” diye bir soru geliyor.
***
Kadın hakları, çıkarılan yasalarla korunmaya çalışılsa da, hatta kadına karşı şiddetin önlenmesine dair yasa çıkartılsa da;
 “Yaylalar” türküsünün, kadını aşağıladığı için, Genel Kurmay Başkanlığı tarafından eğitimlerde söylenmesi yasaklansa da; 
Kadın ve çocuğa yönelik istismarın önlenebilmesi için “Alo 183” çağrı merkezi kurulsa da;
Yeni  “mor çatı”lar inşa edilse de; değişen bir şey yok…
Şiddet olanca hızıyla devam ediyor!
***
İnsanlar neden şiddet uygular? Kendinden zayıf birini (kadın, çocuk, hayvan) ezmeye, canını yakmaya neden gereksinim duyar? Şiddet uygulayanların ruhsal sorunları mı vardır? Çocukluk yıllarında ailesinden ya da çevresinden şiddet mi görmüştür? Aşağılık kompleksi mi vardır? Eğitimle ilgisi var mıdır?
 Bunlar ilgili uzmanların araştırdığı konular…
 Ancak bu araştırmalar sonucu bazı erkeklerin aile içi şiddeti ‘meşru ve haklı’ olarak kabul ettiklerini ve potansiyel şiddetçi olduklarını öğrenmek; ürkütücü!
Gerçi “Hocanın vurduğu yerde gül biter”
“Kızını dövmeyen, dizini döver”
“Dayak cennetten çıkmadır” vb. gibi şiddeti meşru gören Atasözleri ile yetişmiş bir neslin, böyle düşünmesi pekte anormal sayılmaz; değil mi?
                                                            ***
“Şiddeti uygulayanla, şiddete maruz kalan kişilere baktığımızda, tüm eğitim ve gelir grupları ile sosyal statü mensubu kişiler olduğunu görebiliyoruz.
Örneğin: Okuma yazma bilmeyen 13 yaşındaki kız çocuğu, akrabaları tarafından tecavüz edildiği için, yine akrabaları tarafından öldürülebildiği gibi; yaşı kemale ermiş, üniversite bitirmiş, çalışan hatta milletvekili seçilmiş bir kadın da kocasından dayak yiyebiliyor…
Okuma-yazma bilmeyen bir koca, ya da üniversite bitirmiş, yurt dışında mastır yapmış koca da; karısına, çocuğuna şiddet gösterebiliyor…   
Öyleyse, “ Alo 183, mor çatı, çıkarılan kanunlar” çözüm gibi gözükse de, ne yazık ki çözüm değil!
Çözüm; kadını mor çatıya, çocuğu yetiştirme yurduna sığınmaya mecbur eden, sorunları engelleyebilmek hatta ortadan kalkmasını sağlayabilmektir…

*Posta Gazetesi, Gebze Haber Gazetesi