Blog Arşivi
-
►
2018
(12)
- ► Haziran 2018 (1)
- ► Mayıs 2018 (6)
- ► Nisan 2018 (2)
-
►
2017
(20)
- ► Kasım 2017 (2)
- ► Eylül 2017 (2)
- ► Ağustos 2017 (2)
- ► Temmuz 2017 (4)
- ► Haziran 2017 (1)
- ► Nisan 2017 (1)
-
►
2015
(34)
- ► Eylül 2015 (1)
- ► Nisan 2015 (9)
- ► Şubat 2015 (3)
-
►
2014
(22)
- ► Aralık 2014 (4)
- ► Kasım 2014 (4)
- ► Eylül 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (1)
- ► Nisan 2014 (1)
- ► Şubat 2014 (3)
-
►
2013
(43)
- ► Aralık 2013 (2)
- ► Kasım 2013 (4)
- ► Eylül 2013 (9)
- ► Haziran 2013 (4)
- ► Mayıs 2013 (4)
- ► Nisan 2013 (2)
- ► Şubat 2013 (4)
-
►
2012
(52)
- ► Aralık 2012 (4)
- ► Kasım 2012 (5)
- ► Eylül 2012 (4)
- ► Ağustos 2012 (4)
- ► Temmuz 2012 (4)
- ► Haziran 2012 (5)
- ► Mayıs 2012 (4)
- ► Nisan 2012 (5)
- ► Şubat 2012 (4)
-
►
2011
(45)
- ► Aralık 2011 (6)
- ► Kasım 2011 (5)
- ► Eylül 2011 (5)
- ► Ağustos 2011 (3)
- ► Temmuz 2011 (5)
- ► Haziran 2011 (12)
- ► Şubat 2011 (3)
-
►
2010
(182)
- ► Aralık 2010 (182)
GEZİ YAZILARIM
Hoşgeldiniz
Hakkımda
Translate
Yine çöp!
İnsan büyükşehirde yaşayınca, beklentileri de büyük mü oluyor ne?
Mesela evinden dışarı adımını attı mı, işe gidene kadar gördükleri ile gözü gönlü açılsın istiyor.
Kafasını kaldırdığında, üstüne üstüne gelen çirkin beton apartmanların dökülen boyalarını, kafasını indirdiğinde sigara izmaritlerini görmesin;
Yağmurlu günlerde, kaldırım taşına bastığında, üzerine çamur sıçramasın;
İşe vardığında, yarım saat ayakkabılarının çamurlarını, pantolon paçalarını temizlemekle uğraşmasın;
Büyük klasik müzik ustası Schubert’in “Bitmemiş Senfonisi” gibi bitmeyen yol ve kaldırım çalışmaları için çalışan iş makinelerinin çıkarttığı ses ve toz bulutu olmasın istiyor…
“Bunların neresi büyük beklenti” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Haklısınız, bunlar değil büyük beklentiler, sıradan beklentiler bile olmamalı.
Ne büyükşehirde, ne ilçede, ne de köyde…
Zaten verdiğimiz vergilerle en basitinden bu konforu yaşayabilmeliyiz.
***
Hadi diyelim, yol yapmak kaldırım yapmak zor ve meşakkatli işler, imalatları uzun sürüyor.
Peki, çöp toplamakta mı zor?
Üstelik birçok kent için lüks olan çöp fabrikasına sahip bir kentken!
En çok üretimi yapan, en çok vergi veren ve ülke ekonomisine en çok katma değer sağlayan kentlerin başında geliyoruz.
Büyükşehir Belediyesi ve hatta Avrupa kentiyiz…
Ancak, her sabah işe giderken, öğle yemeği için dışarı çıktığımda ya da akşam eve dönerken karşılaştığım manzara canımı çok sıkıyor.
Çöp konteynırları tıklım tıklım dolmuş, taşmış sanki bir haftadır toplanmamış gibi.
Bu bir değil, iki değil, hep aynı…
Oysa her gece uygunsuz bir saatte çöp arabalarının, çöplerini topladığını, uykum bölündüğü için biliyorum.
O zaman sorun nerede?
Verdiğimiz çöp vergileri, çöpe mi gidiyor?
Avrupa’dan bir yetkili gelse, bu çöpleri görse, “ Avrupa Kenti” yerine “Çöp Kent” diyecek diye korkuyorum hatta utanıyorum.
“İnsanlar layık olduğu şekilde yönetilir” denir ya hani biz buna mı layığız?
Değilsek, neden kimse sesini çıkartmıyor?
Çöplerin üzerinden atlayıp geçiyor?
Önümüz yaz…
Dünya da yok olan birçok hastalık, ülkemizde yine hortladı.
Çok dikkatli olmalıyız!
volkan gibi taşmaya devam ederse, karasinek ve sivrisineklerin sebep olduğu hastalıklarından nasibimizi almaya, namzetiz diye düşünüyorum.
***
Beğenmediğimiz Meksika bile “Çöpünü getir; meyve, sebzeyi götür” diye bir kampanya düzenlemiş.
Çöplerin geri dönüşümünü artırmak isteyen Meksika yönetimi, vatandaşlarını teşvik etmek için ilginç bir uygulama başlatmış…
Geri dönüşüm yapılabilen organik çöplerini getirenler, yiyecek alabilecekleri kuponlarla ödüllendiriliyormuş.
Çöpleri toplayamıyorsanız eğer hiç değilse, çöplerini katma değer olarak döndüren Meksikalılardan örnek alın…
Ellerinizi vicdanlarınıza götürün!
Çok sevdiğim
ve yazılarımda da sık sık paylaştığım, bir söz var:
Herkesin
alnında görünmeyen harflerle “Beni önemli hissettir yazar” diye…
***
Birkaç gün önce,
eve gelmiş, akşam haberlerini izliyordum…
Edirne’de,
Selimiye Camii’ne giderken, Çevre ve Şehircilik Bakanının önüne, kemoterapi gördüğü için saçları dökülen bir genç
kız çıktı…
Kanser
hastası olduğunu ve hastalığı ile ilgili ilacı temin etmekte güçlük çektiğini, yardım
istediğini söylediğinde; tüm ülkenin kanını donduran bir sahne ile karşılaştık.
Bakan Bey
üniversite öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz genç kıza dilenci muamelesi yaptı ve
cebine para sokuşturmaya çalıştı.
Ne yazık ki, insanların
alnında görünmez harflerle yazılı olan “Beni
önemli hissettir” sözünden bihaberdi...
Belli ki on
küsur yıldır, iktidarda olan partisinden gördüğü, öğrendiği; çaresiz insanlara
makarna, buzdolabı vesaire dağıtmak yani ağızlara bir parmak bal çalmak olduğu
için aklına ilk gelen şey; bakanın kendi deyimi ile cebinden çıkarıp yüklü bir
para vermek oldu.
***
Haberi izlerken
ilk andaki şaşkınlığımla “Acaba bu Bakan Bey’e kurulmuş bir komplo olabilir mi?
Kız gerçekten kanser mi yoksa karşıt görüşten biri de, türbine mi oynuyor?”
diye aklımdan da geçmedi değil.
Ancak böyle
bile olsa, bakan beyin tavrı, çok aşağılayıcı ve onur kırıcı idi.
Genç kızın
yüzüne bile bakmadan, onu dinleme zahmetine bile girmeden, para vermeye
çalışması, topluma bakış açısının bir göstergesiydi.
***
Sağlık
Bakanlığı’nın sürekli övündüğü, devrim yaptığını iddia ettiği politikalarının
her geçen gün foyasının meydana çıktığını fark etmemizi sağlayan bu haberde:
Kanser olan
bir genç kız, ilaçlarını alamadığını
ifade etme cesaretini gösterdiğinde;
“Al işte bu
parayı, ilaçlarını bu parayla alırsın kızım” diye dilenci konumuna düşürüldü.
“Ben dilenci
değilim, yanlış anlaşıldım”
“Ellerini ceplerinize değil, vicdanlarınıza
götürün”
“ İnsanlık
konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım” diyen
20’li yaşlardaki bu yürekli kız, bakanın
verdiği parayı geri vererek; sadece Bakan Bey’e değil tüm insanlığa bir ders
verdi.
Onun
sayesinde;
apar topar, ucuz
olduğu için Türkiye’ye getirilmeyen ya da karaborsaya düşmüş kanser ilaçlarının,
yurt dışından getirilmesine karar verildi.
Onun
sayesinde;
İlaç politikamız
bir kez daha gözden geçirilmeye başlandı…
Ey
yöneticiler, ellerinizi vicdanınıza götürmek için, ille de birilerinin isyan
etmesi mi gerekiyor?
Toplum nereye gidiyor?
Bu hafta sizlerle yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum.
Geçenlerde İstanbul’dan bir tanıdığımız geldi. İzmit’i iyi bilmediği için, şehir merkezinde buluştuk. Gideceğimiz yer Seka Park tarafında olduğu için, tekrar git-gel olmasın diye iki araba gitmeye karar verdik. Ben onun arabasına geçtim. Eşim de, arabasını otoparktan almaya gitti, bizim önümüze geçecek, bizde onu takip edeceğiz…
Saat 19.30 suları; yer, Vilayet binasının yanı…
Biz arabanın içinde, eşimi beklerken, kağıt mendil satan iki çocuk arabaya yanaştı.
Camı tıklattı. İstemediğimizi söyledik ama gitmediler. Sürekli camı tıklatıp, “Abla alsana, ekmek parası” vs. gibi sözler söylüyorlar…
Camı hafif araladık ”Yaptığınız yanlış ve yasak. Siz çocuksunuz, evinize gidin” dedik ama nafile.
Epey dil döktük. Ne dediysek olmuyor bir türlü gitmiyorlar.
Cama daha hızlı vurmaya başladılar. En sonunda sinirlendim “Polis çağıracağım ama” dedim cep telefonumu çıkarttım, tam 155’i arayacaktım ki “şimdi ararsam kaçarlar, polisi de boşuna çağırmış olurum ” diye vazgeçtim. Zaten umurlarında da olmadı. Hatta “Çağırırsan çağır, polis gelmez ki” diye gülüştüler.
Neyse ki eşimin arabası gözüktü. Biz de onu, takip etmek için arabayı çalıştırdık.
Fakat çocuklardan biri arabanın arkasına geçti ve biz geri geri çıkmaya çalışırken, çığlık atmaya başladı.
“Ayağını tekerin altına mı koydu? Giysisi mi sıkıştı?” diye park ettiğimiz yerden çıkamadık, durduk kaldık! Karanlık olduğu için aynadan da göremiyoruz…
Yan tarafta bekleyen bir hanım vardı, “çıkabilirsiniz, rol yapıyor. Sıkışan hiç bir şey yok” dedi de ancak çıkabildik. Çocuklar ellerinde ne varsa, (taş, sakız) arabanın üzerine attılar.
Çok geç bir saat olmamasına rağmen, şehrin göbeğinde böyle bir olayla karşılaşmak beni huzursuz etti. Keyfimiz de kaçtı açıkçası…
***
Elbette kağıt mendil satan çocuklarla, ilk defa karşılaşmıyorum. (Artık her köşe başında genç- yaşlı, kadın-erkek birçok insanın elinde 3-5 tane kağıt mendil; alsan bir türlü almasan başka) Şaşkınlığım ondan değil…
10-13 yaşlarında ki iki çocuğun, bu yaşta bu kadar arsız olması, bir şekilde bizi taciz etmeye çalışması, ellerine geçirdikleri her şeyi arabamızın üzerine fırlatmaları ve polisten çekinmemeleri, üstelik bu durumun şehrin göbeğinde olması “ Toplum nereye gidiyor?” sorusunu bir kez daha sormama neden oldu?
Bu çocukların ailesi nerede? Evde olmaları gereken bir saatte, sokakta ne arıyorlar? Gelecekte onları neler bekliyor?
Bugün on yaşlarında iken hiç çekinmeden bir arabaya taş atabiliyorlarsa, yarın büyüdüklerinde, yan bakan birine döner bıçağı ile saldırmazlar mı?
Ne dersiniz?
Röportaj: Asude Fırat Özkan ile
Yirmi küsur yaşında çocuğu olan biri olarak; rengârenk Disney balonlarının, rengârenk kumların yanından geçerken, ayakkabı, elbise vitrinleri daha ilginç gelmiş ve ilgilenmemişim işte… Hâlbuki 40 yıl önce, ilk Disney balonuna sahip olduğumda, günlerce yatağımın başucundan kaldırmamıştım. Tıpkı bayramda giymek üzere alınan ayakkabılar gibi…
***
“Buyurun gelin. Hem size kum boyamayı anlatayım hem de siz de deneyin” deyince “yok artık” diye düşünmüştüm ama bende bir resmi boyadım.
Çok zevkli ve eğlenceli bir etkinlik… O kadar ki, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.
Yoğun ve stresli bir işiniz varsa, size de tavsiye ederim.
***
- Asude Hanım bize kendinizi tanıtır mısınız? Ben Asude Fırat Özkan…
Çok uzun yıllar İzmit’te; tekstil, hediyelik eşya, bijuteri dalında ticaretle uğraştım.
7 yıldır da çocuklara yönelik kum boyama işi yapmaktayım.
N-city Alışveriş Merkezi’nde, “Kum Boyama” etkinliği ile ilgili bir standım var.
- Kum boyama nedir, pahalı bir etkinlik midir?
Kum boyama çeşitli ebatlarda, çizgi film karakterleri ve çocukların gelişiminde etkin rol oynayan figürlerin özel kesim yöntemleriyle hazırlanmış yapışkan kağıtlar üzerindeki parçacıkların bir kürdan veya özel iğneleriyle sökülerek kum boyama için özel olarak üretilen kumların, sökülen bölgeye dökülmesi ve bölgenin renkli kumlar ile boyanmasıdır. Çocukların el becerilerini, hayal güçlerini geliştirmelerini sağlayan faydalı bir etkinliktir. Kum boyama eğlenceli oluşu ve gelişime olumlu katkıları sebebiyle son yıllarda ana sınıflarında ve kreşlerde tavsiye edilmeye başlanan bir aktivitedir.
Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor ve bu ilerleme çocuklar ile aileler arasında uçurumlar yaratıyor. Okuma-yazma bilmeyen çocuklar bile bilgisayar kullanabiliyor hatta çok acı ama bazı aileler tarafından çocuklar sussun diye emzik yerine, iPad veriliyor artık.
Bu nedenle günümüzde, özellikle kentlerde yaşayan aileler ve çocukları arasında ki unutulmaya başlanan geleneksel paylaşma, başarma ve birlikte zaman geçirme duygularını yaşattığımızı düşünürsek eğer, paha biçilemez bir etkinlik diye nitelendiriyorum.
Hayır. Bir zararı yok, bu kumlar dere kumları. Bir çok işlemle inceltilerek gıda boyası ile boyanıyor. 16 renk elde ediliyor.
- Kum boyamayı çocuklar tek başına mı yapıyorlar?Siz yardımcı oluyor musunuz?
- Peki, kum boyama çocukların gelişiminde, el becerileri ve hayal güçlerini geliştirdiğini söylediniz. Bunu biraz açıklar mısınız?
Hiç kuşkusuz çocukların gelişiminde faydası var. Çocukların kürdanla kağıdı yapışkanından ayırması el kaslarını geliştiriyor. Bunun için kendini zorlaması göz kaslarını geliştiriyor. Çocukların resmi boyayıp bitirdikten sonra ki kendilerine olan güvenleri çok net ortaya çıkıyor. Resim boyaması kötü de olsa "Bu benim resmim" diyebiliyorlar. Resmi boyarken, aynı zamanda renkleri tanıyor ve öğreniyorlar.
Renk seçimini yaparken de hayal güçlerini geliştiriyorlar.
Kocaeli Üniversitesi raşitizm hastalığı geçiren çocukların aileleri de bize yönlendiriyor. El kaslarının ve göz kaslarının gelişiminde katkıda bulunduğunu söylüyorlar.
- Çocukların yaptığı boyama etkinliğinden sonra renk analizi yapıyor musunuz?
Evet, böyle bir çalışma da yapıyoruz. Tabii ki profesyonel kurumlardan destek alarak…
Çocukların kullandıkları renk ağırlıklarına göre ruh hallerini belirliyoruz. Bunda da genelde hiç yanılmıyoruz. Aileler bu sonuç karşısında çok mutlu oluyorlar.
Örneğin; pembe ve sarı rengi çok kullanan çocuklar genellikle yaşamları daha dingin sakin romantik duygusal çocuklar oluyor.
Koyu renkleri karıştırarak kullananlar daha aceleci, konsantrasyonu daha bozuk çocuklar oluyor.
Bu işi yapmaktan müthiş keyif duyuyorum. İşim çok renkli…
Çocuklar burada çok mutlu, ben de mutluyum.
Renkli ve uçan balonlar, renkli kumlar ve Disney kahramanları çocukların istediği yegane şeyler...
Çocuklar derken, aslında kum boyamayı sadece çocuklar değil, bir o kadar da büyükler büyük zevkle yapıyorlar.
Sadece İçinizde ki çocuğa dinleyin…
Asude Hanım, sayenizde ilginç ve renkli bir deneyim yaşadım.
Bizim Darıca Gazetesi adına, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Ben Teşekkür ederim Müzeyyen Hanım. Görüşmek üzere, sevgiler.
Yeter artık!
“Bu konuyu, bir daha yazmayayım” diyorum.
Sabah gazeteyi açıyorum, kadına şiddet haberleri.
Televizyonu açıyorum, haberlerde, kadına şiddet haberleri.
Her gün, şiddet haberleri okumaktan, duymaktan; bıktık, usandık.
Yeter artık!
***
Ayrılalı altı ay olmuş,
Bir yıl olmuş,
Altı yıl olmuş,
On beş yıl olmuş…
Kendi evlenmiş, eski karısı evlenmiş…
Elinde bıçak, hala peşinden koşuyor.
Yedi yerinden, on yedi yerinden, otuz yedi yerinden bıçakladığı eski karısını; çok sevdiği için bıçakladığını söylüyor.
Çoğu da çocuklarının gözü önünde…
Ağlasam mı gülsem mi? Karar veremiyorum.
Bu nasıl bir sevgi anlayışı ise; sevdiğini söylediği eski eşini, sevdiği çocuğunun gözü önünde bıçaklarken, çocuğunun ömür boyu belleğinden silinmeyecek bir travma yaşadığını, hiç düşünmüyor.
Karısı mezara, kendisi hapishaneye gittiğinde, hem öksüz hem yetim kalan bebelerin geleceğini, yok ettiğini düşünmüyor.
Bir kadın, çocuklarının hatırına bile geri dönmüyorsa, “bunun sebebi nedir?” demiyor.
Ayrılmanın en önemli nedenlerinden biri, fiziksel ya da duygusal şiddet olduğu halde,
Karısı geri dönsün diye hala şiddet uyguluyor.
Bu durum, üniversitelerde, tez konusu oldu mu acaba?
***
Bir evlilik bittiyse, bitmiştir. Bu ısrar nedendir?
Neden, iki medeni insan gibi herkes yoluna gitmez?
Eğitimsiz, cahil insanlar bir yana; koskoca şirketlerde yöneticilik yapan, kerli ferli adamlar, başka bir kadınla evlendiği halde eski karısını ve ailesini neden hala taciz ederler ki?
Mutlaka araştırılmalı, okullar da okutulmalı ki gelecek nesillere ibret olsun.
***
Hani bir söz vardır “yolda yürüyenler ile çocuk yapanlara ehliyet vermek gerekir” diye.
Gerçektende bu söze katılıyorum. Hatta daha evlenmeden önce çiftleri, kursa tabi tutmak, evliliğe ve çocuk yapmaya hazır olup olmadığına bakmak, en önemlisi de ciddi psikolojik testlerden geçirmek gerekiyor.
Öyle, 14 Şubat’ta tüm dünyada ki 1 milyar kadının dans etmesiyle;
“8 Mart 8 kadın” projesi ile ünlü kadınların makyaj yaparak, şiddet kurbanı kadınların yerine geçmesiyle;
8 Martta eğlenceler, paneller düzenlenmesi hatta Ukrayna’nın ünlü Femen kadınlarının soyunması ile “kadına şiddet durmaz”. Hiç yoktan iyidir ama ne yazık ki yetmez!
***
Toplumumuzda, kadına bakış açısı değişmedikçe;
Kadının bir eşya değil, bir birey olduğu kabul edilmedikçe;
Evliliğin anlamı; bilinmediği ve öğrenilmediği müddetçe, yetmez.
Biz de bu konuyu, yazar dururuz…
Bu ne perhiz...
Başbakan önce “En az üç çocuk isterim” dedi.
Hatta “Bir çocuk iflas, iki çocuk iflas, üç çocuk ise yerinde saymaktır.
Bizim artış hızımızı ikinin üzerinde üçlere ulaşması lazım.
Bunu başarmamız gerekiyor. Şu anda batı sıkıntı içerisinde ama biz Türkiye’yi bu sıkıntının içerisine sokmak istemiyoruz.
Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum; bu hassasiyetimizi hafife almayın, bunu dalga dalga yaygınlaştırmamız lazım” dedi.
***
“Aile var oldukça, millet var oldukça devlet var olur. Aile var oldukça sağlıklı nesiller var olacak, iyilik var olacaktır. Aileye yönelik her saldırıyı doğrudan insanlığa bir saldırı olarak görüyor, hiçbir şekilde müsamaha göstermiyoruz” dedi.
Üç çocuğun bilimsel açıklamasını; spor bakanından tutunda, belediyelerde çalışan sağlık görevlilerine kadar, hemen herkes yaptı…
Sonra Başbakan “Yetmiyor, beş çocuk” dedi.
Hatta ben kaçırmışım haberleri, Avrupa’da yaşayan bir arkadaşım mesaj çekti.
“Beş değil, altı çocuk dedi; altı!” diye…
***
İnsanoğlunun evlat sahibi olması, hiçbir duygu ile kıyaslanamayacak kadar yüce bir duygudur elbette.
Ancak bakamayacağı çocuğu dünyaya getiren ailelerin dramlarını her gün gazetelerin 3. sayfalarında okumaktan bıktım, usandım.
En son sosyal medyada, üç küçük çocuğu yanında olan bir kadının çöp konteynırını karıştırırken ki halini beni epeyce üzdü…
***
Evet, dünya nüfus grafiklerinin, demografik yapıların çan eğrisi gibi zirve noktasından geriye dönmeye başladığını;
dünya nüfusunun yaşlandığını ve en hızla yaşlanan nüfusun Avrupa Birliği üyesi ülkelerin nüfusu olduğunu bildiren Türk büyüklerimiz (Sanki AB üyesiyiz) :
´´Türkiye´deki bilimsel verilere göre, nüfusu bugünkü gençlik oranlarıyla tutabilmenin yolu; her ailede asgari üç çocuğun olmasıyla mümkün.
Yani üç olduğunda çok genç bir nüfus olmayacağız sadece mevcut nüfus istatistikleri, mevcut yaş grafiklerini varlığını muhafaza etmiş olacak. Bu sayı üçten fazlaya gittikçe de Türkiye nüfusu bugünkü gençlik grafiklerinden daha genç bir noktaya taşınmış olacak.
Tabii çok çocuk kalabalık bir nüfus, genç ve dinamik bir yapı tek başına yetmez.
Eğer ki bu nüfusu iyi eğitebilirsek, iyi öğretebilirsek geleceğe iyi hazırlayabilirsek işte o zaman yeniden tarihin belirli sahnelerinin gelecekte tekerrür edeceğine tanıklık edebileceğimiz yeni bir zaman dilimine giriyor olacağız´´ diyorlar…
Ne kadar anlamlı, ne kadar güzel sözler değil mi?
Türkiye’de yaşayan ve bir çocuk sahibi olan biri olarak; asgari okul masraflarını düşündüğümde, hesapladığımda, bu sözlere sadece tebessüm edebiliyorum.
***
Her şey dört dörtlük, güllük gülistanlık ta; tek eksiğimiz çocuk sayımız mı?
En az üç tane hatta altı tane çocuk yapmamız mı lazım?
Bunu anladık ve kabul ettik diyelim…
Peki, o zaman Başbakan Erdoğan´ın eşinin himayelerinde,
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı´nca düzenlenen koruyucu ailelerin yaygınlaştırılmasını amaçlayan ´Gönüllü Elçiler´ projesi ne ola ki?
İki bine yakın kimsesiz çocuğun, koruyucu aile beklediğini,
81 ilde valilerin eşlerinin bu çocuklara koruyucu aile araması – ki bu çocukların çoğunun anne ve babaları sağ iken- “İnancımız, kültürümüz, medeniyetimiz; öksüze, yetime, yoksula, güçsüze ve engelliye yardım etmeyi gerekli kılıyor ve tarihimiz bunun türlü örnekleri ile dolu” demesi komik değil mi?
Böylesi bir duruma “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” denmez mi?
***
Dip not: İlimizdeki Kassel Çocuk Yuvasının Koruma derneği kurucu üyesiyim.
Dolayısı ile bol keseden atmıyorum.
Aşağıdaki linkten, 4 Ekim 2007 tarihinde, koruyucu aile konusunda yazdığım köşe yazımı okuyabilirsiniz.
(http://muzeyyentopcutan.blogspot.com/2010/12/4-ekim-2007-bizim-kocaeli-gazetesi.html)
Bir kez daha düşünün!
Sağlık Bakanlığı yetkilileri, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlıkta reform yaptığını söyleyedursun;
son zamanlarda sağlık çalışanlarına yapılan şiddet aldı başını gidiyor.
Eskiden doktor olmak, sağlıkçı olmak, en kutsal, en saygı duyulan meslek gruplarından iken;
şimdilerde bırakın sağlıkçı olmayı, doktor olmayı, artık hamile doktorlara bile tekme tokat saldırılıyor.
Gelişen teknoloji sayesinde, sağlık kuruluşlarına takılan kameralar vasıtası ile biz de, bu şiddet vakalarını şaşkınlıkla izliyoruz, ne yazık ki!
***
Aslında şaşmamak, normal karşılamak lazım…
Gözünü bile kırpmadan, annesini ya da karındaşını öldürebilen;
Kendi canından, kanından olan çocuğunu öldüresiye dövebilen;
Evlenebilmek için canını vermeye razı olduğu sevgilisini ya da eşini sokak ortasında defalarca bıçaklayan ya da kurşun yağmuruna tutan bir zihniyet;
Başbakanın “Benim vatandaşım artık kuyruklarda inim inim inlemiyor” dediğini göz ardı edecek değil ya!
Hastane sırasında bekletiliyorsa eğer, kesin doktordadır suç ya da sağlıkçıda…
Çünkü artık sağlık özelleştirildi. Her şey tıkır tıkır işliyor.
İşlemeyen tek şey gece gündüz demeden çalışan, günde yüzlerce hastaya bakan sağlık personeli ve doktorlar…
İşlerini doğru dürüst yapmıyorlar, değil mi? Evet evet, bütün suç onlarda!
Ne koydukları teşhis doğru, ne de yazdıkları ilaç, ne de verdikleri hizmet…
Komşu Ayşa’nımın tavsiye ettiği, size iyi gelen ilacı; yazmadılar.
Falanca önemli adamın torpillisiyim dediğin halde, yoğun bakıma sokmadılar değil mi?
Bir sürü para kazanıyorlar ama işlerini tam olarak yapmıyorlar…
İnsaf be kardeşim!
Dişhekimi olduğumdan dolayı, ister istemez sağlık camiasının içindeyim.
Bu nedenle, hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının yaşadığı sorunları az çok biliyorum.
Her işin kendine göre bir zorluğu vardır mutlaka ama malzemesi “insan” olduğunda, meslek ya da çalışma şartları sanki biraz daha zorlaşır. Hele ki söz konusu, sağlık olunca…
***
İnsanoğlu doğası gereği hep talep eder. Karşı tarafı, hiç düşünmez…
Kendisine hizmet eden doktorun, hemşirenin, sağlık memurunun, hizmetlinin bir sorunu var mıdır acaba?
Sahi ismi neydi?
Aceleyle, korkuyla, üzüntüyle, sinirle, kısaca karmakarışık duygularla geçtiğiniz koridoru paspaslayan, taşeron sağlık işçisinin…
Kendinizin ya da yakınınızın sorununu düşünürken, O’na “Günaydın ya da iyi akşamlar” dediniz mi?
***
Hastanelerde çalışan yüzlerce insanın sizden bir farkı olmadığını, onlarında, sizin gibi dertleri olduğunu unutmamalısınız.
Bir insanın kafası rahatsa, mutluysa, kendini işine verebilir; öyle değil mi?
Karşınızdakini suçlamadan ya da saldırmadan önce bir kez daha düşünün!
Bağışlayın
Kitap okumayı seviyorsanız, okuma alışkanlığınız varsa eğer;
mutlaka birkaç tane başucu kitabınız vardır.
Bu kitapları defalarca okumaktan asla sıkılmazsınız, sizin için adeta rehberdirler.
mutlaka birkaç tane başucu kitabınız vardır.
Bu kitapları defalarca okumaktan asla sıkılmazsınız, sizin için adeta rehberdirler.
***
Ben kitapları çizerek okurum...
Önem derecesine göre, kurşun kalem, renkli kalem ya da fosforlu kalemle çizer;
hatta beğendiğim bölümlerin yanına notlar düşer, yıldızlar koyarım...
Önem derecesine göre, kurşun kalem, renkli kalem ya da fosforlu kalemle çizer;
hatta beğendiğim bölümlerin yanına notlar düşer, yıldızlar koyarım...
Başucu kitaplarımdan birini karıştırırken, Francis Bacon’un “İntikam arzusu; normalde iyileşecek yaraların, açık kalmasına neden olur” sözü ile karşılaşınca;
Aklıma, birkaç yıl önce bu konu ile ilgili yazdığım, bir köşe yazım geldi.
Özellikle kin, nefret ve intikam duygularının aşırı derecede arttığı son günlerde,
bu yazıyı tekrar tekrar okumaya ve bir bölümünü sizlerle paylaşmaya, kendimi mecbur hissettim.
***
Biz eskiden daha paylaşımcı, daha hoşgörülü, daha anlayışlı bir toplumduk sanki…
Ne oldu bilmiyorum ama gün geçtikçe paylaşımın yerini bencillik,
hoşgörünün yerini anlayışsızlık ve tahammülsüzlük aldı.
Kıskançlık, çekememezlik eskiden utanılacak duygular iken;
Şimdilerde son derece normal sayılmaya başladı.
Konuşunca ağzından bal damlayan insanlar yerine, acımasızca eleştirenler arttı.
Maskeli insanlar çoğaldı...
Vefa İstanbul’da bir semt adı olarak kaldı…
Hiç beklemediğiniz bir anda en yakın akrabanız ya da çok sevdiğiniz bir arkadaşınız,
sizi ayağınızdan aşağı çekmeye ya da arkanızdan iş çevirmeye başladı.
Tüm bunlar, canınızı yakan insanlara karşı kin duymanıza, nefret etmenize hatta intikam duygusu beslemenize neden olmaya mı başladı?
İşte yazımın sizlerle paylaşmak istediğim bölümü:
“Günlük yaşamda bilinçli ya da bilinçsiz sizi üzen, kalbinizi kıran insanlarla karşılaşabilirsiniz.
Hatta bu en yakın arkadaşınız, çok değer verdiğiniz biri de olabilir.
Hiç hak etmediğiniz tutum ve davranışlarla karşılaştığınızda bazen öfkeye kapılıp,
onlara karşı kin ve nefret besleyebilirsiniz...
Aslında öfke, kin ve nefret gibi duygular ve ´´Ben bunu hak etmiyordum’’
Hatta bu en yakın arkadaşınız, çok değer verdiğiniz biri de olabilir.
Hiç hak etmediğiniz tutum ve davranışlarla karşılaştığınızda bazen öfkeye kapılıp,
onlara karşı kin ve nefret besleyebilirsiniz...
Aslında öfke, kin ve nefret gibi duygular ve ´´Ben bunu hak etmiyordum’’
´´Benim gibi insana bu yapılır mı?’’ gibi olumsuz düşünceler; enerjinizi, yaşam sevincinizi azaltır.
Boşu boşuna günlerce üzülürsünüz, kalbiniz sızlar...
Olan olmuştur bir kere, bu gerçeği değiştiremezsiniz; ama bağışlayabilirsiniz...
Bağışlama çok etkili bir davranıştır, çoğu kez çözümün bir parçasıdır...
Sizi üzen ya da kıran her kimse, sizin onu bağışladığınızı bilmese de;
kendinize bir iyilik yapın ve onu bağışlayın…
Boşu boşuna günlerce üzülürsünüz, kalbiniz sızlar...
Olan olmuştur bir kere, bu gerçeği değiştiremezsiniz; ama bağışlayabilirsiniz...
Bağışlama çok etkili bir davranıştır, çoğu kez çözümün bir parçasıdır...
Sizi üzen ya da kıran her kimse, sizin onu bağışladığınızı bilmese de;
kendinize bir iyilik yapın ve onu bağışlayın…
İnanın kendinizi daha iyi, daha özgür, daha hafif hissedeceksiniz.”
Boşanma üzerine...
Bundan 6 ay kadar önce “evlilik üzerine” diye bir köşe yazısı yazmıştım.
Kısaca anımsarsak eğer;
“Kimileri için zordur, evlilik kararı almak; kimileri içinse, çok kolay.
Kimi, kılı kırk yarıp, kırk küsur yaşına kadar beklerken; kimi de, on yedi yaşında, üç gün önce tanıştığı kişiyle evlenmeye karar veriverir!
Kararın ardından başlar, Söz, nişan, düğün seremonileri;
Bir kutu çikolata, bir demet çiçek ve de son yılların trendi tek taş pırlanta ile başlayan…
Sonra söz bohçası, nişan bohçası, takı alışverişleri, düğün hazırlıkları…
Kayınvalideye, döpiyeslik kumaş; damada, tıraş takımı, terlik, pijama, çorap.
Kayınpedere; kravat, gömlek vs.
Artık herkesin bütçesine, kültürüne, gelenek ve göreneğine göre; elden ne gelirse…
***
Sevinçli, heyecanlı, mutlu, günlerdir…
Rüya da gibidir insan; bulutların üzerinde yürüyordur da bazen olayın adı ve tarihi konduktan sonra, sorunlar da başlar.
Bir taraf ille de düğün istiyordur, diğer tarafsa sadece nikah…
Her iki taraf hem fikir olsa da, bu sefer başka bir sorun; nerede olacak, nasıl olacak?
Kız tarafı şunları, erkek tarafı bunları alacak!
Gelinlik nasıl olacak, nereden alınacak, hangi kuaföre gidilecek?
Gelin arabası, davetiye, uzaktan gelen davetlilerin konaklaması nasıl olacak?
Kafaları karıştırır ama tatlı telaşlardır bunlar…
Ama bazen bu kadar telaşe, bu kadar ritüel belki de en güzel, en mutlu geçmesi gereken günleri zora bile sokar; hatta yorar insanları…
Bir ömür boyu birlikte olmak için çıkılan yoldan dönerler; çok basit ya da ciddi sebeplerden dolayı…
Kimi düğün öncesi, takılacak takıları seçmek için gidilen kuyumcu da, kayınvalidenin suratına takıları fırlatarak son verir;
Kimi nikah saatine çeyrek kala…
Kimi gelin arabasında dayak yiyip, yerlerde sürüklendiğinde;
Kimi de evlendiği gece kendini pencereden atarak!
***
Hepimizin “evlilik üzerine” dinlediğimiz, bildiğimiz, yaşadığımız, birçok hikaye vardır, mutlu ya da mutsuz sonlanan!
Eğer evliyseniz ya da evlenip ayrıldıysanız en azından kendi hikayeniz” demiştim…
***
Bir ömür boyu aynı yastığa baş koymaya karar verdiği kadını, nikah masasına oturmaya çeyrek kala, sokak ortasında darp edip, gelinliği ile sürükleyen adamın haberini okuyunca, yazmıştım bu yazımı ve çok üzülmüştüm ama bu yazımı yazarken üzülmüyorum, hatta kızıyorum!
Çünkü 17 yıl önce boşandığı karısını,17 yerinden bıçaklayarak öldüren adamın haber ve benzerlerini, gazetelerin 3. sayfasında görmekten artık sıkıldım; anlamakta zorluk çekiyorum.
Bu neyin kini, neyin öfkesidir? Toplum olarak nereye gidiyoruz?
Beceremeyecekseniz, evlenmeyin kardeşim!
12 Şubat 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)