Blog Arşivi

GEZİ YAZILARIM

Hoşgeldiniz





Translate

Aynaya bakmak lazım...

Toplum olarak en iyi yaptığımız şeylerden birisi de galiba, eleştirmek.
Hepimiz, herkese, her şeye kızgınız, öfkeliyiz ve mütemadiyen eleştiriyoruz…
Doğruyu söylemek gerekirse, hiçbirimiz eleştirilmekten hoşlanmayız ama herkesi, her şeyi acımasızca eleştirmeyi kendimize hak olarak görüyoruz.
***
Aslında,  eleştiri güzeldir.
Eleştirilene, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı yanlışlıkları, eksiklikleri gösterir.
Elbette eleştiren, eleştirdiği konuda pozitif bir yaklaşım içindeyse ve katkı sunabiliyorsa…
Eğer eleştiri, eleştiriden çıkıp hakarete varıyorsa;
Kin ve nefret içeriyorsa; 
Kişiyi ya da toplumu germekten, depresif bir hale sokmaktan başka hiç bir işe yaramaz.
***
Çocuğu ders çalışmıyor diye döven babalar bilirim…
Kendisi eline bir kitap alıp ta çocuğuna rol model olmamıştır hatta ilkokulu bile çift dikiş bitirmiştir.
Ama çocuğunun bütün derslerinin iyi olmasını; 
En iyi üniversitelerin,  en iyi bölümlerini kazanmasını ister ve neden ders çalışmak yerine oyun oynadığını eleştirip,  döver.
(Aslında dövdüğü, kendi çocukluğudur ya her neyse!)
***
Mesela evin içinde fosur fosur sigara içen mükemmeliyetçi anne, kızını sigara içerken görünce, cinleri tepesine çıkar.
Sigaranın zararları konusunda;  günlerce, aylarca,  brifingler/ konferanslar verir.
Aşağılar, cezalandırır…
***
Bazılarımız ise futbol müsabakası sırasında futbolculara kızar, küfreder pervasızca eleştirir, günlerce.
Öyle ki sahaya inse,  kendisini gol kralı olacak sanırsınız.
Halbuki topla tek buluşması, çocukluğunda, mahalle aralarında, yarım saat bile sürmeden patlayan plastik topla oynanan tek kale maçlardır...
Ama eleştirirken, teknik direktör gibidir.
***
Herhangi bir organizasyonun ya da siyasi partinin liderini beğenmeyen, yaptığı her çalışmaya, her konuşmaya bir kulp bulanlar vardır mesela…
Bazen eleştirilerinde haklıdırlar ama “Çözüm öneriniz nedir?”  diye sorduğunuz da,  genellikle kem küm ederler. Çünkü ne ellerini taşın altına koymuşlardır ne de herhangi bir önerileri vardır.
Değil organizasyonu geliştirmek için bir çalışma yapmak, kıyısından köşesinden bile tutmamışlardır.  Ama eleştirirler de, eleştirirler:
“Bunu böyle yaptın”  “Şunu söyle yaptın” …
***
Son zamanların trendi (eğilimi) ise;  sosyal medyadan yapılan eleştiriler.
Bazıları söylemek istediklerini,  alenen yazıp çizerken, bazıları da söyleyeceği kişinin yüzüne söyleyemeyip, ima yolu ile paylaşmakta…
Elbette herkesin, her şeyi eleştirme hakkı vardır. Ancak eleştirmeden önce de, aynaya bakmak lazım. Öyle değil mi?
         

Acaba mı?

“Dikkatinizi çekti mi?” bilmem.  Geçenlerde basında ilginç, bir o kadar da tuhaf bir haber vardı.
“Hangi haberden bahsediyorsun? Her gün birbirinden tuhaf haberler var, güzel ülkemde” dediğinizi duyar gibiyim.
Haklısınız…
Gazeteleri ya da televizyonu açtığımızda;
Karısına şiddet uygulayan, aklınızın köşesinden geçmeyecek varyasyonlarla öldüren hatta kesip pişirip, komşularına dağıtan kocalar;
İntihar eden, birbirlerini hiç uğruna boğazlayan gençler;
Borçlarını ödeyemediği için canın a kıyan memurlar, emekliler;
Adını düne kadar hiç duymadığımız uyuşturucu maddeler, terör örgütleri;
Önüne çıkan her canlıya tecavüz eden sapıklar;
Suriye’deki savaştan kaçıp ülkemize sığınan mültecilerin başlarına gelenler;
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki çatışmalardan Avrupa’ya kaçmak için Akdeniz’deki ölüm yolculuğunu göze alıp başaramayan garibanlar;
Trajik trafik ve iş kazaları;
Siyasi aktörlerin yaptığı gaflar;
Ülkemizin üzerinde oynanan oyunların, terör olaylarının birbirimizi selamlayarak ve kucaklayarak biteceğini savunup bu nedenle birbirimize sarılmamızı tavsiye eden bir başbakan;
Karadeniz fıkralarının ünlü kahramanı Temel’i kıskandıracak, birbirinden farklı yurdum insanı haberlerinden biri değil, ilgimi çeken haber.
***
İstanbul’da pırıl pırıl liseli bir kızımızın, hazırladığı fizik projesi ile fizik alanında dünyanın en prestijli fizik yarışması olarak kabul edilen “First Step to Nobel Prize in Physics” (Nobel Fizik Ödülüne Doğru İlk Adım) adlı yarışmada birinci olması;  üstelik bu yarışmaya 70’e yakın ülkeden katılan 5 bin projenin arasından seçilmesi.
“İyi de, gencecik bir Türk kızının dünya çapındaki bu başarısı çok sevindirici ve gurur verici. Tuhaflık bunun neresinde?” diyebilirsiniz.
Bu kızımız aynı proje ile TÜBİTAK’ın yarışmasına katılmış ve dereceye girememiş, iyi mi?
***
 Haberi okuduğumda, aklımdan bir sürü soru geçti.
Acaba, TÜBİTAK’ın düzenlediği yarışmada hangi projeler dereceye girdi?
Jüri üyeleri kimlerdi?
Yarışmayı kazanan çocuklar hangi liselere gidiyor?
Bu yarışmada dereceye giren projeler, dünyanın en prestijli fizik yarışması kabul edilen “First step to Nobel Prize in Physics” yarışmasına da katıldı mı ya da katılma hakkı var mıydı? Eğer katıldıysa, dereceye girdi mi?
***
Elbette araştırmadan soruşturmadan, bilgi sahibi olmadan, dereceye giren çocukların hakkını yememek lazım…
Belki de onların hazırladığı projeler, ülkemiz için daha çok gerekli olan projelerdi ve de bu projeden çok daha özellikli projelerdi, bilemiyorum.
Sadece, kurumun başında Hayvanat Bahçesi Müdüründen yönetici, kasetlerin montaj olup olmadığını hisleri ile tahmin eden bir bakan olunca, ister istemez aklımdan bir “Acaba mı?”  geçti. 

Aman dikkat!

Kurban Bayramı yaklaştı. Eğer henüz tatil planı yapmadıysanız,  kış gelmeden son bir kez bir yerlere kaçalım diyorsanız, aman dikkat!
***
Geçtiğimiz Ramazan Bayramını fırsat bilip, arkadaşlarımızla birkaç günlüğüne tatile çıkalım dedik.
Kısıtlı zaman olduğu için yakın bir yer olsun istedik. İnternetten hızlıca bir araştırma yaptık ancak tatil beldelerinde yer bulmak neredeyse imkansızdı.
Dolayısı ile istediğimiz değil, bulduğumuz bir yere rezervasyon yapabilecektik.
 Fotoğraflarını beğendiğimiz İzmir civarlarında, bir tesiste hasbelkader yer kalmıştı (!) Üstelik tatilin son günü için sadece 2 oda.  Tatile çıkma niyeti ile hareket ettiğimiz için “Neyse iki gün tatili uzatırız, hem de trafikten etkilenmemişiz oluruz “ diye rezervasyon yaptırdık. 
***
“Her şey dahil” tatillerini oldum olası hiç sevmem. İnsan ne kadar “diyetteyim, yemeyeceğim” dese de, çoğu zaman çeşit çeşit yemekleri, tatlıları görünce, dayanamaz. Tatil sonrası diyet yaparım” diye kendini kandırarak, düşündüğünden daha fazla yer. 
Kendimden biliyorum. Normalde tatlı ile aram hiç yoktur yani tatlı sevmem ama restoranda çeşit çeşit dizilmiş tatlıların albenisine kapılıp, kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek tatlıların tadına baktığımı bilirim.

Bulduğumuz tesis ne yazık ki bol yıldızlı ve “her şey dahil” bir tesisti. Başka seçeneğimiz olmadığı için “Eh ne yapalım, dikkat ederiz” diye çıktık yola…
***    
Tesisi görünce, “Ehveni, şer” dedik zaten zor yer bulduğumuz için fazla beklenti içinde değildik.
Odamız küçük ama şirindi ancak yastık kılıflarını takmayı unutmuşlardı. Daha doğrusu biz öyle sandık. Tam o sırada yan odada temizlik yapmakta olan hanımlardan yastık kılıfı rica ettik. “ Kalmadı, Pazartesi günü gelecek” sözünü duyunca şok olduk. Yan odadaki arkadaşlarımız da aynı yanıtı almıştı.





“Nasıl yani? Pazartesi gününe daha 4 gün var. ” vs. derken yastık kılıflarını bulup getirdiler. 
Klima kumandası da bir tane idi. Ona da “Madem arkadaşsınız, birlikte kullanırsınız” diye çözüm ürettiler. 
Yemek yemek için restoran bölümüne gittiğimiz de, yiyeceklerden hiç birinin bana hitap etmediğini gördüm.  Et sevmediğim için, bir iki zeytinyağlı yemek ile idare ettim. Hatta espri yaptım “ Oh oh çok sevindim. Yemekler çok kötü mecburen rejimdeyiz”  diye…
Beklentileri yüksek olan insanlar değiliz. Zeytin peynir, domates, karpuzla karnımızı doyururuz ancak  tesisin azımsanmayacak sayıda yıldızının olması, bizi epey şaşırttı.    
Yemek sonrası çay kahve içelim dedik. Ne fincan var, ne bardak. Plastik bardaklarla su, kağıt bardaklarla çay ve kahve içtik. Biraz söylendik ama tatildeyiz moralimizi bozmayacağız diye hep olumlu tarafından bakmaya çalışıyoruz:
“Neyse ki deniz güzel” “Bu yürüyüş yolu da pek güzelmiş” “Aaa! Hamak da var”  şeklinde 4 günü bitirdik. Bir gece kavga dövüş sesleri duyduk. Karı koca kavgası sandık meğerse rezervasyon yaptırdığı halde gece yarısına kadar yer bekleyen müşteri, sonunda sinirlenip resepsiyon görevlisine yumruk atmış. Bunu öğrenince, oda bulduğumuza şükrettik. 
***
Son gün, kahvaltıda porselen tabaklar yerine, kağıt tabaklar vardı. 
Garsonlardan birine, “Akşam sirtaki mi oynandı? Tabak kalmamış” deyince bulaşık makinasının da bozulduğunu öğrendik. İnsan tatil bitti diye sevinir mi? 
“İyi ki tatilimizin son günü, kazasız belasız bitirdik, çok şükür” diye sevindik. 
Siz siz olun, tatil programınızı son güne bırakmayın. Gideceğiniz tesisi de iyice araştırın! 


kadininsesigazetesi.com.tr

F.Deniz Karamert (Özgür Kocaeli Gazetesi)'in benimle yaptığı röportaj






http://www.ozgurkocaeli.com.tr/roportaj/bu-kentin-kiymetini-yeterince-bilmiyoruz-163686.html             
Fatma Deniz KARAMERT

“Bu kentin kıymetini yeterince bilmiyoruz”

“Bu kentin kıymetini yeterince bilmiyoruz”
Foto, Özgür Kocaeli

Müzeyyen Topçu TAN

Sakarya’nın Hendek ilçesinde doğdu. 1988 İstanbul Üniversitesi Diş Hekimiği Fakültesi ve 2008 Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler mezunu. Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Okulu ve Avrupa İnsan Hakları Eğitici Eğitimi Sertifika programına katıldı. 1988 yılından beri Kocaeli'nde serbest dişhekimi olarak çalışmakta. CHP Kocaeli İl Örgütü'nde, çeşitli kademelerde görev yaptı. 2007 Genel Seçimlerin de Kocaeli Milletvekili adayı oldu. Halen Çevre ve Sağlıktan sorumlu İl Başkan Yrd. Kocaeli'nde yerel gazete ve dergilerde makaleleri, röportajları yayımlanmaktadır. Aynı zamanda, Posta Gazetesi Doğu Marmara Eki'nde köşe yazarlığı, Kadının Sesi Gazetesi Bölgeler Koordinatörlüğü yapmakta. Bizim Darıca Gazetesi sayfa editörü. Medya ve İletişim 1. Sınıf öğrencisi. Yine Kocaeli'nde Seka Devlet Hastanesi Hasta Hakları biriminde ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarında gönüllü olarak çalışmakta. Dr. Ömer Tan'la 1988 yılında evlendi. Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıfta okuyan Ozan Kutay adında bir çocuk annesi.
Kocaeli'nin en şikayetçi olduğunuz tarafı nedir?
Çevre kirliliği (Denizin havanın ve tüm tabiat varlılarının kirletilmesi), çarpık kentleşmenin sonucu ortaya çıkan trafik keşmekeşi ve görsel çirkinlikler (Estetik olmayan uzunlu kısalı binalar, dar sokaklar vs.), çöp konteynerlerinden taşan çöpler ve bir türlü çözülemeyen kara ve sivrisinek meselesi ve sanata yeteri kadar değer verilmemesi.

Uzak kaldığınız zamanlarda Kocaeli'nin en çok nesini özlüyorsunuz?

Evimi ve arkadaşlarımı.

Kocaeli'de öğlen yemekleri için tercih ettiğiniz lokantalar hangisi?

Aslında öğle yemeklerini dışarıda yemem. Konuğum varsa Çınar Lokantası ya da işyerimin alt katında olan Özsar'ı tercih ediyorum. 

Kocaeli'de devamlı gittiğiniz berber/kuaför var mı?

Kuaför konusunda çok şanslı olduğumu söyleyemeyeceğim. Son bir yıldır Kuaför Yüksel'e gidiyorum. Şimdilik bir sorun yok. 

Konfeksiyon alışverişi için tercih ettiğiniz mağazalar hangileri?

Marka meraklısı değilim o nedenle her mağazadan alışveriş yaparım. Ancak çok severek alışveriş yaptığım iki mağaza var. N-City'de ki Adil Işık ve CE&KA. Çünkü mağaza çalışanları çok güler yüzlü ve insana kendini iyi hissettiriyor.   

Hamburger, tost ve benzer fast-food türü ürünler için özel bir tercihiniz var mı?

Fast-food tarzı beslenmiyoruz. Ara sıra iş yerinde bol kaşarlı tost ya da simit tost yaparız.

Sizce Kocaeli'nin manzarası en güzel yeri neresi?

Kentin hangi noktasında tepelere çıktığınızda, Körfez manzarası ayrı bir güzel gözüküyor.

Sinemaya gidiyor musunuz? Özellikle tercih ettiğiniz bir salon var mı?

Oğlumuzla birlikte yaptığımız etkinliklerden biri de sinemaya gitmek. Kocaeli'nde tercih edilecek sinema salonu kaldı mı? Dolphin'e gidiyoruz.

Kasap, şarküteri, manav alışverişlerinizi nereden yapıyorsunuz?

Bu alışverişleri eşim yapıyor. Kendisi Eğin'li (Kemaliye) olduğundan, et, şarküteri ürünlerinden çok iyi anlar. Osmanlının et ve kömür kethüdalığını Eğinliler yaptığı için Eğin'den çok kasap çıkmıştır. Eşimin dedesi ve dayısı da kasap olduğu için et ve şarküteri konusunda uzmandır.  Bildiğim kadarıyla, Ankara Market, Kaçkar Et, Peynirci Babadan alışveriş yapıyor.  

Bir pazar günü piknik yapmaya karar verdiniz, şehrimizde nereye gidersiniz?

Pazar günleri genelde Bahçecik'teyiz.

Kocaeli'nin unutulmaz politikacısı olarak gördüğünüz bir isim var mı?

Leyla Atakan.

Kahvaltı için tercih ettiğiniz bir mekan var mı?

Bahçecik'te kendi bahçemde kahvaltı etmeyi seviyorum ama Buzz ve Soğuksu Restorant da çok keyifli.

Şehrimizdeki hastane, klinik ve sağlık kuruluşlarından memnun musunuz?

Hekim olduğum ve bir hastanenin de Hasta Hakları Biriminde gönüllü olarak çalıştığım için, sağlık kuruluşlarındaki eksikliklere farklı açılardan bakıyorum. Başarılı olan kurumlar olduğu gibi, sürekli şikayet edilen ve hasta memnuniyetsizliğinin olduğu kurumlar da var. Gerçi sorunların birçoğu hükümetin sağlık politikalarının yanlışlığı ve sistemden kaynaklanan sorunlar. Tabii bir de trafik faktörü var. Şehir içinde kalp krizi ve beyin kanaması geçiren bir hastaya ambulans yetişene kadar, hasta kaybedilebiliyor.       

Şehrimizde lahmacun, pide ve ekmek fırını olarak en başarılı bulduğunuz yerler hangileri?

Lahmacun ve pideyi 40 yılda bir yediğim için, isim veremeyeceğim. Ancak Best Simit Kafe ve Restoran'ın ambiyansını ve pizzasını sevmiştim. Ekmek fırını olarak Başak Ekmek Fırınının da güzel mamulleri var.  

Kocaelispor'un maçlarını takip eder misiniz? Unutulmaz futbolcu olarak gördüğünüz biri var mı?

Futbolla pek aram yoktur. Birçok unutulmaz futbolcu vardır mutlaka ama unutulmaması gereken ve Kocaelispor'a çok emeği geçen bir futbolcu var. İlkokul arkadaşım Melih Gürbüztürk. Şu an MS hastalığı ile savaşıyor. Umarım emek verdiği kulübü onun zor zamanlarında yanındadır.

Geçmiş yıllarda Kocaeli'de yaptığınız, şimdilerde yapamadığınız ve özlemini duyduğunuz herhangi bir şey var mı?

Değirmendere Sahili'nde dolaşmak. Depremden sonra, gitmek hüzün veriyor.

Akşam yemeği için tercih ettiğiniz restoranlar hangileri?

KYÖD, balıkçılar. Maşukiye Vadi Restoran.

Önceki yanıtınızla bağlantılı olarak soracak olursak: Akşam yemeği için sevdiğiniz bir mekana gittiniz, hangi yemeği, hangi içkiyi sipariş edersiniz ve ortamda nasıl bir müzik olmasını, yanınızda kimlerin olmasını istersiniz?

Zeytinyağlılar (özellikle de enginar), deniz mahsulleri, soda. Klasik müzik eşliğinde, ailem ve dostlarım ile birlikte olmayı isterim.

Bar, Gece Kulübü ve benzer mekanlara gidiyor musunuz?

Gitmiyorum.

İlimizde son yıllarda çok sayıda “Cafe” açıldı, bu tür yerlere gidiyor musunuz?

Çok nadir. Tercihim Kahve Dünyası, Kitap Pastası oluyor.

Cafe, lokanta veya restorana gittiğinizde servisinden özellikle memnun olduğunuz ve ismen tanıştığınız garson var mı?

KYÖD' de Soner. Kitap Pastası'nda Hatice.

Sınırsız paranız ve sınırsız yetkiniz var. Kocaeli'de bir proje uygulamanız isteniyor. Nasıl bir projeyi hayata geçirirsiniz?

Öncelikle sanayi konusunda bir şeyler yapmak isterdim. Çünkü Kocaeli gerek tarih, gerek coğrafi, gerek turizm, gerekse tarım konusunda çok şanslı bir kent. Sanayi hiç olmasa daha iyi ama sanayiyi tamamen kaldırmak elbette çok zor ancak ille de sanayi olacaksa, bacasız sanayiye dönüşümü gerçekleştirirdim (silikon vadisi gibi). Bunun yanı sıra kongre, kültür, sanat, turizm, tarih kenti olması için gerekli  çalışmaları yapardım. İnsanları tüm Kocaeli sahili ile buluşturur, marinayı büyütür, İstanbul'a hızlı vapur seferleri düzenletirdim. Toplu taşıma araçlarını da un (Teleferik, hafif raylı sistem, metro vs gibi) Tabii ki. Orlando ya da Paris'teki Disneyland gibi devasa yaşam ve eğlence merkezini kurardım. Bu çalışmalarda yerli ve yabancı turistleri kentimize çekerdi. Dolayısı ile sanayi kenti olmamıza gerek kalmazdı.    

Tatlı-pasta alışverişinizi nereden yapıyorsunuz?

Tatlı ve pastamı Hoşgör, Süt-iş'ten alıyorum.

İşinde başarılı olarak gördüğünüz esnaflar kimler?

Stom Mağazası Süreyya Erol, Mudi Duygu ve Esra. İndeko Tasarım, Özkan Turpçu.
Kitap Pastası, H. Tolga Asalkan.

Özellikle tercih ettiğiniz bir akaryakıt istasyonu var mı?

Erenkaya Petrol, Seymen Petrol.

Kocaeli'de size bir ev hediye edileceğini düşünün. Hangi bölgede, nasıl olsun istersiniz?

Bahçecik'te müstakil bir ev.

Hangi yerel gazeteleri takip ediyorsunuz?

Hemen hepsini takip etmeye çalışıyorum (Gebze dahil).

Söyleşinin sonunda Kocaeli'de yaşıyorum başlığı altında ekleyeceğiniz bir söz var mı?

Kocaeli'ne 1980 yılında geldim. O zamandan bu zamana büyük değişim ve gelişim gösterdi. Bunların bir kısmı olumlu bir kısmı ise olumsuz... Sanayi kenti olması nedeniyle nüfusunun artması, çarpık kentleşmeyi, trafik keşmekeşini getirdi. Kalabalık nedeniyle, yürüyüş yolunda bile yürüyecek yer bulamayabiliyorsunuz. Yeterli sayıda otoparkın olmaması, kentin içinde çocukların ve ailelerin zaman geçirebileceği spor ve yeşil alanların az olması aklıma ilk gelen olumsuzluklar arasında. Çeşmeden içilebilir nitelikte suya sahip olmamız, kentin büyük bölümünde doğalgazın olması,  konforumuzu artırıyor. Ayrıca birçok kente nasip olmayan doğal güzelliklere (Kartepe, Maşukiye, Yuvacık, Kerpe, Kefken, Cebeci vb) sahip olmamız, sopayı diktiğinizde yeşerecek kadar bitek topraklara sahip olmamız, bana Allahın sevdiği kulları olduğumuzu düşündürüyor. Zira çok beğendiğimiz Avrupa kentlerinde yiyecek ne bir sebze ne de meyve bulabiliyoruz. Ne yazık ki bu kentin kıymetini yeterince bilmiyoruz.

Şafak Töreni’ndeydik…




Geçen hafta yazdığım köşe yazım da;  “Bu yıl 23 Nisan tatilini fırsat bilip, uzun zamandır planladığımız Çanakkale’de, ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşan kolordu)’ların torunlarının yaptığı anma törenine katıldık.
Daha önce eşim ve oğlumla 18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma Törenlerine katılmıştık. Ancak 25 Nisanda, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin birlikte düzenlediği ve ANZAC’ların torunlarının katıldıkları “Şafak Töreni”ni de merak ediyorduk. Eşimin asker arkadaşı Hüseyin Acurman ve eşi Canan Acurman ile bu törene katıldık. Şafak Törenini başka bir yazımda anlatacağım” demiştim.
***
1915 yılında itilaf Devletleri, bir tarafında Ege Denizi, diğer tarafında Çanakkale Boğazı ile stratejik bir konuma sahip Gelibolu Yarımadası’nı işgal ederek, Almanların önemli müttefiki olan Osmanlı’nın savunma gücünü yenilgiye uğratmayı, Marmara Denizi’ne geçip, İstanbul’u topa tutmayı planlamışlardı.
25 Nisan 1915 tarihinde yarımadaya çıkarma yapan Britanya İmparatorluğu ve Fransa ordusuna bağlı askerler, 8 ayı geçen zorlu bir savaşın içine girmiş, hiç tanımadıkları bir coğrafyada, dillerini, dinlerini bilmedikleri gençlerle savaşmışlar, öldürmüş ya da ölmüşlerdi.
Savaştan sağ çıkan askerler, verdikleri demeçlerde, bir hiç uğruna binlerce insanın öldüğünü söylemiş ve üzüntü içinde olduklarını ifade etmişlerdir.
***
1934 yılından beri her yıl, 24-25 Nisan tarihlerinde, Türk Hükümetinin işbirliği ve yardımları ile  Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve Fransa tarafından, Gelibolu Anma Törenleri düzenlendiğini basından öğrenmiş ve araştırmıştım.
24 Nisandaki törenler; Türkiye’nin Mehmetçik Abidesinde düzenlediği uluslararası töreni, Morto Koyu’nda Fransa Anma Törenini, Helles Burnu’ndaki Milletler Topluluğu Törenini ve 57. Alay Şehitliği ve Anıtında Türkiye’nin Anma Törenini içeriyor;
25 Nisandaki tören ise;  saat 05.30 -06.30 arasında,  Anzak Koyu’nda Avustralya ve Yeni Zelanda’nın ortaklaşa düzenlediği, Şafak Töreni’ni ile başlayıp, ardından Lone Pine (Yalnız Çam) Anıtında düzenlenen Avustralya Anma Töreni ve Conk Bayırında, Yeni Zelanda Anma Töreni ile devam ediyordu.
***
25 Nisan çıkartmasında ölen, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerin torunları, 16 bin kilometre uzaklıktan bu tören için geliyorlar;
Geceyi, soğuğa aldırmadan, tören alanında, uyku tulumları, battaniyelerle çimenlerin üzerinde geçiriyorlardı.  

Kurulan dev ekranlarda, gece boyunca Çanakkale Savaşı ile ilgili belgeseller gösteriliyor.  05.30 da başlayıp 06.30 a kadar süren resmi törende,  Yeni Zelanda Savunma Kuvvetleri Bandosu, Avustralya Kraliyet Bandosu,  Kuvvet Komutanları, Avustralya Muhafız Birliği, Yeni Zelanda Savunma Kuvvetleri askerleri vs. gelip tören düzenliyor, dualar ediyorlardı.
Bu töreni görmeden olmazdı… 
***
Tören esnasında bizi etkileyen unsurları paylaşmak istiyorum.
Binlerce insan olmasına rağmen tören esnasında çıt çıkmadı. Sadece kuş sesleri duyuluyordu hatta kuş seslerini önce efekt sandık…
 3 ülkenin marşları art arda okundu, bayraklar göndere çekildi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölen Anzak askerlerinin annelerine hitaben yazdığı mektubun, önce Türkçesi sonra da İngilizcesi bizim subaylarımız tarafından okundu. Ata’mız mektubunda diyordu ki;
“Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar;  burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”
Herkesin gözünde, bir damla yaş,  aklında “savaşın ne kadar kötü bir şey olduğu”  vardı.
Avustralyalı ve Yeni Zelandalı komutanların konuşmaları, din adamlarının okuduğu dualar ve çelenk koyma töreninden sonra, binlerce kişi tıpkı tören alanına girerken olduğu gibi izdiham yaratmadan sakince ve geride bir tek çöp bırakmadan alanı terk etti.         






müzeyyentopcutan#anzac#şafakayini#çanakkale#anzakkoyu#gallipoli#gelibolu#lonepine




Yunanistan’da başaran Türkler

 Bu yıl 23 Nisan tatilini fırsat bilip, uzun zamandır planladığımız Çanakkale’de, ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşan kolordu)’ların torunlarının yaptığı anma törenine katıldık.
Daha önce eşim ve oğlumla 18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma Törenlerine katılmıştık. Ancak 25 Nisanda, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin birlikte düzenlediği ve ANZAC’ların torunlarının katıldıkları “Şafak Töreni”ni de merak ediyorduk. Eşimin asker arkadaşı Hüseyin Acurman ve eşi Canan Acurman ile bu törene katıldık.
Şafak Törenini başka bir yazımda anlatacağım çünkü bu yazımda anlatmayı düşündüğüm başka bir konu var.
***
2 gün içinde Çanakkale’de ki şehitlikleri ziyaret edip, Şafak Törenine katıldıktan sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret etmek üzere Selanik’e doğru yola koyulduk.
Yola çıkmadan önce İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’nden sınıf arkadaşlarım, Rodop Milletvekili Ayhan Karayusuf’u ve Xanthi (İskeçe) Belediyesi Meclis Üyesi Adayı Hasan Malkoç’u aradım.  
Komotini (Gümülcine)’ de,  Ayhan Karayusuf, her zamanki mütevazı tavrıyla karşıladı bizi… 
Seçim çalışmalarına ara verip, bize zaman ayırmıştı…  
Kısa bir Gümülcine turu yaptıktan sonra, meydandaki Kafelerden birinde oturup, Yunanistan siyaseti ve ekonomisi hakkında sohbet ettik.  
Sonra ver elini Xanthi (İskeçe)…
***
İskeçe’de Hasan ve eşi Hülya bizi karşıladı. Öyle sıcak, öyle candan bir karşılamaydı ki, kendimizi çok iyi hissettik.      
18 yaşından beri tanıdığım dürüst, efendi, hedefleri olan, dost canlısı Hasan’la, fakülte bittikten sonra  ara sıra seminerlerde karşılaşıyorduk, o kadar…
Hasan Malkoç, 60.000 nüfuslu, (14.000 kadarı Türk olan)  Xanthi (İskeçe)’ de, 2006-2010 yılları arasında, yalnız Türklerden oluşan İskeçe belediyesinde, eşitlik listesinden seçilerek belediye meclis üyeliği yapmış. Şimdi de, Siriza (Radikal Sol İttifak) Partisi destekli listeden, tekrar Belediye Meclis üyesi Adayı…
 25 yıldır İskeçe’de serbest dişhekimliği yapıyor.
12 yıl boyunca Dişhekimliği Odasında yönetici olarak görev yapmakta…
İskeçe’deki soydaşlarımızın, Hasan Malkoç’un tecrübelerinden faydalanmasını tavsiye ederim.
***

Arkadaşlarımız, hem yemek yemek hem de sohbet edebilmek için Xanthi’deki Türk lokantasını seçmişti. Lokantaya giderken, yol güzergahımızdaki kafelerden birinde, Hasan’ın arkadaşları ile karşılaştık. Selam sabah derken, arkadaşlarından Dahiliye Uzmanı Dr. Adem Hacı Ahmet, eşimin Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden arkadaşı çıkmasın mı? Çok şaşırdık,  “Dünya ne kadar küçük” sözünün doğruluğunu bir kez daha hatırladık.
Hasan’ın arkadaşlarından bir diğeri ise üç Batı Trakya milletvekilinden Ayhan Karayusuf gibi Türk asıllı olan milletvekili Hüseyin Zeybek’ti. Onunla tanışma şansına da nail olduk.
Yine aynı esnada, Avrupa Parlamentosuna aday olan 30 yaşında pırıl pırıl bir genç, moleküler genetik mezunu Ümit Mestan Osman ile tanıştık, gurur duyduk…
Sınıf arkadaşlarımızdan İskeçe'de dişhekimi olarak çalışan Tuncay Çavuş’ta, geldiğimizi duyunca, bulunduğumuz lokantaya geldi. Çok mutlu olduk.
Sohbet esnasında, Hasan arkadaşım dedi ki;
“Burada, kişisel haklarda önemli bir ölçüde ilerleme var ancak azınlık haklarında halen kat edilecek mesafe büyük daha çok emek sarf etmemiz lazım”
Kendine bu düşünceyi şiar edinen Hasan Malkoç’a ve Avrupa Parlamentosuna aday olan Ümit Mestan Osman’a seçimlerde başarılı olmalarını canı gönülden diliyorum.
Bu seçimlerde başarılı olurlarsa milletvekilleri Ayhan Karayusuf ve Hüseyin Zeybek ile çok güzel projelere imza atacaklarına inanıyorum.    




Biz nereye gidiyoruz?

Bir 8 Mart daha alışılagelmiş bir şekilde geldi, geçti.
Yani “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”…
Her yıl olduğu gibi bu yılda; telefonlarımız, posta kutularımız tebrik ve kutlama mesajları ile doldu taştı.
Paneller, yürüyüşler düzenlendi.
1857 yılında, daha iyi şartlarda çalışmak için grev yaparken ölen, 129 kadının trajik hikayeleri anlatıldı.
Pastalı börekli, müzikli eğlenceli, çay partileri düzenlendi…
Bazı kadınlar belki ilk defa böyle bir programa katıldı, bazıları ise rutin olarak her yıl böyle bir etkinliğin içinde oluyorlar.
***
Aslında, anma günü olması gerekirken, kutlanacak hatta eğlenilecek bir güne dönen  “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ile ilgili yazı yazmak istemiyordum.
Ancak, gencecik bir çocuk, gencecik kız arkadaşını, sırf ayrılmak istedi diye, bir otobüste, herkesin gözü önünde öldürüp, kendini asınca;
Yine gencecik bir çocuk, 3 yıl önce ayrıldığı babasından hala şiddet gördüğü için, şikayetçi olup, koruma isteyen annesini ve onu koruyan polis memurunu öldürünce, isyan ettim.
Ölenlere mi üzüleyim, öldüren gençlere mi, arkada kalanlara mı bilemedim!
***
Biz nerede yanlış yapıyoruz?
Nasıl böyle gençler yetiştiriyoruz?
Kadına yönelik şiddet, azalıp yok olacağına, her geçen gün, neden artıyor?
Sadece kadına mı? Çocuklara, hayvanlara yapılan şiddet aldı başını gidiyor.
20’li yaşlardaki çocukların ellerinde tabancalar, sokak ortasında ya da otobüste; sevdiklerini, gözlerinden sakındıklarını ya da hiç tanımadıkları insanları öldürüyorlar. Hayvanlara işkence ediyorlar.
Nedir bu öfke, kin, nefret, intikam duygusu?
İnsan hiç tanımadığı birinin canına nasıl kıyar?
İnsan, anneciğine nasıl kıyar?
İnsan, sevdiğine nasıl kıyar?
Toplum olarak ruhsal bir çöküntü mü yaşıyoruz?
Biz nereye gidiyoruz?
***
Ve Berkin Elvan…
Kara kaşlı, güzel gözlü çocuk.
Gezi Parkı olayları sırasında, evinden ekmek almak için çıkan ve başına denk gelen gaz fişeği ile yaralanan 15 yaşındaki Berkin Elvan;
269 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra hayata veda etti.
O’ nu hiç tanımayan birinin attığı gaz fişeği mi öldürdü, Gezi olaylarını yatıştırmak yerine kışkırtanlar mı?    
İnsan hiç tanımadığı birinin canına nasıl kıyar?
Nedir bu öfke, kin, nefret, intikam duygusu?
Biz nereye gidiyoruz?


  

Güler misin, ağlar mısın?

Ülkemiz sıkıntılı günlerden geçiyor,
Zor bir dönemeçten geçiyor derken; 
Tam bir kaosun içinde bulduk kendimizi…
***
İletişim çağının hızla gelişmesi, bilgisayarlar ve cep telefonları ile artık istenen her yerde, her koşulda internet erişiminin sağlanabilmesi sayesinde, dünyadaki tüm bilgi çok kısa sürede elimizin altında artık.
Zaman zaman bilgi dezenformasyonu olsa da, anında istediğimiz bilgi ve habere ulaşabiliyoruz.
Hatta sosyal medyanın da etkisi ile dünyanın en ücra köşesindeki insanlarla iletişim kurmak sıradan bir durum halini aldı.
30-40 yıl kadar önce, manyetolu telefonlarla iletişim kurmaya çalışan 40 yaş üstü insanlar olarak, bu hız başımızı döndürse de, çoğumuz adapte olduk.
Bir de bizi yönetenler adapte olabilselerdi!
Hiç unutmuyorum, birkaç yıl önce Bakanlarımızdan biri sorulan bir soruyu yanıtlarken “Türkiye e-devlet olma yolunda ilerliyor yani ekonomik devlet ” demişti.
E-devlette ki  “e” nin manasının “elektronik” değil “ekonomik” demek olduğunu sanıyordu anlaşılan…
Güler misin, ağlar mısın?
***
Malumunuz son günlerin en çarpıcı gündemi, Başbakan ile oğlunun tapeleri.
Yani montaj olduğu iddia edilen telefon konuşmalarının bant kayıtları…
Herkesi şoke eden konuşmaların, önce dublaj sonra da montaj olduğu söylendi. Sanırım dublajla, montajın anlamı karıştırıldı. Tıpkı e- devletin anlamının karıştırıldığı gibi.
İddiaların gerçek olup olmadığını çözümleyecek mekanizmaların devreye girip, bizleri bilgilendirmesini beklerken;
Bilim ve Teknoloji Bakanı çıktı “Ben o ses kasetlerini ilk dinlediğimde montaj olduğunu hissettim. Başbakanlık Tübitak’tan teknik inceleme isterse yaparız ama
teknik incelemeyi gerektirmeyecek kadar açık bir montaj” diyerek hepimizi şaşırttı.
Böylece ülkemiz de bilim ve teknolojinin nereye doğru gittiğini de üzülerek öğrenmiş olduk (İlgili kurumlarda çalışan bilim insanlarını ve emekçileri tenzih ederim).
Kasetlerin montaj olup olmadığını anlamak için okul okuyup, eğitim almaya, teknik ekipman falan kullanmaya gerek yokmuş meğerse, hissetmek yeterliymiş!
Biz bakanın “montaj” lafına bu açıdan baktık, kızdık, küçümsedik.
Belki de bakan, iddia edilen kasetlerde ki konuşmalar, günün değişik saatlerinde yapıldığı için “montaj” diyerek ironi yapmıştı.
Ancak devletin en üst düzey yöneticilerinin, çok gizli görüşmelerde kullanılması için verilen kriptolu telefonların dinlenildiğini yani devletimizin bütün sırlarının üçüncü şahıslar tarafından bilinmesi o kadar da ironik olmasa gerek!









Anlattıkları kadar çevreci olsalardı…

Dün, Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği (KYÖD) olarak, Posco’daydık.
2011 yılında, Alikahya- Asım Kibar Organize Sanayi Bölgesi’nde, Kibar Holding ile ortaklaşa çok büyük bir yatırım yapan, demir çelik üreten Güney Koreli dünya devi, şirketin tesislerinde...
2011 yılında kurulma aşamasında iken,  karşı çıktığımız, katıldığımız ÇED toplantılarında protesto ettiğimiz Posco da idik.
2011 yılında yazdığım “Posco’yu duydunuz mu?” adlı köşe yazım da: (http://muzeyyentopcutan.blogspot.com.tr/2011/06/poscoyu-duydunuz-mu.html)
“Posco için, Kocaeli güzel bir seçim... İstanbul’a çok yakın olması; kara, hava, deniz, demiryolları ile bağlantılı olması; Üç önemli demir-çelik fabrikasının Dilovası’nda olması vs...
Peki ya bizim için?
Henüz Dilovası’nın kirliliğine çözüm bulamamışken, başka bir Dilovası yaratılmaya çalışılmasının mantığını anlayabilmiş değilim.
Gerçi DOSB (Dilovası Organize Sanayi Bölgesi) yetkililerine göre;
“Dilovası’nın çevre kirliliği, sanayiden değil, evsel atıklar ve yoldan geçen araçlardan kaynaklanıyor. Bu kirlilikte, zaten Türkiye ortalamasının altında, genzi yakan koku ise psikolojik!”
Posco yetkililerinin de  “İnsana ve çevreye hiçbir şekilde zarar vermeyeceklerini” söylemelerine hiç şaşırmadım ancak merak ettiğim bir kaç şey var.” demiş ve sormuştum.
- Posco’nun bizden önce bu yatırımı yapmak için başvurduğu, içlerinde Hindistan’ın da bulunduğu 4 ülke, tesislerin neden kendi ülkelerinde kurulmasını istememişti?
- 2023 vizyon toplantılarında: “Artık kentimizin sanayiye doyduğu, mevcudun iyileştirilmesinden başka yeni bir sanayi gelmemeli” diyen kentin yöneticilerinin fikrini değiştiren ne olmuştu?
- Asım Kibar Organize Sanayi bölgesi kurulalı, 7 yıl olmasına rağmen, hala arıtma tesisinin olmaması, ilginç değil miydi?
- Kurulan fabrika da soğuk haddeleme yapılacağını, bunun sıcak haddeleme kadar çevre kirliliği yaratmayacağını savunan Posco yetkilileri, soğuk haddelemeden kaynaklanan asitleri nasıl bertaraf edeceklerdi?
***
ÇED toplantılarında karşı çıksak ta, Kocaeli’nin sanayiye doyduğunu, artık tek bir çivi bile çakılmaması gerektiğini söylesek te, bizi dinleyen kimse olmadı. Tesis kuruldu ve yaklaşık 3 ay önce de üretime başladı.
Ancak fabrika yakınlarında yaşayan yurttaşlar, başlarına dökülen demir tozlarından şikayet etmeye başlayıp, basında da yer alınca; gidip durumu yerinde görelim istedik.
***
Bizi karşılayan pırıl pırıl genç yöneticilerimizle gurur duydum. A’ dan Z’ ye yani hammaddeden üretime hatta sosyal sorumluluk projelerine kadar her konuda bizi bilgilendirdiler.
Tesisleri gezdirdiler. Demir tozlarının (tufal)  sebebinin, cihazların arızalanması sonucu olduğunu, ek bir filtre sipariş ettiklerini, bir daha bu durumun söz konusu olmayacağını, atık su arıtma tesisini kurduklarını anlattılar.
Tesis gördüğümüz (!), anladığımız kadarıyla dört dörtlük. Yöneticileri, çevreye en az zarar verme gayreti içindeler.
Tarım arazilerinin içinde sanayinin olmasına karşı olduğumuzu söylediğimiz de;
“Biz taş üzerinde de tesis kurarız ama burası Organize Sanayi Bölgesi”  dediler.
Belki haklıydılar ancak anlattıkları kadar çevreci olsalardı;  
40’lı yıllarda kent planlama çalışmalarını yapan mimarların  “İzmit ve çevresinin tarihi ve doğal güzellikleri korunarak, cazip bir sahil kenti olarak varlığını sürdürmeli, ekonomik kalkınma uğruna karaktersiz bir kent olacağına, karakterli bir taşra kenti olması daha uygundur ” öngörülerine saygı duyar, daha fazla kar uğruna, tarım arazisine, fabrika kurmazlardı.


Ne yazık ki

4 Şubat “Dünya Kanser Günü” idi.
Herkesin korkulu rüyası, çağın vebası, kanserin günü!

***
Gün ilan edilir de anma etkinliği yapılmaz mı?
Elbette yapıldı.
Dünya sağlık örgütünün verileri, çeşitli istatistikler, haberler paylaşıldı.
Röportajlar, konserler yapıldı.
Tüm bu etkinlikler, “kanser” hakkında farkındalık yaratmak, insanları bilgilendirmek içindi.
Emeği geçenlere teşekkürler…

***
Tarım toplumundan sanayi toplumuna,
Sanayi toplumundan bilgi toplumuna,
Bilgi toplumundan, bilgi ötesi topluma geçmek, pek kolay olmadı.
2 bin yıl kadar önce insanlar, güneşin ve yıldızların dünyanın etrafında döndüğüne inanırken,
Şu anda bilgi ötesi çağı yaşıyoruz. 
Binlerce yıllık bilgi birikimini, 70-80 li yıllarda olduğu gibi fasikül fasikül biriktirdiğimiz ansiklopedilerden değil;
İnternetten, sosyal medyadan öğreniyoruz.
Hem de birkaç saniye içinde… 

***
Mesela teknoloji sayesinde;
Her yıl, dünyada 13 milyon kişinin kansere yakalandığını ve 8 milyon kişinin hayatını kaybettiğini öğreniyoruz.
2030 yılına gelindiğinde, kanserli hastası sayısının, 75 milyona ulaşacağının öngörüldüğünü de...
Bilgi açısından eskisinden çok daha şanslıyız, çok daha hızlı ulaşabiliyoruz.
Her sabah onlarca televizyon kanalın da, sağlığımızı nasıl korumamız gerektiği ile ilgili programlar yapılıyor.
Uzman doktorlar, kanserden korunma yollarını, tedavilerini, detayları ile uzun uzun anlatıyor.
“Kansere yakalanmamak, kanserden korunmak için neler yapmalıyız?”
“Kanserden değil, geç kalmaktan korkmamız” konusunda telkinlerde bulunuyorlar. 
Kimimiz, uzmanları sadece dinlemekle kalmayıp, söylediklerini, harfiyen uyguluyoruz.
Kimimiz de “Aman canım, bana bir şey olmaz “deyip, fosur fosur sigara içip, kötü beslenmeye, strese girmeye devam ediyoruz.
Siz hangisisiniz? Bilmiyorum.

Bildiğim tek bir şey var: Ne kadar pimpirikli davransak ta,
Doktorların, sağlıklı kalmak için söylediği yapılması gereken şartları yerine getirsek te;
Yani sağlıklı beslenmeye gayret edip, spor yapsak, stresten uzak durmaya çalışsak bile;
Ne yazık ki, yediğimiz besinler, içtiğimiz su, soluduğumuz hava eskisi gibi doğal değil!
Teknoloji ilerledikçe, kirlendi ve bir an önce önlem alınmazsa, kirlenmeye de devam edecek.
Dolayısı ile bilinçli olmalı, havamıza, suyumuza, toprağımıza, daha fazla kirlenmemesi için sahip çıkmalıyız.




Allah kimseyi umarsız hastalık vermesin!

Sağlık Bakanlığı, 2005 yılından beri sağlık reformu yapıyor ya;
Herkes mutlu, herkes çok mesut…
Bakanlığın bu reformundan sonra, ülkemizde ki tüm hastaneler, doktorlar ve hastalar, derin bir nefes aldı…
Herkes, kuyruk beklemeden, istediği hastane de, istediği doktora muayene oluyor, istediği eczaneden ilacını alıyor…
Her ailenin özel bir doktoru var.
Yani ortalık güllük gülistanlık!
Öyle değil mi?
***
Şaka bir yana, ülkemizde ki verilere bakınca, her aile hekimine düşen hasta sayısı, yaklaşık 3-4 bin civarında.
Doktor- hasta sayısı ve her hastaya düşen muayene zamanının 1- 1,5 dakika olduğunu görünce, insanın hasta olmayası geliyor!
Işık hızı ile yapılan muayeneden sonra, reçetelerini alıp, eczaneye gidiyor hastalar,
Bu kadar kısa zamanda konulan teşhis için doktorlarına,  kah minnet duyarak, kah inanmayarak!
***
Ancak doktorların, reçetelerine,  piyasa da bulunmayan ve sayıları her geçen gün değişen yaklaşık 500 ilacı yazmamaları gerekiyor.
Gerçi Sağlık Bakanlığı, bu ilaçları, yurtdışından özel şirketler tarafından getirilmesi için ihale yapmaya karar vermiş(!)
Bakanlığın bu açıklamasından sonra, 10 Eczacı Odası da, ortak basın açıklaması yapmış.
***
Basın toplantısında ortak açıklamayı okuyan Mersin Eczacı Odası Başkanı Ecz. Hüseyin Şimşek:
“ Sağlık Bakanlığı bir taraftan bulunmayan ilaç yok derken, bir taraftan da bulunmayan ilaçları yurtdışından getiren firmaların önünü açacaklarını açıklaması çelişki oluşturuyor. Sayısı her geçen gün değişen yaklaşık 500 ilaç, piyasa da bulunmamaktadır. Özellikle kanser, kalp ilaçları ve aşılar gibi yaşamsal öneme sahip ilaçlara hastaların ulaşamaması ilaçların karaborsa ve sahte ürünlerin üretilmesine neden olmuştur. Sorunun doğru çözümü, bulunamayan ilaçların ülkemizde üretimini teşvik etmek ve doğru fiyat politikası uygulamaktır. Bunun yerine yanlış politikalarda ısrar edilmeye devam edilirse eğer, bulunmayan ilaçlar vatandaşa çile çektirmekle kalmayacak, sağlıksız bir şekilde ulaşacaktır” demiş.
***
Ben bütün hekimler gibi, gereksiz ilaç kullanımına karşı olan bir hekimim.
Leblebi gibi ilaç kullananlara, kendine iyi gelen bir ilacı, komşusuna tavsiye edenlere ve tavsiye edilen ilaçları kullananlara, çok kızarım.
Ama yanı zamanda gerekli olduğunda, piyasa da bulunmayan ilaçlar için ilgili önlem almayan ilgili kurumlara da!
Ne diyeyim?

Allah kimseye umarsız hastalık vermesin!

Güler misin, ağlar mısın?



Geçtiğimiz hafta, yerel gündemi hatta ulusal gündemi meşgul eden önemli konulardan biri de, İzmit’e gelen tramvaydı.
 Anıtpark’ta, uzaydan inmiş lunapark trenine benzeyen tramvayı gördüğünde, “İzmit’e tramvay gelmiş” müjdesini veren bir tanıdığımın sözüne, ilk önce pek anlam veremedim.
Zira İzmit’te, halihazırda tramvay için döşenmiş ray sistemi yoktu.
 “Sanırım yanlış anlatıyor ya da ben yanlış anlıyorum. Herhalde yapımı süren hızlı trenle ilgili bir şeyden bahsediyor” diye düşündüm.
Ertesi gün Anıtpark’ın oradan geçerken, gördüm.
Gerçekten İzmit’e tramvay gelmişti!
Basbayağı bir tramvayı getirmiş, Anıtpark’a kondurmuşlardı.
Tramvayın başında ise, iki görevli…
Yanından geçenler, sağını solunu inceliyor, eğilip altına bakıyor, görevlilerden izin alıp içine giriyordu. Tramvayın altından, elektrik direğine uzanan elektrik kablosu ise cabası…
Gülmekten öldüm.
***
Sonra öğrendik ki, AKP’li Büyükşehir Belediyesi,  önümüzdeki seçimleri kazanırsa eğer, İzmit’e gelme olasılığı olan tramvayın rengini ve ismini halka sormak istiyormuş.
Bu yüzden, sanki uzaydan düşmüş lunapark treni gibi görünen tramvayı getirmiş, parkın ortasına kondurmuş!
Şaka gibi…
Ya kardeşim, sen tramvayı getir de; ismi ne olursa olsun, rengi ne olursa olsun. 
Kim itiraz eder ki?
Vatandaş, “Yok, ben ismini beğenmedim, bu tramvaya binmem”
Ya da “Bu renk benim uğursuz rengim, binersem işlerim ters gider” diyecek sanki!

***
Daha da komiği; kenti ve ülkeyi yöneten zat-ı muhteremler, tramvaya binip, halkı selamlamış, bu komik durumu ölümsüzleştirmeleri için basın mensuplarını çağırmış…
Şimdi tüm ülkenin, bizim raysız tramvayımıza güldüğünü, dalga geçtiğini biliyorum da, İnşallah dünya basını fark etmemiştir.
Zira en fakir ülkelerde bile yüzyıllardır, sadece tramvay değil, aynı zamanda metro hattı, en ücra kasabalara kadar gidiyor.
Hesapta biz ödüllü Avrupa kentiyiz ama değil metro, tramvayımız bile yok.
Tek raylı sistem olan tren hattımız da, uzun zamandır hızlı tren davasına, çalışmıyor.
***
2009 yerel seçimlerinde, AKP Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ulaşım planında monoray, Sekaray, metro, teleferik vs. gibi toplu taşıma araç projeleri vardı.
Hatta bu projeler için bir sürü paralar dökülüp, broşürler ve kalın kitapçıklar bastırılmıştı.
 Ancak 5 yıldır, bu konuyla ilgili hiç bir çalışma yapılmadı ve projeler, sadece seçim vaadi olarak kaldı.
Seçimler yaklaştı ve vaat edilen projeler gerçekleştirilemedi ya;
“Geçen seçimlerde verdiğimiz sözleri ve vaatleri gerçekleştirmedik. Eee, ne yapalım, o zaman? İnsanları etkileyip, oylarını alabilecek zihni sinir projeleri üretelim”  diye düşünmüşler sanırım.
Ancak teknolojinin inanılmaz bir hızla geliştiğini, hızına yetişmenin mümkün olmadığını, kentte yaşayan kayda değer sayıda insanın, bunun farkında olduğunu unutmuşlar ve kentin göbeğine “kablolu tramvayı” getirip, oturtmuşlar…
Güler misin, ağlar mısın?